Berlin Notları #8

Almanya’da yaşamam Frankfurt’la başladı: Çocukluğumdan beri Berlin’e gidip gelsem ve neredeyse bazı bölgelerini Kadıköy, Üsküdar kadar bilsem de, yüksek lisans sebebiyle kendimi Frankfurt’ta yaşar buldum. Frankfurt büyük bir kapalı site gibi; genellikle temiz, nehir kenarında sürekli koşan fit insanları, şehirde çok az bulunabilen salaş mekânlarıyla bir finans şehrinden beklenen her şeyi veriyor. Benim Frankfurt deneyimim, özellikle ikinci sene tez döneminde okul arkadaşlarımın deyimi ile “bir dakikalık hayat”tı. Evden okula bir dakika, okuldan atölyeye bir dakika, atölyeden eve bir dakika. Bunun sebebi bir yandan Frankfurt’un görece küçük bir şehir olması, bir yandan da ev konusunda dört ayak üzerine düşmem.

Misafirlikle başlayıp, sonra yerleştiğim ev nehrin kıyısında Sachsenhausen denen bölgedeydi. Ev işlek bir sokak üzerinde olduğundan, giriş katta bizim balkonda oturunca sokaktaki yaşamın bir parçası oluyordu insan. Cama vurup ateş isteyenler, yol soranlar, selamlaşmalar ve bunun gibi onlarca hikâye. Bir gün yine balkonda ev arkadaşım Çiğdem ile otururken göçmen kadınlar ile beraber Frankfurt Tarih Müzesi’ne bir ‘kutu’ yaptığını söyledi. Bu kutu muhabbeti gitti geldi, Çiğdem kadınlarla toplantılar yapıyordu, ortadaki kutuyu anlamam ise biraz zaman aldı.

Kutu aslında Frankfurt Tarih Müzesi’nin 2000 yılında sanatçı Sigrid Sigurdsson tarafından geliştirilen Bibliothek der Alten [Yaşlılar Kütüphanesi] projesinin bir parçası: “Hafıza kavramına sanatsal açıdan bakan açık arşiv projesinde, birbirinden farklı geçmişe ve hedeflere sahip kentlilerin, kurumların ve örgütlerin hatıraları bir araya getirilerek, şehrin alternatif tarih yazımı amaçlanıyor; II. Dünya Savaşı, çocukluk, aile, eğitim, sağlık, kültür-sanat, göç, mimari ve gündelik hayat projede yer alan temalar arasında. Her sene yeni bir katılımcı ve tema kabul edilen projede içeriğin oluşturulması tamamen yazarlara bırakılıyor. Katılımın tek koşulu, Frankfurt’la ilgili olması. Nesiller arası bir proje olarak kurgulanan Bibliothek der Alten 105 yıl boyunca sürecek ve 2105 yılında sona erecek.

Elif Çiğdem Artan da, Frankfurt Tarih Müzesi adına Göçmen Kadınlar Birliği ile birlikte BdA119 adındaki projenin küratörlüğünü yapıyor. Proje “Frankfurt’ta Göçmen Kadın Olmak” başlığı altında, kadınların hikâyelerini, derneğin etkinliklerini anlatıyor.

Göçmen Kadınlar Birliği, 2005 yılında Almanya’nın farklı şehirlerinden, farklı yaş gruplarından ve kuşaklardan, işçi, işsiz, ev kadını, öğrenci, akademisyen kadınların bileşimiyle bir araya gelen Göçmen Kadınlar Konferansı’nda oybirliğiyle kurulmuş. Halen Almanya’nın birçok farklı şehrinde aktif şekilde faaliyetlerine devam ediyorlar.

Frankfurt Tarih Müzesi’nin 105 yıllık bir proje öngörmesi, daha önce Berlin notlarında yazdığım arşiv meselesiyle ilişkilenebilir; unutmamak, hatırlamak, hatırlatmak müşterek bir eylem olarak çoğu noktada kendini göstermekte. Burada şu notu da düşmek gerek: Almanya’daki bu arşiv nostaljisi, devletin tüm kademelerinde daima işleyen bir durum değil, bazı meselelerin halen saklandığı, örtbas edildiği bir gerçek.

Benim GKB ile ilk tanışmam, Frankfurt’ta katıldığım ilk 1 Mayıs’a denk geliyor. O gün elimde fotoğraf makinesi ile gittiğim 1 Mayıs’ın sonrasında kameramanlık teklifi almışlığım bile var. GKB ile kurduğum bu dolaylı, ama samimi ilişki zaman içinde ilerledi. Bir yandan göçmenliğe, kadın mücadelesine dair yeni şeyler öğreniyordum, bir yandan da dayanışma, destek olma hissi gerçekten iyi geliyordu.

1 Mayıs 2014,
Frankfurt Römer Meydanı,
fotoğraf: Yelta Köm

Kadınlarla ilk doğrudan çalışmam Göçmen Kadınlar Birliği’nin ABC’si: Dişil Bir Sözlük projesi ile gerçekleşti. “Almanya’nın farklı kentlerinde yaşayan biz GKB üyeleri, geride bıraktığımız 10 yılı A’dan Z’ye düşünürken hangi kelimelerin, nesnelerin, duyguların ve hatta renklerin bizim için ne anlama geldiğini listeledik…” Ve kendi çektikleri ya da hazır buldukları fotoğraflarla ifadelerini görselleştiriyorlar. Sonunda 29 görselin yer alacağı bu sergiyi “…11 kentte bulunan 200’den fazla GKB üyesi kadın…” birlikte hazırlıyor.

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılabileceği gibi, bu sefer bir tasarım problemi ortaya çıkıyordu. Çiğdem’in katılımcı bir sergi denemesi olarak kurguladığı sözlüğün hem içeriği, hem de görselleri iki yüz kişinin ortak paydada buluştuğu, en azından mutabakata vardığı bir dile sahip olması gerekiyordu. Çiğdem kadınlarla beraber atölyeler yaptı, metinlerin ve görsellerin seçilmesinde, oluşturulmasında arabuluculuk yaparak projeyi ilerletti. Konu görsellere gelince projeye Elif Çak dahil oldu. Elif kadınlardan gelen onca görseli ortak bir dile, yan yana geldiklerinde birbirleriyle konuşabilecekleri bir düzene getirmek için seçilen görselleri düzenleyip yirmi dokuz harf için birer afiş hazırladı. Ben de afişlerin nasıl sergileneceği konusunda çalıştım. Proje ilk olarak Köln’de sergilendi, daha sonra İstanbul’da ve Berlin’de de gösterildi.

Dişil Bir Sözlük kitapçığının
kapağı ve K harfi,
Göçmen Kadınlar Birliği,
illüstrasyon: Elif Çak

Küçük pop-up bir sergi olarak planlanan sözlük, zamanla büyüdü. Son olarak geçtiğimiz ay Dişil Perspektiften Dünya! ismindeki GKB’nin son on iki senesini anlatan sergide yer aldı. Sergi Berlin’de bir Mendelsohn tasarımı olan Metal İşçileri Sendikası’nın sergi salonunda gerçekleşti. Yine Çiğdem’in küratörlüğünü üstlendiği sergide, bu sefer mekân tasarımında yer aldım. Sergi on iki senelik bir kesit sunduğundan, eldeki birçok farklı formattaki materyali anlamlı bir şekilde sergilememiz gerekiyordu. Sergi mekânının, her mekânda karşılaşabilecek sorunları vardı. Tepeden asmak istediklerimizi nasıl asacağımız, duvara bir şey çakamıyor oluşumuz ve tabii büyük hayallerimiz ve bunların karşısında eldeki olanaklarımız vardı.

Basit bir sergi kurgusu düşünürken bulduğumuz çözüm, Almanya’da sıkça kullanılan bira masalarını modifiye edip kullanmak oldu. Hem hesaplı bir şekilde sergi yüzeylerini oluşturabilirdik hem de rahat taşınabilir bir sergi olabilirdi, daha sonra kurulacağı yerler için. Masaların standart yeşil renkli ayaklarının beyaza boyanmasını talep ettim sadece, sonrasında duyduğum ise beyaza boyayan arkadaşlar kulaklarımı çok çınlatmış.

Sergi mekân konsept tasarım

Serginin tasarımı süresince birçok kez tartıştık, bu tasarım katılımcı bir süreç mi, değil mi? Tüm kararları ben veriyordum ve bunun katılımcı bir süreçten çok tek bir adamın kafasından çıkanlar olduğunun gayet farkındaydım. Ama bir yandan müellifliğin getirdiği tüm yükleri bırakıp, işi olabildiği kadar esnetmek ve oluruna bırakmak istiyordum, çünkü hem işin hem GKB’nin doğası gereği bunun böyle olması gerektiğine inanıyordum ki, neredeyse oldu. Sergi için çıktığımız alışveriş sırasında spontane şekilde bazı malzemeleri değiştirdik, çok daha hafif ve kullanışlı olanları bulduk. Bazı malzemelerden vazgeçtik ve kurulum sırasında ben sergi mekânında tam zamanlı olamadığım için Arda’dan yardım istedim. Arda Bakıryol’un sergi kurulumu sırasındaki ekiple olan yararlı ve etkili müdahaleleriyle müellifliğin o soğuk üniformasından gittikçe uzaklaşmıştım.

Dişil Perspektiften Dünya!,
IG Metall Berlin, 2017,
fotoğraflar: Ece Gökalp

Sergi, 2017’nin Eylül ayına kadar IG Metall Berlin’de. GKB ile tanışmak, haberdar olduğum ama çok da bilmediğim başka bir yüzünü gösterdi bana göçün: Kadın mücadelesinin farklı yüzlerini gördüm. Bir mimar ya da tasarımcı olarak hiyerarşisi bulanık ekiplerle çalışmak çoğu zaman işin başka olanaklarını gösteriyor insana. Diğer yandan, bugün belki mimarlık tartışması içinde eskimiş bulunan müşteri, talep eden ve mimar ilişkilerini yeniden düşünme hâllerini göbeğinden yaşamak mesleğe dair yeni perspektifler açıyor.

arşiv, Berlin Notları, Elif Çiğdem Artan, göç, göçmen, hafıza, katılımcılık, sergi, Yelta Köm