Peyderpey
Reality TV, Palu Ailesi ve Neoliberalizm

Aslında bu ay niyetim —bir öğrencimin dikkat çekmesiyle Tom Cruise’un canlandırdığı Jack Reacher karakterinden farklı bir karakter olduğunu öğrendiğim— Jack Ryan üzerine yazmaktı. Amazon’un başrolünde John Krasinski’nin yer aldığı dizisinden yola çıkarak oryantalizm, küresel terör ve Amerika ile Avrupa’daki farklı laiklik anlayışlarına değinmek istiyordum. Fakat, ülkenin gündemine düşen Palu Ailesi, benim de şahsi gündemime düştü.

Müge Anlı ile Tatlı Sert programına konuk olan ailenin içinde bulunduğu durumla ilgili hem haber sitelerinde hem sosyal medyada pek çok analiz var. Halihazırda yargıya taşınan ve uzun süreli bir istismar silsilesi olarak özetlenebilecek vakanın detaylarına internetten ulaşmak mümkün. Aynı zamanda toplumsal bir şaşkınlık ve infial yaratan bu hikâye, reality TV’nin günlük hayattaki önemini de gösteren ibretlik bir örnek.

Müge Anlı’nın markalaştığı program, pek çok tür arasında gezinen ve ilk bakışta reality TV ile ilişkilendirilen Biri Bizi Gözetliyor tarzı programlardan farklı bir formata sahip. Kayıpların arandığı ve çözülemeyen suçların çözüldüğü program zaman zaman haber-aktüalite, talk show, suç belgeselleri ile benzer özellikler gösteriyor. Fakat, daha yakından bakınca program günümüz reality TV formatının esaslarına sahip.

‘Gerçeklik’ kavramına atıfla ismini alan bu tür 1960 ve 1970’lerde popülerlik kazanan belgesel gerçekçilik dalgasıyla ilişkilendirilebilir. Kaliforniyalı bir ailenin, ABD’ye yayılan hayatını izleyen An American Family belgeseli bu bağlamda akla ilk gelen örneklerden. Fakat, günümüzdeki şekliyle reality TV, 1990’ların sonunda artan özel kanalların ucuz içerik arayışına cevap olan bir program türü. Özellikle Hollanda ve İngiltere menşeli formatların başarısıyla tanınan ve küresel popülerlik kazanan reality TV programları, profesyonel oyuncu ve yazarların kullanılmadığı düşük bütçeli yapımlar. Az masrafa çok izleyici kazanan Pop Idol ve Big Brother —bizde uyarlanan isimleriyle Pop Star ve Biri Bizi Gözetliyor— ile başlayan bu furya pek çok benzer formatla tüm dünyaya yayıldı.

Müge Anlı ile Tatlı Sert, bu furya ile ilişkilendirilebilir ama format aynı zamanda Amerika’da Jerry Springer’ın sunduğu tabloid talk show ile Oprah Winfrey etkisiyle 1990’larda ülkemiz televizyonlarında yer alan Ayşe Özgün’ün uzmanlı-konuşmalı programlarının izlerini taşıyor. Hem bu eski örneklerin hem de 1990’ların sonunda popülerleşen yarışma tipi programların ortak özelliği, izleyiciyi bağlayan melodramın, katılımcıların duyguları üzerinden sağlanması. Bu programlarda duygusal performans bir yandan metalaştırılıp pazarlanırken bir yandan da —Laurie Oullette ve Anna McCarthy gibi medya çalışan akademisyenlerin açıkladığı gibi— kötü giden her şeyin sorumluluğu bireye yüklenir.

İş bulmak, eş bulmak ve kilo vermek gibi meseleler tamamen bireyin sorumluluğundadır. Yarışmacı ya da katılımcının eksiklerinden kişisel çaba ve çalışmayla kurtulabileceği söylenir. Diğer bir deyişle, sistemin durumla ilişkisine bakılmaz: Neoliberal düzen içinde birey kendini kurtarmakla yükümlüdür.

Hakkında yayın yasağı olan Palu Ailesi örneğinde bu durumun özellikle istismara uğrayan çocuklar için neredeyse imkânsız olduğunu görüyoruz. “Küçük Muhammet,” ve “Fahriye Kara” gibi —programın müdavimleri dışında kamunun geneli tarafından bilinen ve takip edilen— Müge Anlı ile Tatlı Sert vakaları ise, bireyin çabasının kendisini kurtarmak için yeterli olmadığını gösteren diğer örnekler. Kurbanların kaderi, çoğu zaman karşılarına çıkan kişilerin kötü niyeti yanında sosyo-ekonomik sınıfları ve toplumda hâkim olan cinsiyetçi standartlar tarafından belirleniyor. Üstelik hikâyeleri de çoğu zaman kendilerinden sadece bir basamak daha yüksek sosyo-ekonomik sınıfta olanlar tarafından tüketiliyor. Her vaka sonrasında hayat izleyiciler için devam ederken benzer kurbanlar, benzer hayatlar yaşamaya devam ediyor. Uzmanların ve programın popülerliğiyle tanınırlığı artan Müge Anlı’nın ikazlarına uymak ne yazık ki bireyleri korumaya yetmiyor.

Büyük bir izleyici kitlesini sarsan Palu Ailesi vakasının ardından programa gelmeye devam eden katılımcılar, bu sistemin daha uzun bir süre devam edeceğine ilişkin bir gösterge. Programın devam eden bölümlerinde kayıp eşini aramaya gelen ve yaşadığı köyde eşini öldürmekle suçlanan kadının 13 yaşında zorla evlendirildiği açığa çıktı. Kendi baba olunca kayıp annesini aramaya çıkan gencin annesi, yayına bağlanıp töre cinayetine kurban gitmekten korktuğunu söyledi. 14 yaşındaki kızı kayıp olan annenin öyküsü ise resmi makamlara yapılan tüm şikâyetlere rağmen çocuğun velayetinin babada kalmasının esas problem olduğunu gösterdi. Yayına ağlayarak bağlanan kız çocuğu, hiçbir şeye inancının kalmadığını, kendi çözümünü kendisinin yaratmak zorunda kaldığını söyledi. Reality TV’nin bireye kendini kurtarma sorumluluğu yükleyen mantığına belki de en çok uyan bu açıklama sonrası, 14 yaşındaki kız çocuğuna kendi yanlışları hatırlatıldı ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’nün olaya müdahil olacağı sözü verildi.

Birkaç gün önceki tutuklama izleyenleri bir parça rahatlatmış olabilir. Fakat, takip eden bölümlerde olanları görünce medya ve toplum ilişkisi üzerine düşünmemek mümkün değil. Palu Ailesi’nin aksine sosyal medyada yer verilmeyen bu yeni vakaların haberimiz olmayan benzerleri olduğuna hiç şüphem yok. “Haberimiz oluyor da ne oluyor?” sorusunun cevabı ise izleyicilerin değil, sistemin kalbinde gizli.

_
{fold içindeki imge: Müge Anlı ile Tatlı Sert, 15.01.2019 tarihli bölümden ekran görüntüsü, ayrıntı}

haberler, Peyderpey, reality TV, Şebnem Baran, televizyon