Şeffaf Sandık

0.

Facebook ve Cambridge Analytica meselesinin kanıtladığı sosyolojik ve siyasi meselelere dair yazılmayan kalmadı. Çünkü, internet ve iletişim teknolojilerinin kontrol ve etki kapasitesine dair mesele epey su kaldırıyor.

Ancak, tüm bunların yanında, bu skandal seçim sistemlerinin —daha geniş bakacaksak seçim mekanizmasının bizzat kendisinin— ne kadar zayıf, manipülasyona açık, temsil kabiliyetinden yoksun olduğunu gösteriyor. Demek ki üç beş programcının birkaç ay çalışıp yazabileceği bir internet yazılımı, velev ki insanların çoğunluğu tarafından kullanılır hâle gelirse, kitleleri seçim sistemleri dahilinde güdüleyebilirmiş. Bu meseleye dair tartışmaların çoğu, meselenin dijital mahremiyet ve diplomatik boyutlarına odaklanırken, neredeyse bilinçli bir şekilde, seçim sistemlerinin narinliğini es geçiyor. Oysa, Facebook - Cambridge Analytica skandalı seçim denen şeyin çürüklüğünün de ispatıdır.1

1.

Seçimlerin matematiği üzerine çok yazdım.2 Fakat, tüm bu tartışmaları yürütürken elimizde seçimlerin bu kadar kolay yönlendirilebileceğine dair bir delil yoktu. Güya “hür iradeleriyle” oy veren seçmenler, demek ki iradi de olsa, “hata” yapabiliyormuş, kontrol edilebiliyormuş. Dahası, elimizde bu manipülasyonun sadece Amerikan seçim sistemi özeline dair olduğuna, olabileceğine dair bir ipucu da yok. Bugün ABD, yarın İngiltere, sonra da Türkiye benzer bir saldırıya maruz kalabilir —kimbilir.

Kuşkusuz, Türkiye’de seçimlerin nasıl manipüle edildiğini biliyoruz.3 Amerikan seçimlerinin de nasıl kontrol edilebildiğini öğrendik. Tüm siyasal ve algoritmik meselelerin de ötesinde, seçim mekanizmalarını bu kadar narin ve kontrole açık yapan nedir?

Bunların ilki gizli oy ilkesi. Şüphesiz omurgasız toplumlar için bir şart olan bu ilke, bizimki gibi omurgasızdan omurgalıya evrilmeye çalışan toplumlarda, siyasi sorumsuzluk anlamına geliyor. Zira, oyları kontrol etmek için kullanılan sistemlerin uyguladığı mahalle baskısını dengelemenin tek yolu, karşıt bir mahalle baskısı uygulamaktır. Bu da ancak gizli oy ilkesini kaldırmakla olur. Keza, bu, temsili demokrasinin doğrudan demokrasiden sadece nicelik değil nitelik olarak ayrıldığı noktalardan biri olarak da görülebilir. Oyları manipüle etmek istiyorsanız, epistemik bir bulanıklık perdesi ortaya koyun. Zira, hile yapıldığında kimse sizi yakalayamaz. Çünkü oyların sağlamasını yapmak imkânsızdır.4

İkinci mesele, küsuratlı oyun mümkün olmaması. Bu nedenle kötünün iyisine mahkûm insanlar farklı farklı politik partilere kısmi destek sunamıyorlar. Herkes kendini safkan sağcı ya da solcu sanıyor. Dolayısıyla, bu dengeyi (ya da dengesizliği) devirmek de kolay oluyor. Memlekette hep duyageldiğimiz kararsız seçmen aslında, kararsız seçmen değil, küsuratlı oy veremediği için bunalıma düşmüş seçmendir. Daha net konuşmak gerekirse, bu kumarın matematiğini benimseyememiş seçmendir. Daha da net konuşmak gerekirse, D’Hondt sistemini devirmek için aklına gelen küsuratlı oy hakkı da gasp edildiği için bunalıma düşmüş seçmendir. Zira elimizde insanların siyasi düşüncelerinin seçimlerden önce değişmediğine dair yeterli delil var. Demek ki mesele ideoloji değil, seçim sisteminin epistemik ve matematik tuhaflıklarıymış.5 Bu tuhaflıkların siyaseti belirlemesi, siyasetin bu tuhaflıklara indirgenmesiymiş.

Üçüncü önemli kriter ise stratejik oy verme. Korkutucu bir adı olmasına rağmen, bu, büyük düşmana karşı birleşmek adına tercihiniz olan partiye değil de, örneğin, ikinci tercihiniz olan adaya oy vermeniz demek. Türkiye’de önümüzdeki seçimlerde (bir kısım) faşistin, siyasal İslamcılara oy verecek olması buna güzel bir örnek. Özellikle iki aşamalı seçim sistemlerinin vazgeçilmezi olan bu yöntem, oy manipülasyonlarının tespitini daha da zorlaştırıyor. Dahası, insanların yakın ideolojilere oy verebilme ihtimali, onları manipülasyona daha açık hâle getiriyor. Aynı örnekten devam etmek gerekirse, yüzlerce Twitter trolü, faşistleri, siyasal İslam’a stratejik olarak oy vermenin iyi olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bunu da, söz konusu faşistlerin Twitter çevrelerini daraltarak yapıyor. Çünkü, sosyal medyada herkes kendi gibilerini takip etmeye çalışıyor —böylece manipülasyon daha da kolaylaşıyor.

2.

Dikkat ederseniz, tüm suç Facebook ve Cambridge Analytica’nın değil demeye getiriyorum. Hatta bir adım daha atıp, neden bu kadar narin seçim sistemleri tasarlanmış, sorusunu soruyorum. Düşünmemiz gereken diğer bir nokta da, Facebook skandalı sonrası, sırada nasıl bir manipülasyonun olabileceği, hangi alet ve araçlarla neler yapılabileceği.

Bu işe dair kehanette bulunmak zor.6 Nihayetinde, sosyal medya platformlarının da bir yerden sonra manipülasyona doyacağı, insanların bu teknikleri az ya da çok öğreneceği açık. Açık olmayansa, vahşi ve agresif dijitalleşmenin siyaseti nasıl değiştireceğini hâlâ tam anlayamamış olmamız.7 Zira mesele sadece devasa bir dijital ağ ve şebeke, bu ağdan toplanmış neredeyse sınırsız veri ve bunu işleme kapasitesi değil, mesele epistemik bulanıklık.

Epistemik bulanıklık, hemen her mesajın ve bilginin bir tül perdesinin ardında olması demek. Atılan herhangi bir tweet’i okuduğumuzda bunu hissederiz. Acaba burada bir ironi mi var, acaba bu gerçekten adı geçen kişinin yazdığı bir tweet mi, yoksa bağlamından kopartılmış mı, yoksa retweet eden başka bir şeye mi dikkat çekiyor? Bu soruların cevaplarının netleşmesi için “mavi tık” falan gibi birçok teknik ortaya çıkıyor, ama meselenin özündeki epistemik tül perdesi kalkmıyor. Eğer Çin’de bir bürokrat değilseniz, kimlik ve ikametle Twitter kullanıcı adı dağıtmıyorsanız, bu sorunu çözmeniz imkânsız.

Bu sorunun adil ve özgürlükçü çözümünün ilk adımı, sosyal medyanın bir aşinalık darlığı yarattığının farkına varmak. Nihayetinde, üç aşağı beş yukarı herkes kendi doğrusunu, bu doğruyu onaylayanları takip ediyor. Bunun sonucunda da bu kitlenin sizleri, bizleri kontrol etme şansı artıyor. Eğer, takip ettikleriniz günün birinde Suriye savaşını onaylar hâle gelirse, zamanla siz de bu savaşı olumlar hâle geliyorsunuz. Epistemik bulanıklık da takip ettiğiniz kitlenin militarizme kayışının doğrulanmasını imkânsız hâle getiriyor. Dolayısıyla, bu skandaldan dolayı Facebook - Cambridge Analytica’yı suçlamak, tam da onların istediği bir adımdır. Çünkü, bir, bu muktedirin iktidarını onaylar. İki, ona bu gücü veren seçim sistemini de koruyarak, toplumcu siyaseti yine göz ardı eder.

Bu sorunun çözümü de, işte bu iki noktayı sarsmaya çalışmaktan geçecektir.

Oy kabinleri, 1966, Oregon, ABD,
fotoğraf: Josie Barnett;
Clackamas County Historical Society izniyle (CC BY-NC 2.0)
{fold içindeki fotoğraf: Daniel Go
(CC BY-NC 2.0)}

1. Facebook - Cambridge Analytica meselesindeki Rus etkisinin Amerikan başkanlık seçimlerine dair olması olaya kantitatif bir boyut da katıyor. Zira, Seçiciler Kurulu [Electoral College] temelli bir seçim sisteminde, en azından günümüzde, seçim kazanmanın yolu, kritik eyaletleri kazanmaktan geçer. Zira, Trump da Clinton’dan 3 milyon daha az oy almasına rağmen, ki bu %2’lik bir farka tekabül ediyor, seçimi kazanabilmiştir. Ancak, Facebook - Cambridge Analytica skandalı, ABD seçim sisteminin bu hususuna dair değil, en azından kuramsal zeminde, seçimlerin manipülasyona ne kadar açık olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, örneğin, D’Hondt seçim sistemli Türkiye’nin de böyle bir manipülasyona ne kadar açık olduğu da analitik ve kantitatif bir şekilde rahatlıkla tartışılabilir.

2. bkz. “Seçimlerin Matematiği”, “Oyları Saymak”, “Seçimler Yaklaşırken”.

3. A. Belkaïd, “Erdoğan tries to fix his election”, Le Monde Diplomatique, Nisan 2018.

4. Oyların sağlaması meselesi önemli aslında. İlkokul 5. sınıfta açık oylamalı sınıf başkanlığı seçiminizi düşünün. Bu seçimde adayları desteklemek için eller havaya kalktığında, ilk maddede bahsettiğim epistemik bulanıklık da yok oluyor. Zira, nasıl ben herkesin kime oy verdiğini görüyorsam, herkes de benim kendilerinin kime oy verdiğimi gördüğümü görüyor. Dolayısıyla, benim hile yapmam ve iftira etmem imkânsız hâle geliyor, çünkü benim kimin kime oy verdiğini bildiğimi biliyorlar. Ancak, gizli oy temelli sistemlerde, benim kimin kime oy verdiğini bilemeyeceğimi bildikleri için hile yaptığımda hileyi yapanın kim olduğunu yakalamak imkânsız hâle geliyor. Daha basit bir örnek için şu düşünülebilir: Bir seçim esnasında, 1.000 kişilik bir sandıkta oy veriyorsanız ve sandığa iki oy atarsanız iki kazancınız olur. Hem diğer 999 kişinin de oylarını geçersiz hâle getirirsiniz, hem de kimin sandığa iki oy atarak sahtekârlık yaptığının tespiti imkânsız olur. Bunu önlemek için bizimki gibi ilkel sistemlerde tarihi olarak hem oy pusulaları hem de seçmenlerin parmakları damgalanıyordu. Böylece cebinizden çıkarıp sandığa atacağınız hileli pusulanın damgasız olması hilenin tespitini kolaylaştırıyordu. Siyasal İslam dönemindeki fermanlardan biri bu iki önlemi de kaldırdığı için, epistemik bulanıklık mertebesi arttı. Bu stratejiyi Kara Blok yerine siyasal İslam’ın düşünmesi apayrı bir tartışma. Çünkü, bu yöntemle Kara Blok Sultanbeyli’nin siyasal İslam’la dolu sandıklarını iptal ettirebilirdi —en azından teoride.

5. Bu tuhaflıkları elemek için hemen her seçim sistemi aslında çeşitli yöntemler üretmiştir. İki aşamalı seçim sistemi (finale kalan iki kişi için bir ikinci tur seçim) ve çift kameralı meclis (oylar iki türlü sayılarak matematiksel diktatörlük engellenir) ilk akla gelen örnekler. Şüphesiz, biraz kâğıt kalem hesaplaması bu alternatiflerin de manipülasyona açık olduğunu rahatlıkla ispatlar. Obama döneminde, örneğin, Demokratların kameralardan birinde çoğunluğu kaybetmesi başat bir örnek olarak anılır. Türkiye özelinde de, demokratik padişahlık sisteminde benzer garabetin olacağını öngörmek, en azından teorik olarak, mümkün.

6. Homeland’in yedinci sezonu harika bir fikir veriyor aslında.

7. Ezgi Başaran, “Seçim sonuçlarına güvenilemeyeceğinin somut kanıtını buldum”, Radikal, 3 Haziran 2014.

Can Başkent, dijital kültür, internet, seçim, sosyal medya