Kartezyen Cikciklemeler

Meşhur hikâyedir: Picasso o güzel gitar heykellerinden birini yapmıştır. Bir hayranı üstada yaklaşıp sorar: “Bu ne biçim gitar?” Picasso’nun cevabı bilinir: “Bu gitar değil, heykel.”1

Medeniyetin de, insan zekâsının da en pırıl pırıl örnekleri benzer soyutlamalar üzerine kuruludur: Pi sayısının keşfi, Pollock resimleri, Ceylan sineması… Bu soyutlama yeteneğinin bebeklikte nasıl oluştuğu, nasıl öğrenildiği, neden kimimizde şu alanda varken bu alanda olmadığı gibi sorular harika sorulardır, zor sorulardır, cevap bekleyen sorulardır.

Son yıllarda benim ilgimi asıl çekense, bu ‘soyutlamaların soyutlamaları.’ Bunun tanıdık bir adı var: eleştiri.2 Nihayetinde güzel eleştiri okumak kimi zaman eseri izlemek, okumak kadar zevk verir. Eleştirmenlerin entelektüel birikimlerini hissetmek de yer yer sanatın ne güzel bir derya olduğunu hatırlatır okura.

Bu yazıda kısaca eşelemek istediğimse bu soyutlama zincirinde birkaç adım daha atabilmek. Eğer eleştiri, soyutlamanın soyutlamasıysa, peki soyutlamanın soyutlamasının soyutlaması nedir? Bir adım daha atarsak, soyutlamanın soyutlamasının soyutlamasının soyutlaması nedir?

Edebiyatta Kara Kitap’ta bunun izlerini görmek mümkün. Bir yazarın romanının romanı, bir resim yapan ressamın resmi bunun en güzel örnekleri. Bu tip eserlerde soyutlamanın soyutlamasını görmek zor değil. Benzer şekilde, bilim adamlarının bilim yapma şeklini bilimsel olarak tanımlamak ve anlamak da, ki bilim felsefesinin bir dalıdır, aynı kategoriye giriyor.

Dijital hayat, bu dizgenin medeniyete sunduğu katkıyı azaltıyor. Nurullah Ataç okuyacağımıza, komik isimli Twitter fenomenlerinin iki cümlelik anekdotlarını okuyoruz. “tl;dr”siz metinleri incelemekle uğraşmıyoruz. Düşünceleri tartışmadığımız gibi, düşünceleri tartışan düşünceleri tartışan düşünceleri de tartışmıyoruz. Zincir bir yerlerde kırılıyor. Belki hep kırılırdı bir yerlerde bu zincir, ama artık çabucak kırılıyor.

Eleştirinin laf sokmaya dönüşmesinde dijital kültürün payı büyük. Bu gidişatı durduracak çabalar başarılı olamıyor. Hakeza, Twitter’da karakter sayısının artması, burada değindiğim tartışmanın önüne geçiyor. Entelektüel çabalarımız zayıflıyor, sloganlar ideolojinin yerine geçiyor.3 Bu da soyutlama dizgemizi sabote ediyor, gitarı görüp heykeli göremiyoruz. Gitarın heykelini yapan sanatkârın resmini yapan üstadı eleştiren yazıları okumuyoruz.

Dahası, eleştiri okuyan nüfus gittikçe daha da içine kapanıyor. Eleştiri laf sokmaya dönüşürken, bu girdaba girmeyenler gündemde kendisine daha da az yer buluyor. Hem doğrudan hem dolaylı olarak iki cümlelik laf sokmaların egemenliği kendini perçinliyor.

Laboratuvar artık gözümüzün önünde. Şu kadar kısacık sürede entelektüellikle ilişkimiz birden değişti. Eleştiriden koptuğumuz için fikirlerine güvendiğimiz değil, tesadüfü ve popülerin tavsiyeleriyle film izler, kitap okur olduk. Bu başlı başına yepyeni bir epistemik fenomen.4 Artık hangi bilgiye güvenip inanacağımıza apayrı dinamikler karar veriyor. Eleştiriyi yitirmek de bu sürecin yan etkilerinden sadece biri.

Meselenin epistemik boyutu epey önemli aslında. Çünkü bilgiyle ilişkimiz de eleştiriyle ilişkimizle birlikte değişti. Eleştiriyi bilgiye erişme yolunda kullanacakken, artık eleştiri yerine ucuz ‘kalemşor’lukları kullanıyoruz. Bilgimiz de bilmemiz gerekeni bilme şeklimiz de değişiyor.

Bu sorunun çözümü çok zor. Ama çözüm üzerine düşünmek bir nebze mümkün. Eleştiri yokluğunun orta ve uzun vadede sanatı ve entelektüel faaliyeti nasıl zayıflatacağını göreceğiz. Bir çırpıda sevdiğimiz yazar, şair ve sinemacıları falan sıralayabilirken, takipçisi olduğumuz eleştirmenleri sayamadığımızda yavaş yavaş yok olacağız.

Çünkü, yoksam, eleştirmediğimdendir.

1. Bu, belki şehir efsanesi, anekdotun birçok versiyonu var, detaylarda boğulmayalım.

2. Eleştiri sanatı pek yaygın değil entelektüel iklimimizde. Eleştiriyle kastettiğim NYRB, LBR tarzı detaycı ve detaylı entelektüel işler. “Bir kitap okudum, çok güzeldi” şeyleri değil.

3. Şüphesiz bu alışıldık bir dizge: Özellikle 68’den beri sloganlar ve ideolojiler arasındaki ilişki detaylıca incelendi. Haddimi bilerek, meraklı okuru bu literatüre yönlendirmekle yetineyim.

4. Benzer, ilginç bir epistemik fenomeni daha önce yazmıştım: “Kutuplar Erirken

{Fold içindeki imge: Robert Irwin, “Who’s Afraid of Red, Yellow and Blue” (2006), fotoğraf: Genevieve Hanson / Pace.}

bilgi, Can Başkent, eleştiri, soyutlama