Algoritmik
Peçete Halkası
fotoğraf: Didriks (CC BY 2.0)

Roman okur gibi yemek tarifi kitabı okurum.1 Bir açıdan şanslıyım, zira zaten ilgimi çeken mutfaklara dair okunası kitap sayısı az. Epey bir süredir, tarif kitabı okur gibi bir de görgü kuralları kitapları okumaya başladım. Yemek tarif eder gibi, yemek masası adabını tarif etmelerini; fırını 200 dereceye ısıtın der gibi, sıcak bir şekilde el sıkışın tembihlerini büyük bir merakla okuyorum. Sebzeleri pişirmekle, insanları pişirmek arasında gani gani ortak nokta var çünkü.

Bunun ötesinde yemek tarifi ile görgü kurallarının siyasi bir paydası da var. İkisi de yaptırımı olmayan, ama kimi metafizik nedenle doğru ve iyi olduğunu iddia ettikleri kurallar dizgesi öneriyor bize. Yine de, belki bilinçsizce, hepimiz bu kuralları sürekli ihlal ediyoruz. Tarifi takip ederek yaptığımız yemeklere, azıcık daha pişirip bir parça daha fazla domates koyuyoruz. Sofra adabında dirseklerimizi yemek bitmeden masaya koyduğumuz yetmiyor gibi, sofradan geçici olarak ayrılırken kucak peçetesini de masaya koyuyoruz. Heyhat, bunları yapıyoruz da ne oluyor —ukala bir iki bakışın ötesinde…

Hem görgü kuralları hem de yemek tarifleri birer algoritma aslında.2 Algoritmalar gibi pratik yaşamın kaygılarıyla şekillenmiş, elinden geldiğince verimli, ama bir o kadar da “doğru” olduğunu düşündüğümüz kurallar silsilesi. Eh, her algoritmada olduğu gibi bunların da bug’ları var. Yemek pişirme algoritmalarının bug’ları nedir diye düşünmek oldukça eğlenceli bir zihin egzersizi. Görgü kurallarını düşündüğümüzde, örneğin, işimiz daha kolay, çünkü bunların bug’ları da cinsiyetçilik temelli genelde.

Her iki kategorideki algoritmaların türlü türlü riskleri ve eksiklikleri de var. Yemek tarifleri yaratıcılığı, içgüdüselliği öldürür derler. Kulak memesi kıvamında hamuru sözcüklerle anlatmak pek de kolay değil —bu nedenle “kulak memesi” lafına bir alternatif bulunamıyor belli. Keza, sofra adabını mekanik ve yapay bir şekilde takip etmek de hiç kimseye çekici gelmez. Cinsiyetçi görgü kurallarını da göz önüne alırsak değindiğim gibi, her iki tür algoritmanın da değiştirilmesi gereken birçok noktası var. Bu iştah açıcı bir mücadele. Zira, yeni bir algoritma yaratmamız gerekiyor. Elimizdeki algoritmayı geliştirirken eskisini de bozmamamız gerekiyor.

Bu zor bir proje. Yine de umut verici bir iki noktayı da es geçmemek lazım. Zira hem görgü kuralları hem de yemek tarifleri ortak bir dile dayanıyor. Yüksek mutfağın adabı, bir iki istisnayı saymazsak, kültürler üstü bir noktaya evriliyor. Keza, yemek tariflerinde kullanılacak İran safranı miktarı çimdikle ifade edilmiyor artık çok şükür. Böylelikle ortak bir dil yaratabiliyoruz. Bu da yani yeni mutfakları, yeni davranış kodlarını inşa etmemiz için bize umut veriyor. Bu dili genişletebilirsek, kuvvetlendirebilirsek getirisi çok olacak. Kısa bir kitap okuyarak Endonezya mutfağının başlıca yemeklerini ya da Japonya’da bir cenazede nasıl davranmak gerektiğini öğrenebileceğiz. Küçücük bir zeminde de olsa yeni bir dünya inşa etmiş olabileceğiz.

Ütopik bir şey bu, farkındayım. Ama imkânsız değil. Çünkü mesele, daha da geniş bakalım, bu algoritmaları yazacağımız bir programlama dili yaratmak —hem toplumcu hem de toplumsal bir dil. Bu programlama dili bize örneğin, yemeğe fazla tuz attığınızda patates takviyesiyle bunu dengeleyebileceğinizi de söyleyecek. Bu basit hiledeki sevimliliği, bunun bir bug yaratmadığını görmemizi sağlayacak. Keza, chopstick’leri kullandıktan sonra tabakta nasıl bıraktığımızı tarif ederken, metaforlar inşa edecek, insanlar arasında iktisadi bağın ötesinde bir bağ kurmamıza yol açacak.

Lafı nereye getirdiğimi fark etmişsinizdir. Yemek tarifleri de görgü kuralları da, yeni bir algoritmik dille, insanlar ve toplumlar arasında iktisadi olmayan bir dil kurmamızı sağlıyor.3 Bu önemli, zira böylece elimizde toplumsal ve algoritmik bir araç olduğunu fark ediyoruz. Bu araç toplumsal olduğu için yeni bir toplum yaratma hülyasına hitap ediyor. Algoritmik olduğu için de neler yapmamız gerektiğini adım adım tarif ediyor. Dahası, gene algoritmik olduğu için, eksiklerini gediklerini en az mikro ekonomik fasa fiso kadar net ve “matematiksel” görmemizin mümkün olduğunu tanıtlıyor. Senin ekonomide bilmem ne teoremin varsa, benim de ta kaç asırlık, dinamik mi dinamik mirepoix’m var, dememize müsaade ediyor.

*

Hani bazen olur, jetonun neden bu kadar geç düştüğüne şaşırırsınız. Bu yazıda anlattıklarımı fark etmek benim için böyle bir etki yarattı. Demek bu nedenle yemek tariflerindeki, görgü kurallarındaki naif otoriterliği seviyormuşum. Zira bu naiflik, bize iktisadi ilişkilerin ötesinde toplumu yeniden kurmak için elimizde türlü türlü araç olduğunu anımsatıyor.

Boşuna dememişler, Marx yemek yapmasını da, içki masasında nasıl davranacağını da bilmezmiş.

1. Reçete lafına alışamadım, tarif demeye devam edeceğim.

2. Algoritmaların hangi metafizik kurallara dayanarak doğru olduklarını iddia ettikleri çok derin ve bilimsel bir tartışma. Church-Turing tezinden tutun da, hangi problemin hangi algoritmasının en verimli ve pratik olduğuna dair matematiksel tartışmalar hem derin hem zevklidir, ama bir o kadar da bu makalenin kapsamı dışındadır. Meraklısı için bu kısa notla yetinelim şimdilik.

3. Amaç bu projeyi genişletmek ve kuvvetlendirmek. Bu hayale, epey uzaktan da olsa değinmiştim daha önce: “Sekizinci Yurtta Feminist Kod Yazmak

algoritma, Can Başkent