Berlin Notları #7:
Kendime Notlar

0.

Geçenlerde Kemal Sunal’ın 1988 yılında Berlin’de çekilen Polizei filmini izledim. Şerif Gören tarafından yönetilen film, Türkiyeli bir göçmenin Almanya’nın sistemi ile yaşadığı sorunları anlatıyor. Film, çok tempolu bir film değil, neredeyse başladığı gibi bitiyor.

Bu hikâyeyi anlatırken film doğu-batı ekseninde karşılaştırmaları ince ince işliyor, bir yandan da erkeklik üzerinden bir hikâye kuruyor. Alman kadınlarını kolay ulaşılabilir ‘yem’ olarak gösteriyor, filmdeki trajik hikâye bu tip durumlarla besleniyor. Film Otobüs filmi kadar sert vuruşlu olmasa da, döneminin ağırlığı film üzerinde oldukça hissediliyor.

1.

Film bugünün popüler yerlerinden Kreuzberg’de geçiyor, şaşırtıcı şekilde hiçbir şeyin değişmediğine tanık oluyorsunuz. Sokak donatılarının detayları, köşe dönüşleri; hiçbir şey değişmemiş. En büyük değişiklik duvar, Berlin duvarının dibinde olan Kreuzberg, şehrin bir açıdan ‘çöküntü’ bölgesi olarak kurgulanıp, gettolaşması ‘sağlanmış’. Bugün aynı mahallede ciddi bir soylulaştırma problemi var. Duvardan sonra daha da popülerleşen mahalle göçmenlerin, yaratıcı nüfusun yoğunlaştığı bir tablo çizmekte, bugün ise kiraların arttığı, havalı dükkânların açıldığı sokaklara dönüşüyor. Kitapçılar, küçük büfeler kapanma tehdidiyle karşı karşıya, ayrıca kira fiyatları da gün geçtikçe artıyor. Bu konuyu başka bir yazıda daha detaylı anlatacağım.

Kemal Sunal’ın filmde canlandırdığı karakter Ali Ekber’in kaldığı ev de bu mahallede, tek başına yaşadığı bir bekâr evi. Ev tek oda, açık mutfağı olan yaşam alanı ile birleşen bir mekân kurgusu. ‘Modern’ hayata bu şekilde geçiş yapan Ali Ekber’in evi, aynı zamanda arkadaşlarının ihtiyaçları için de kullanılan bir ev. Ev arkadaşı ‘Garip’ mutfakta duruyor. Garip aslında bir kuş, ama Ali Ekber kuşu da evin ziline yazmış, Garip’in adını zilde gören polis birkaç kez kapıya gelip, Garip’in ikametgâh kaydının olmadığını söylüyor, oysa Garip’in bir kuş olduğundan haberi bile yok. Ali Ekber’in garanti bir mesleği var, çöpçülük yapıyor. Filmde birkaç kez tekrarlanan bir durum bu: “Çöpçü ama burada öyle iş ayrımı yok, kimse kötü gözle bakmıyor.” Bir yandan da tiyatro ile ilgileniyor, zaten filmin asıl gırgırının başladığı yer tiyatrodaki polis kostümüyle sokağa çıkıp, diğer Türkiyeli göçmenleri polis kılığında kandırması oluyor.

Yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı
Kemal Sunal’ın başrolde oynadığı
Türk-Alman ortak yapımı film
Polzei’ın (1988) afişi.

İçinde bulunduğu sistemin otoritesine dönüşürken aldığı zevki, kendi göçmen topluluğu içinde kullanmaktan çekinmiyor. Filmde tek başına, hayatını istediği gibi yaşayan erkek figürlerinin yanında, Türkiyeli kadınların Alman kültüründen etkilenip evlerinden kaçtığı, Alman erkekleri ile beraber olduklarının altı çiziliyor. Bunu namus meselesi olarak gören Türkiyeli erkekler, en büyük ikiyüzlülüğümüzü ve çifte standardımızı da suratımıza vuruyor.

Memlekette olmadan, ama bulunduğu yerin her noktasını ‘memleketleştiren’ bir anlatıya sahip olan film, sonunda Ali Ekber’in tiyatroda polis rolünü başarılı olarak sahnelemesi ile son buluyor. Polis rolü, tam da “mış” gibi yapmayı anlatıyor. Bununla beraber bir de Ali Ekber’in aşık olduğu Alman kadın var; bu aşkın da etrafında kurgulanıyor hikâye, ama benim için filmi ilginç kılan kısım o değildi, aksine hikâyeyi sıradanlaştıran bir doneydi.

2.

Göçülen yerde “mış” gibi yapmak, belki hayatın olağan akışı içinde olan bir durum. Hiç yerleşememe durumundan kaynaklanan bir mesele. İnsan gittiği yere götürür mü evini? Aynı şehirde yaşarken bile başka bir eve ‘ev’ demek zaman alıyor. Berlin’den bir arkadaşım geçenlerde fotoğraflarını kitaplarını getirip evine yerleştirdiğinde ev gibi hissettiğini anlattı, herkes başka türlü aidiyet kuruyor yaşadığı yerle. Bizim yaklaşık bir senedir yaşadığımız eşyalı evi de, halen ‘ev’ gibi sahiplenemeyişimiz eşya üzerinde kurduğumuz aidiyetten kaynaklanıyor herhalde. Oysa yakın arkadaşlarım bilir, ben iyi bir kanepesi olan huzurlu bir salona gayet rahat yerleşir, haftalarca orada kalabilirim, hatta musallat olurum o eve. Ev olur mu bilmiyorum, geçici de olsa belki.

Ali Ekber ile Garip’in evi, Berlin 
ve babaanne evi, Berlin

Babaannem yaklaşık elli yıldır Berlin’de, onun evini düşünüyorum. İstanbul’daki evine nazaran Berlin’deki evinin salonu her an kalk gidelim der gibi; eşyaların yerleşimi, seçimi hep geçicilik üzerine. Türkiye’den gelmiş eşyaları anıları olsa da, salonda bulunan iki çekyat göçebeliğe referans veriyor. 

Babaanne evi, İstanbul

Bu bölünmeye hazırlığı iyi biliyorum, Berlin’e ilk geldiğimizde ev ararken yakın bir arkadaşımızın salonuna çift kişilik yatak koyduk biz de. Her an başka bir misafire, bölünüp yaşanmaya hazır. İstanbul’daki ev ise en fazla altı kullanılsa bile tam teşekküllü bir aile evi, salonunda çekyat olmadan kullanılan odasıyla.

Mülkiyete dair olan bu bağımlılık, dünyayı hor kullanmamıza yol açıyor bir yandan. Ama tüm mülklerimizi attıktan sonra bize kalan yeter mi? Mülkiyetin ağırlığını bıraktığımızda zihnimiz özgürleşir mi bilmiyorum. Bugün materyale olan bu tutkumuzu dijitalde düşünmeye başlamak lazım belki, her ekrandan girebildiğimiz e-mail hesabımızın fiziki olarak saklandığı yeri görme şansımız bile yokken, hem de dijital alanlarımız ev kadar mahrem denilebilirken, neden onları da önemsemiyoruz?

Bunun cevabı yine “mış” gibi yapıyor oluşumuz olabilir, orada olmadığını bilmemize rağmen “mış” gibi yapıyoruz. Kendi otoritemizin polisi olup, iki tane koyduğumuz şifre ile çok özgür mahrem alanlarımızı düşünürken verilerimizin mahremliğini kimlerle paylaştığımızı unutuyoruz.

Berlin, Berlin Notları, ev, göçmen, kent, Polizei, şehir, Yelta Köm, yer