Bırakın Kettle Kaynasın

Gelişen yeni teknolojiler bizi çoğunlukla ya korkutuyor ya da hiç sorgulamadan parçası hâline getiriyor. Birçok uygulamayı bir an bile düşünmeden, tüm şartlarını kabul edip kullanmaya başlıyoruz. Kişisel verilerin havalarda uçuşmasını pek de umursamıyoruz, ya da umursamıyorduk.

Cambridge Analytica skandalının patlamasıyla daha fazla görünür oldu bu mesele, ama yıllardır internetin anonimleşmesi için çalışan birçok farklı proje, platform gelişiyor. Varoluşu anonimleştirmek ne kadar mümkün bilmiyorum, ama sürekli izleniyor ya da yaptığımızın her şeyin kayıt altına alınıyor olmasının verdiği hissiyat da insanın içini ürpertiyor.

Oysa biriktirmek, tarihselliğinin farkında olmak önemliydi eskiden. İz bırakmak için, hatıra defterleri özenle tutulur, özel günlerde/anlarda fotoğraflar çekilir, emek verilirdi. Bugün bu rahatsızlığın sebeplerinden biri, sanki kendi geçmişimizi kendimizin inşa edemeyişi. Şüphesiz sosyal medyada yarattığımız imgeler de birer inşa sonucu, ama farkında olmadan sokakta kayda alınmak ya da beyninizin karanlık dehlizlerinde dolanırken yapılan internet aramaları bu imgenin parçası değil. Arşivi kontrol edememek bizi rahatsız eden, biriktirmek değil. Zaten biriktirmek tek başına sakıncasız bir eylem; biriktirilen kategorize edilip, işlenip, ondan bilgi üretilince başlıyor mesele.

Yıllardır o kadar çok şey biriktiriyorum ki, hayatımın bir kısmı “yok, bunu sakın atma,” “sakla onu lazım olur,” “bundan çok bulunmaz” diyerek geçiyor. Bir yerde bir gün kuracağım bir müze varmış gibi elime geçen her şeyi biriktiriyorum. Felaket bir hâlde hepsi; çizimler atılmıyor, köşesi burulmuş kâğıtlar bir yerlerde duruyor ve gittiğim, yaşadığım her evde biriktiriyorum. İstanbul’da şu an böyle bir sürü eşyam var, atılmamaları için mücadele ettiğim. Anneannemin evinde kullanılmayan bir odada beni bekliyorlar. Bu sırada ben Berlin’de yenilerini biriktirmeye devam ediyorum. Safça bir iyimserlik var arka planında, bir yandan da kontrol edilen bir kişisel geçmiş birikintisi. Arşiv demeye dilim varmıyor, çünkü ortada tasnif edilmiş bir bilgi yok.

O kutuların içinde Kayıtdışı’nın da arşivi var; arşivi değil birikintisi var aslında. Kayıtdışı etkinlikleri sırasında çekilen videolar küçük kasetler olarak duruyor. Afişleri, broşürleri hep aynı dosyalarda yer alıyor.

Kayıtdışı, 2007 yılında Yıldız Mimarlık Fakültesi’nde bir grup öğrenci ve öğretim görevlisinin girişimiyle başlayan enformel bir eğitim denemesiydi. Çok heyecanlıydık, Doruk (Çiftçi) ile 2007 yılında ilk defa EASA’ya (European Architecture Students Assembly) Yunanistan’a gitmiştik. Döndüğümüzde biz nasıl böyle bir şey yaparız diye düşünürken tek başımıza olmadığımızı fark ettik ve ilk toplantıları yapmaya başladık. Kayıtdışı 01, “Yersizleştirme” böyle ortaya çıktı. Bu arada biz ekip olarak çok şey öğrendik, farklı disiplinlerden kişileri konuşmalara çağırdık, atölye çalışmaları oldu, dört sene boyunca gitgide büyüyen bir etkinlik hâlini aldı. Bugün, orada kurulan bağların çoğu görünür bir ortam oluşturuyor. Zamanın ruhuydu belki de biraz. Kayıtdışı partileri diye anılmaya başladı. Bugün okullardaki birçok kısıtlama daha başlamamıştı, İstanbul yabancı dergilerde favori destinasyonlar arasındaydı, Avrupa’da insanlar Barselona’ya mı yoksa İstanbul’a mı gitsek diye düşünüyordu. Mimarlık Fakültesi’nin alt katında Berlin kulüplerini aratmayan yerleştirmeler yer alıyordu. İki sene böyle devam etti, sonra parti dışarı taşındı ve zamanla sönümlenerek sonlandı.

Kayıtdışı toplantısı, daha “kayıtdışı”
adına bile karar verilmemiş. 8 Ekim 2007, YTÜ Yıldız Kampüsü.

Bunu niye anlattım. Birinci sebebi şüphesiz, biriktirdiklerimi anlamlandırmak için tam da yazının içinde bahsettiğim inşa meselesine bir katkısı olsun diye. İkincisi, ortak hafızada başka hafızalarla buluşup anıları tekrar canlandırmak için. Üçüncüsü de, kolaylıkla unutulan mimarlıktaki sivil girişimlerin, etkinliklerin hatırasını canlandırmak için. Belki eşyanın doğasından, belki zaten adı Kayıtdışı olanı kayıt altına almanın güçlüğünden hiç kayıt altına alınamadı.

Kayıtdışı’nın son etkinliği Taksim Operasyonu oldu, yine YTÜ’de başka bir öğrenci grubunun kurguladığı “birsürü” kapsamında yapılmış bir eylemdi.

Kayıtdışı, Taksim Operasyonu 01

“Hatırasını canlandırmak” çok klişe bir söylem ve bir o kadar da tehlikeli. Ama tehlikenin pek önemi kalmadı artık, çünkü hatıra canlandırmak denince, o yüzünüzde oluşan, dudaklarınızın köşelerinin yukarı doğru hafifçe kalktığı muzır gülümseme o tehlikeyi sonlandırıp kenara koyuyor. Bugün artık hatıraları yeniden oluşturmak denen bir şey var; her şeyin bu kadar çabuk unutulduğu toplumda hatırlamaya da gerek yok, birileri sizin için yeniden oluşturuyor o geçmişi.

Bugüne kadar her şeyin olduğundan çok daha fazla ciddiye alındığı Türkiye’de, bu kişisel veri meselesinin üzerinde neden bu kadar durulmadığını merak ederdim. Hele komplo teorilerinin bu kadar sevildiği bir coğrafyada sonu gelmeyen bir tartışmaya dönebilirdi bu. “Verilerimizi takip edip, ülkemizin büyümesini engelliyorlar.” “Dış güçlerin veri oyununa gelmeyin.” “Son yapılan araştırmalara göre, verilerimizi inceleyen dış mihraklar bizi örnek almaya başladılar.” Böyle devam eder. Oysa yeni yeni anlıyorum ki, unutmaya programlanmış toplumsal hafıza için bunların hiçbirinin önemi yok.

Kameralar kayıtta ve her şey çalışıyor olsa da fikrisabit olanın inandığı şey değişmiyor. Geçenlerde Açık Radyo’da Açık Bilinç programında fikrisabit seçmen davranışları üzerine bir yayın vardı. Yayında Trump seçmenine sorulan “5. Cadde’de birini öldürdüğünü görseniz oy verir misiniz?” “Uyuşturucu kullanırken görürseniz oy verir misiniz?” gibi sorulara verilen “evet” yanıtından bahsediliyordu. Burada da durum bu, inanılmaz bir unutkanlık pişkinliği. Öte yandan, bu durumda hep kullanılan ve küçümseme içeren bir de metafor var: “Futbol takımı gibi siyasi parti tutuyorlar.” Futbolla öyle aşırı bir samimiyetim yok, ama iyi taraftar olan çok arkadaşım var. Bunların en fanatiği bile yeri geldiğinde takımını eleştiriyor, yerden yere vuruyor ve yönetimini sorguluyor. Takım tutmak falan değil bu; tamamen bir şuursuzluk.

O yüzden, bize unutturulmaya çalışılan şeyleri aksine hatırlamak için çabalamak gerekiyor. Hatırlama hakkı kadar unutma hakkı da var, ama teknolojiden umudu kesmemek gerek. Artık kettle’dan bile Twitter’a giriliyor.

Brahms ile bu yazının sonuna geliyorum. “Lacrimosa” ile bitirmek istedim, ama güzel bir yaz günü bugün, bırakın kettle kaynasın mutfakta, umudumuz çoğalsın.

Op. 60, 3 Numaralı
Do Minör Piyano Dörtlüsü, “Andante”, Johannes Brahms,
Charmillon Piano Quartet

arşiv, hafıza, veri, veri işleme, Yelta Köm