Berlin Notları #18:
Ateş, Kül, Toprak

Belirsizliklerin bol olduğu zamanlarda, düşünmeden yürümek biraz kafa toparlıyor. Bugün artık yürüme mesafesini fiziksel mesafelerle ilerletsek de, dijital dünyanın ‘nimetleri’ bir sokak görüntüsünün içinde turlar attırabiliyor bize. Yıllar önce gelişmiş bir sanal gerçeklik gözlüğünde Google Earth uygulamasını kullandığımda Üsküdar sahile gitmiştim. Bir süre sonra burnuma iyot kokusu gelseydi mekân algımı tamamen değiştirebilirdi, o kadar gerçekçiydi etrafa bakmak, ta ki yüzümün terlemesiyle gözlüklerden rahatsız olana dek.

Uzun zamandır üzerine düşündüğüm kent algısının kapitalizmin gözetleme araçları ve internetin özgürlük yanılsamasıyla manipüle olması, bugünlerde kendini daha görünür ve test edilir kılıyor aslında. Hâlihazırda kenti elimizdeki telefondan, bilgisayardan, tabletten algılamaya çok alışkındık; bunun üzerine evlerden de çıkamayınca sokağı, kenti hem pencereden algılar, hem de bir yandan değiştirir olduk. Kenti gözlemleyenin kenti değiştirdiği savını insana uyarlarsak, bugünün gündelik pratiklerinden videolu görüşmelerde, hem kendimizi hem diğerlerini gözlemledikçe neler değişiyor? Neler aynı kalıyor?

Salgının ilk günlerindeki panik, bugünlerde yerini Berlin’in sakinliğine bırakmış gibi. Bu sakinliğin endişeleri engellediğini söylemek zor, mesafeli de olsa kalabalık olan parklar bazen insanı endişelendiriyor ama bir yandan da kentin ferahlığı ve yayılmış olmasından ötürü hıncahınç dolu bir ortam hiç oluşmuyor. Esasen mesafelerin korunduğu bir toplumu kontrol altına almak belki bu yüzden daha kolay oluyor, bilemiyorum.

Çok uzun süredir Kreuzberg’den dışarı çıkmıyor, yürüme mesafesinde ilerleyip tekrar evin olduğu sokağa dönüyordum. Geçtiğimiz hafta biraz daha uzak bir mesafeye ilerlemeye karar verip, Bebelplatz’a gittim. Süreli kiralanan bisikletlerden alıp, Berlin’in normalde turist dolu olan sokaklarından meydanlarından geçip Bebelplatz’a vardım. Nazilerin kitap yakma eylemlerinin simgesi olan meydanda bugün Micha Ullman’ın “The Empty Library” adlı işi bulunuyor. Sonsuza doğru giden boş, beyaz bir kitaplık, yanan tüm kitapların anısına. Yanında Sol Parti’nin bıraktığı çiçekler. Akşama doğru aydınlatılıyor; bu nedenle gözümle görebilsem de lensten gözükmüyordu işin tamamı.

Etraftaki tek boş yer derine doğru inen kitaplık değil, şehrin en turistik alanlarından birindeyim. İlerde Brandenburg Kapısı gözüküyor, hemen önümde müzeler adası ama bomboş. Tek tük yürüyen insanlar, sanki bir cumartesi günü değil. Çok garip, yanan kitapların anısını temsil eden uzun boş kitaplık bir yanda, bomboş olan şehir diğer yanda. Seneler önce Cansu (Cürgen) ve Elif (Tan) ile “Kentin Rekronomik Peyzajlarından Biri: Dekor Olarak Tarihi Yarımada” başlıklı, turizmin aşırı bir hâl almasıyla her binanın, sokağın, tarihi eserin pazarlanabilir bir metaya dönüşmesini gösteren distopik bir gelecek projeksiyonu yapmıştık yüksek lisans dersi kapsamında. Projenin içinde spekülatif senaryolar üzerinden duruma eleştirel yaklaşımlarla geleceği düşlüyorduk; bugünün tam tersi bir gelecek tabii, turistlerin her yeri bastığı doldurduğu bir öngörü. Oysa bugün, sadece Berlin değil dünya çapındaki tüm turistik alanlar böyle. Mesela geçenlerde şehir kameralarından Kapalıçarşı’yı izliyordum, bomboş.

Başta dediğim gibi, Berlin’e dair çoğunlukla beni saran bu boşluk hissi bugünlerde daha belirgin hâlde. Burası boş ve geniş bir şehir; çoğunlukla ferah, evlerin birbirine mesafeli olduğu, sokakların geniş olduğu, hatta doğusunda bazı sokaklara İstanbul’dan bir sokağın da eklenebileceği genişlikte.

Bebelplatz’a dönüyorum, önümde bir boşluk, arkamda bir boşluk. Kentsel mekân, kamusal alan bireysel boşluklarımızı doldurduğumuz çeşmeler gibi değil mi? Farklı kişileri, durumları, olayları gördükçe dolduğumuz, kimi zaman taştığımız meydanlar, kimi zaman da boğulduğumuz… Ne kadar garip, mekânların hafızasızlığı. Ancak hatırlattıkça var olan, yaratıcı dokunuşlarla ortaya çıkan kolektif hafıza sadece izlerini bırakıyor mekâna. ‘Operanın Önündeki Meydan’ [Platz am Opernhaus] olarak hayatına başlayan Bebelplatz, Avusturya kralının doğumgününde Kaiser-Franz-Josef-Platz oluyor. Savaş sırasında etrafındaki çoğu bina yıkılıyor, belki de ona isim verecek başka bir bina kalmadığı için, savaş sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kurucusu August Bebel’in adını alıyor.

Yanan kitaplar gibi, şimdi fiziksel birliktelikler yanıyor. Ne ateş var ne küller ama arkasında bıraktıkları sanki benziyor birbirine. Peki ama ateş ve kül ne olacak? Şüphesiz mekân, ekranlarımızdan basitçe deneyimleyebileceğimiz bir gerçeklik değil; hepimizin ihtiyacı olan bir deneyim hacimsel olarak, fiziksel olarak, insanın bedenin her yerinde hissettiği bir mesele mekân. Kendine bakmadığın, başkalarını izlediğin, gözlemlediğin bir deneyim; dokunduğun, tüylerinin diken diken olduğu, bedeninle hissettiğin. Ekranı indirir indirmez tek başına kalınca duvarda gördüğün…

Meydandan eve doğru yürüyorum, karşıma bazı ‘kesikler’ çıkıyor, onların fotoğrafını çekiyorum. Bu kesikler, vakti zamanında üzerinde olanların boşluğunu gösteriyor aslında. Şehrin ortasında başları kesik dursa da, o ağaçlar neden hâlâ orada olmasın?

O kesikler köklerden karışmayacak mı toprağa diye düşünürken Moritzplatz’a varıyorum. Prinzessinnengarten’ın önünde kelime oyunlu dev bir yazı: Soil idarity;* kentin ortasında sivil inisiyatifle dönüşmüş bu bahçenin önündeki yazının köşesinde hazır erzaklar var. “İhtiyacı olan alsın” yazmışlar.

Ne garip gerçekten, toprak nasıl da birleştiriyor herkesi, ölümüzü de canlımızı da.

{tüm fotoğraflar: Yelta Köm, Berlin 2020}

* Soil toprak, solidarity ise dayanışma anlamına geliyor.

Berlin, Berlin Notları, boşluk, karantina, koronavirüs, Yelta Köm