fotoğraf: Kenneth Close, “Robots”
(CC BY-NC-ND 2.0)
Robot Çocuk

0.

Birkaç ay önceki yazımda çocuk yetiştirme üzerine beylik bir laf etmiştim. Şimdi bunun altını dolduracağım.

Dedim ki,
“Kapalı kodlu yazılımların toplumsal hayatımızdaki zararları üzerine düşünürken, altını çizeyim, ‘makine’ ve ‘çocuk’ arasında algoritmik düşünce vasıtasıyla bir ortaklık kurdum. Zira, algoritmasını bilmediğimiz, kapalı koduyla bunu saklayan makineye nasıl güvenemiyorsak, aynı zihniyetle yetiştirilen çocuktan da bir cacık olmaz…”

Algoritmik düşünceyle açık kaynak kodlu çocuk yetiştirmek nedir, anlatayım.

1.

Ne olmadığını anlatarak başlayayım. Gelenekselcilik, örneğin, kapalı kodlu bir çocuk yetiştirme zihniyetidir.

Gelenek denilen şey, doğrusuyla yanlışıyla, yıllar içinde oluşmuş yöntemler, hatta şansınız varsa, algoritmalardır. Terli terli soğuk su içmemekten tutun da, gece tırnak kesmemeye dek… Buradaki algoritmik düşünce hayli basit, kabul.

  1. Işık ve görüş yeterliyse devam et, yetersizse başa dön.
  2. Tırnak kes.
  3. Başa dön.

Yukarıdaki program için, illa ki geleneklere de ihtiyacınız yok tabii. Fakat, algoritmik düşünce dediğim şey, gelenekler örneğinde, meseleye çok daha geniş bir bakış açısı sunuyor. Bu sayede gelenekler falan da bunun bir özel hâli, örneği oluyor.

Tırnak kesme örneğinde, geceleri ışık ve aydınlatmanın az olduğundan bihaberseniz, yani programın kodunda ışıksızlığın ve gecenin özdeşleştirildiğini göremiyorsanız, elbette bu geleneğin verdiği emir anlamsızlaşacaktır. Gelenek, bu örnekte, ışık ve gece arasında kendince bir ilişki kurmuş, ama bunu bize söylememiştir. Algoritma, hatta program, kapalı kodlu kalmıştır. Terli terli su içme örneğinde ise, neyle neyi özdeşleştirdikleri çoğumuza hâlâ muammadır. Fakat, bu örneği bu kadar basit görmeyin. Altında ciddi bir düşünce yatıyor: Geleneklerin, algoritmayı sakladığını söylüyorum.

Fakat, gelenekler, algoritmaların kapalı kaynak koduyla saklandığı tek saha değil. Keza çocuk yetiştiriciliği de bunun tek sahası değil. Hemen her türlü insan ilişkileri, insan-hayvan, insan-doğa, insan-makine ilişkisinde türlü türlü benzer örnek görmek kolay, uzatmayayım.

Peki, gelenekler ve hatta kültür dışında, insan ilişkilerine dair algoritmaların saklandığı, üstlerinin örtüldüğü alanlar neler olabilir? Bu makalenin aklını kurcalayan asıl konu bu.

2.

Elbette, akla ilk gelen saha ticaret. Daha doğrusu para ve fiyat politikaları. Arz-talep dengesi gibi şeyler, bize neyin neden daha pahalı olması gerektiğini anlatıyor, ama ne kadar pahalı olması gerektiğini açıklamıyor. Arz-talep grafiğindeki başlangıç değerinin neden, 50 lira yerine, 100 lira olduğunu anlatmıyor. Zira, öyle ya da böyle, fiyatı biçenin aklında bir algoritma, bir yöntem var. Ama biz bu yöntemi bilmiyoruz. Keza, o fiyatı ödeyenin de aklında öyle ya da böyle bir algoritma var, ama bunu da bilmiyoruz. Bu algoritmayı neden kabul ettiğimizi de bilmiyoruz. Hangi uslamlamayla bu fiyatları benimsiyoruz? Sosyal nedenler dışında hangi parametreler devreye giriyor?

Bu, ekonomi biliminde bir teoremdir.1 Bu teoremin belli önkoşulları var. Evvela, piyasanın denge hâline ulaştığı bir zeminde, fiyat spekülasyonu yaratan irrasyonel faktörlerin olmadığı koşullarda, yani nispeten makul şartlar altında geçerlidir bu teorem. Dahası, ticaret yapmak üzere masaya oturanların, bu alım-satıma dair edindikleri bilgilerin, bu bilgileri edinme yöntemlerinin falan her iki taraf tarafından bilindiğini varsayalım. Eğer, bunlarla beraber, iki taraf da birbirinin bunları bildiğini de biliyorsa, bu da yetmiyor, bunları bildiğini bildiğini de biliyorsa (vd…), tarafların birinin kâr edebileceği ticaret imkânsızdır. Kısacası, birbirinizden bir şeyler saklamıyorsanız, her şey açıktaysa, ticarette kâr edemezsiniz. Kapitalizmin epistemik özü bu.

Saklanacak ilk şey de algoritmadır, fiyat belirleme algoritmasıdır. Kâr etme dediğimiz şeyin ardında, tarafların birbirinin bilgisizliğini suistimal etmesi yatar. Bunu da “alan razı-satan razı” diyalektiğine oturttuğunuz vakit, kimi sosyal mekanizmaları, alışkanlıkları falan kullanarak, elinizde bir para politikası olur.

Bu politika da kolayca işler. Zira, hiçbirimiz, cep telefonunun dokunmatik ekranının gerçek maliyetini bilmeyiz. Neden yazılımcılara yüksek maaş verildiğiyle de ilgilenmeyiz. Ama neticede, tüm bu faktörler birikince, cep telefonlarının pahalılığından yakınırız. Öte yandan, yakınmayalım diye tüm mali ve finansal detaylar bizimle paylaşılmış olsa, bu sefer eminim telefon almaktan vazgeçeriz, peşi sıra da “ekonomi çöker.”

3.

Çocuk yetiştiriciliğinde de benzer bir dizge söz konusu. Çocuğun şeyleri ve oluşları kendisinin keşfetmesine karşılık, ebeveynleri tarafından bunların anlatılması arasındaki tezat, algoritmiktir. “Pencereden atlarsam, düşüş hızım yüksekliğe bağlı olarak artar ve sonunda uf olur” algoritmasına karşılık “pencereden sarkma” talimatı arasında ciddi bir algoritmik fark vardır. İdeal şartlar altında, ikisi de aynı sonuca varmaktadır, ama biri bu sonucun nedenini algoritmayla rasyonel bir şekilde açıklamaktadır. Diğeriyse, böyle bir teşebbüste dahi bulunmamaktadır. Buradan çıkarılacak ders de, iyimserseniz eğer, çocuk yetiştiricilerinin ağızlarından çıkan talimatların “neden” içermesi gerektiğidir. “Düşme acır”, değil, “yüksekten düşersen sertçe yere çarparsın, acır” arasındaki fark, anlatmaya çalıştığım.

Tembel dimağların buna itirazı epey klişedir genelde —çocukların anlamadığından, bilgi birikimlerinin yeterli olmadığından falan dem vurulur. Bu tembelliğin algoritmik düşünce çerçevesinde yarattığı olası sorunlar göz ardı edilir.

Zira, burada da benzer bir epistemoloji var. Çocuklardaki doğal bilgi eksikliğinin, dahası ebeveynlerin bu bilgi eksikliğinden haberdar olmalarının, hatta hatta çocukların da ebeveynlerin bu eksikliğini bildiğini bilmeleri nedeniyle algoritma ilgasına dayalı adaletsizlik beliregelir. Çocuk büyüyünce, ergenliğe erişince, bu epistemik denge bozulur, “ebeveynler bir şeyden anlamaz” hâle gelir, dolayısıyla algoritmik yaklaşım mecburen devreye girer. Ama iş işten geçmiştir.

4.

Algoritmik düşüncenin insan ilişkilerinde bir kriter olabilmesinin ilk faydası, gelenekselciliğin hayatlara nasıl nüfuz ettiğini daha derinden anlamamızı sağlamasıdır. Bu nedenle, muhafazakâr toplumdan kurtulmak için eğlenceli bir yöntemdir de. Bu eğlence “altın orandan” tutun da salyangoz kabuklarına dek türlü türlü zeminde kendini belli eder.2 Diğer bir faydası da, herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği bir saha olan çocuk yetiştiriciliğine taze bir yaklaşım getirmesidir.3

Mesele sadece bilgisayarın iki tuşu değil, mesele zihnimizin matematiği. Çocuk da bu ikisinin ortaklaşabildiği ender sahalardan biri.

1.No-trade Theorem

2.Fibonacci Dizisi

3. Putnam ve Pinker okumak da bu yaklaşımı destekler bir adım olacaktır.

algoritma, bilişim, Can Başkent, dijital kültür, kodlama