Hey Gidi Koca Dünya

“Dünya dönüyor sen ne dersen de
Yıllar geçiyor fark etmesen de”

Nilüfer’in 1974 tarihli şarkısı akıllarda hâlâ yer tutuyor. Şarkı hem keyifli hem de kederlidir; hafiften bir sitemi var, bununla beraber de bir inadı. Oysa yazılı olmayan kaynaklara göre yüzlerce sene önce Galileo da “ama yine de dönüyor” diyerek ilk fitilini ateşlemişti bu dönüşün.

Dünya ile derdimiz sadece onun imgesinden değil, kozmolojik olarak kendimizi konumlandırdığımız bir yerdeki sorgulamalardan da geliyor. Bugünlerde elimizin altında olduğunu düşündüğümüz Dünya, yıllardır aklımızda inşa ettiğimiz bir imgeden daha fazlası da değil aslında. Onun büyüklüğü, hem bir o kadar kapsanabilir hem de bir o kadar göz ardı edilebilir sanki.

1968 yılında, astronot William Anders’ın çektiği “Earthrise” ile, görece en net ilk fotoğrafını görüyoruz evrendeki ‘ev’imizin. Bu gezegen ölçeği, Anselm Franke’nin dediği gibi, güzellik ve eksiksizlik kadar kırılganlığı da hatırlatıyor. Oysa bugün yerküre, Google Earth’de bir ileri bir geri zum yaptığımız boş bir küre gibi gözüküyor.

“Earthrise”, kaynak: NASA

Evrendeki yerimize baktığımızda, “aslında ne kadar da küçüğüz” gibi bir klişeye kapılmadan bu yazıya devam etmek derdindeyim. Konu daha çok Dünya imgesini bizim nasıl değiştirdiğimiz, onu nasıl inşa ettiğimiz ve bozduğumuz.

Kevin Lynch ünlü metninde, şehir imgesinin kentlinin aktif katılımı ve gözlemiyle anlaşıldığını söyler. Dünya’yı belirli bir çerçeveden algılayan herkes, aynı zamanda o imgenin oluşumunda da yaratıcı bir rol üstlenmektedir. Ama bugünlerde şehir imgesini salt algıyla ve kentliyle sınırlamak ne kadar doğru? Gözetleme kapitalizminin araçları, davranışlarımızı değiştiren teknolojiler üzerine çalışırken aynı zamanda kente dair algımızı da değiştiriyor. Gözetleme algoritmaları hem hafızalarımızı yeniden inşa ediyor hem de onlara yeni formlar veriyor. Sözgelimi lokasyon bazlı sistemler, bunlara ek olarak puanlama sistemleri, sokak görüntüleri daha önce de bahsettiğim gibi şehir üzerinde muktedir yapılar kuruyorlar. “Eşzamanlı değişimin mirası ne olacak?” sorusu, tam da “dijital bedenime ne olacak?” sorusuyla benzer kaygıları barındırıyor. Çünkü bugünün fiziksel çevre mirası sadece fiziksel çevreyle ilgili değil: Tüm takip etme, analiz etme, tarama teknolojileri de bunun parçası. William J. Mitchell 1996 yılında, “haritalarda bulunmayan mekânlarda buluşuyoruz” derken erken dönem siber mekân tarifini veriyordu. Bugün ise haritalarda bulunan mekânlarda buluşuyoruz; hem de dijital olanlarında, ama o mekânın var olduğu yerin neresi olduğu bir soru işareti. Haritada işaretlenmiş bir nokta mı? Yoksa X-Y düzleminde analiz edilmiş bir gridin içindeki koordinattan mı ibaret?

Tüm bu ağ ve altyapı sistemlerinin Dünya’yı nasıl algıladığımızla göbekten bir bağı da var bana göre. Bugün artık iklim krizi her türlü sınırı geçerken, insan çağı [Antroposen] bir kriz anının uyarısını yapıyor. Oysa kentlerimizi inşa ederken, mimarlık harikalarını dikerken, en temel ilişkiyi kurduğumuz topraktaki dönüşümü genelde görmezden geliyoruz. Bu jeolojik ilişkinin bizi, doğa ile ilişkimizi yeniden kurmaya itmesi gerekiyor.

Konular biraz karıştı farkındayım, ama Cenk’in daha önce dediği gibi “Ha Bugün Ha Yarın, Oldu Olacak.” Zemindeki taştan, gökteki buluta kadar içinde bulunduğumuz ekosistem teker teker veriye dönüşüyor; bu bugün başlayan bir durum da değil, özellikle Amerika’da 50’li 60’lı yıllarda hava fotoğrafları ve uçaklar için kalibrasyon hedefleri yerleştiriliyordu. Yeryüzüne dövme gibi işlenen bu barkodlar daha hassas ölçümlerin yapılması için bir ek katmandı aslında; bugün bunun benzer örneğini artırılmış gerçeklik uygulamalarında da görüyoruz.

Kalibrasyon hedefleri,
Cuddeback Lake ve Fort Huachuca,
kaynak:
The Center for Land Use Interpretation

Bugün tüm Dünya’nın bir fotoğrafını çekmek, onun imgesini oluşturmak şüphesiz politik bir eylem. Yeni teknolojilerin bu mekânsal eylemi, mimarlık ve şehir tarihini algoritmalarla dijital olarak dönüştürüyor. Çok uzak bir örnek değil, Rusya’nın Ukrayna müdahalesi sırasında, Kırım dijital bir savaş alanına dönüşmüştü. Rusya’daki kullanıcılar Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılmış olduğu haritayı, Ukrayna’dakiler Kırım’ı hâlâ kendi sınırları içinde, diğer ülkelerdekiler ise haritada kesik çizgilerle ince bir ayrım görüyordu. Buffalo’dan başka bir örnekte ise, Fruit Belt adındaki oluşum mahallelerine gelmekte olan soylulaştırmayı mahallelerinin Google Maps üzerinde değişen isminden fark etmişler.

Rusya’dan görünen harita,
kaynak:
Diken
Ukrayna’dan görünen harita,
kaynak:
Diken

Bunların hepsi aklıma en son Berlin’deki konserlerinin biletleri erkenden biten Altın Gün’ün “Goca Dünya” yorumunu getiriyor, biraz da kelimelerin anlamını bozup sözleri düşününce keyifli bir düşünce dizgesi kuruyor.

Dertli ağlar dertsiz ağlar 
Dünya içinde 
Hey gidi koca dünya 
Gam yükü müsün? 
Söyle söyle fani dünya 
Dert küpü müsün?

Dünün dertsiz ağları, bugünün dertli ağlarına dönüşürken, daha “dün” döndüğünü fark ettiğimiz Dünya acaba gerçekte neye benziyor?

“Goca Dünya”, Altın Gün

imge, Yelta Köm