Berlin Notları #6

0.

Berlin notları bu sefer fotoğraflar üzerinden gidecek. Bir günlük bir gezinin fotoğraflarla karışık yazıya dökülmüş hâli.

1. Enkaz

Birkaç sene önce Berlin’in savaş sonrası görüntülerinin olduğu bir video arşivlerden çıkıp yayınlanmıştı internette.

Berlin, Temmuz 1945

Bu görüntüleri izledikten sonra insan sormadan edemiyor, bu yıkıntılar nereye gitti? Bir şehir baştan aşağı yıkıldığında, nerede birikir enkazı?

Enkazları içimizde biriktirmeye alışığız; son zamanlarda enkaz gibi hayatlarımızda, kimi zaman kafamızı dışarı çıkıp nefes alabilsek de, döndüğümüz yerin o yıkıntının içi olduğu bir gerçek. Bu terk edilmiş ve çaresizlik duygusunun yıkımı ne zaman gerçekleşecek, onu zamanla göreceğiz herhalde. Yıllar önce çok uzun bir süre tüm rüyalarım aynı terk edilmiş betonarme yapının içinde geçiyordu: koridorlar, kovalamalar, birçok buhran… Binayı son görüşüm, onun enkazı ile oldu, bir daha da karşıma çıkmadı. Bilinçaltım, o çıkamadığım binayı enkaz hâline getirmişti, ama nereye sakladı, halen bilmiyorum.

Rüyalarda değil de, gerçek hayatta yıkım meselesi ile hesaplaşmak o kadar da kolay değil. Kendi ellerimizle toprağa eklediğimiz katmanlar, daha sonra nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz metreküplerce yıkıntıyı barındırıyor. Üstelik artık havaya karışan bu yapı malzemeleri için şehre bir bomba düşmesi de gerekmiyor: Sokağınızdaki bina, inşaat tanrılarına kurban edilirken, siz zaten halihazırda enkazın içinde yaşıyorsunuz.

2. Biriktirmek

Bugün Berlin’in en yüksek noktası olan, Türkçeye Şeytan Tepesi olarak çevrilebilecek Teufelsberg, Berlin doğu ve batı olarak ayrıldıktan sonra, Batı Berlin’in yıkıntılarından oluşan coğrafi şekil. En başta yıkıntı alanı olarak planlanan bölge, daha sonra 1972 yılında Berlin Senatosu’nun kararı ile yeşil alan olarak düzenleniyor.

Tepeye, daha sonradan yapılan Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı [NSA] dinleme istasyonu çekici ve gizemli mimarisi insanın içindeki mimari fetişi uyandırıyor. Dört adet jeodezik kubbe, uzun yıllar istihbarat alanı olarak kullanılması ve bugünse terk edilmiş atıl bir alan olması günümüzün beğeni dünyasında bir trendi temsil ediyor doğal olarak.

Bugüne kadar Berlin notlarında Le Corbusier’e dokunmadan geçtim mi bilmiyorum ve yine vakti geldi. Teufelsberg’a doğru giderken, S-Bahn’da yanlış durakta inmem sonucu karşımda Unité d’Habitation, Berlin’i buldum.

Bu binanın yerini bilsem de, bugüne kadar yakınına gitme şansım olmamıştı. Spandau tarafına giden S-Bahn hattında daha önce yanından geçmiştim. Teufelsberg niyetiyle çıktığım yol Le Corbusier tarafından kesilmişti. Birebir gördüğüm ilk binası Ronchamp şapeli olmalı, yine bir tepe yolculuğunun ardından bizi karşılayan kiliseyi görür görmez tüm dönem arkadaşlarımla çılgınlar gibi fotoğraf çekmeye başlamıştık, tam anlamıyla kendimizden geçmiştik, ta ki geziye beraber çıktığımız profesörümüzün “Boşalmanız bittiyse, fotoğraf makinelerinizi indirin ve beni dinleyin” diyene kadar.

Olympiastadion durağından binaya doğru ilerlemeye başladım, ölçeğinden kaynaklı olsa gerek, kilisedeki hissiyatı tekrar yaşadım: Dev bir makine vardı karşımda ve bu makinenin işleyişini, nasıl yapıldığını, çizildiğini biliyordum. Halihazırda çözdüğüm bir bulmaca gibiydi. Utangaç utangaç birkaç fotoğraf çektim, sonra yalnız olmadığımı hissedince daha fazla çekmeye başladım. Balkonlarından bana bakan insanları görmüyormuş gibi yapıp, Teufelsberg’e doğru yola koyuldum.

Yeşilliğin arasından tepeye doğru yürümeye başladım. Elimdeki haritadan navigasyon yardımıyla ilerlemeye başladım, ormanın içine daldıkça arada birkaç kişiyi görüyordum. Aslında, ana yolun bir kot aşağıda olmasına rağmen orman yolunun içinden devam ettim. Yine aynı hayali kuruyordum, tepeye doğru yaklaştığımda karşıma birden çıkıverecek heybetli bir bina bekliyordum. Öte yandan, üzerine bastığım toprağın altındaki enkazı düşünerek yola devam ettim; sanki aradan çıkan tuğlaları, doğramaları görebileceğim gibi dikkatle baktım toprağa, ama hiçbir şey göremedim tabii ki.

Tepeye doğru yaklaştıkça önce tel örgülerle karşılaştım, sonra üzerlerinde girişi gösteren yazıları gördüm. Terk edilmiş atıl bir bölge olmasına rağmen zamanında özelleştirilmiş ve eskiden ücretsiz girilebilen bu alan, artık girişi sekiz avro olan bir şehir aktivitesi. Tepenin ardını görmek istiyorsanız, bu bedeli vermeniz gerekiyor. Benimle beraber girişte olan kişilerin bir kısmı, bu paranın karşılığında ne alacaklarını sordular doğal olarak, görevlinin onları tatmin edecek kadar iyi bir cevabı yoktu, onlar da vazgeçip döndüler.

Binaya yaklaşmaya başladım, ilk gördüğüm kulenin üzerindeki kubbe ile onun iki yanındaki diğer iki kubbe oldu. Ronchamp’daki kadar bir etki yaratmasa da, birkaç poz ile ayrıldım oradan. Avrupa’daki çoğu terk edilmiş alanın günümüze gelmiş hâli gibi düzenlenmiş bir ortam vardı. Paletlerden, şezlonglardan kurulmuş bir ortak olan, hipster içecekler satan küçük bir bar. Bu ortamdaki hissiyatı Rotterdam’da, Amsterdam’da, Zürih’te de yaşamıştım ve aklıma gelmeyen diğer endüstriyel kalıntıların etrafında kurulan, kimi zaman salaş kimi zaman biraz daha ciddi mekânlarda. Zamanının radikal hareketlerinden biri bugün bu şeytan tepesinde yine mallaşmayı becermişti; sekiz avro verdiniz mi, artık siz de kendinizi sokak sanatına yakın, radikal ve özgürlükçü topluluğun bir parçası olarak hissedebilirdiniz.

Atıl durumda kalmış çoğu büyük yapının taşıdığı potansiyel gibi, bu bina da sokak sanatçıları için bir alana dönüşmüş, farklı zamanlarda değişen grafitiler görmek mümkün. Binanın içine girip ilk terasa ulaşıyorum, karşımda Berlin var, bir yanda yemyeşil devam eden Grunewald ormanı, diğer yanda Berlin, başka bir perspektifte ise Le Corbusier’in şehri.

3. Artakalan

Teufelsberg’den eve doğru dönerken, saat akşam dokuzu gösteriyor. Güneş halen tepede, üzerine bastığımız toprak milyonlarca yılın birikimi iken, geleceğin arkeolojisine biz neler bırakacağız?

Hangi acıları, hangi yıkıntıları biriktireceğiz? Belki bizim bildiğimiz dağlar da, hep başka enkazları saklıyorlardır, kimbilir? Kiminin etrafında, kiminin eteğinde biriktirdiklerimizle yaşamayı öğrenmek gerekiyor belki de, dağın altında ne olduğunu bilerek, tepenin ardını görmek isteyerek.

{Fotoğraflar: Yelta Köm}

Berlin, Berlin Notları, enkaz, kent, şehir, Teufelsberg, Yelta Köm