Black Mirror, “Nosedive”
Senin Puanın Kaç?

Son günlerde sosyal medya mecralarında Çin’in uygulamaya koyduğu sosyal kredi sistemini duymuşsunuzdur. Vatandaşların davranışlarından, fatura ödemelerinden, borçlarından ve benzeri verilerinden oluşturulmuş bir puanlama sisteminden bahsediyorum. Kulağa korkunç geliyor değil mi? Çoğunluk Black Mirror’un üçüncü sezon birinci bölümü “Nosedive”ı hatırlıyor olabilir. İnsanların puanlar üzerinden kurdukları sosyal düzeni ve birbirlerine yaklaşımlarını ele alan bir bölümdü; sosyal statünün puanlanabilen bir olgu olduğu bir kurgu dünyasıydı.

Black Mirror, “Nosedive”,
ekran görüntüsü

Çin’in şu an daha emekleme döneminde olan sistemi 2020’de tamamen yürürlüğe sokacağı konuşuluyor. Bu çok görünür örnek özellikle Batı toplumlarında bir distopya olarak lanse edilip özgürlüklerin kısıtlanması, veri koruma gibi konular içinde eleştiriliyor. Oysa bugün dünyanın çoğu yerinde aynı puanlama sistemleri geçerli; hepimizin bir veri olarak yaşadığı bir ekosistem söz konusu. Shoshana Zuboff buna gözetleme kapitalizmi diyor. Özellikle big data ile ilgili durumlarda Google, Facebook gibi şirketler verilerimizi kullanıyor ve servislerini sunarken aynı zamanda davranışları da değiştiren yapılar kuruyorlar. Shoshana Zuboff Frankfurter Allgemeine gazetesinde 2016’da yayımlanan bir makalesinde, Silikon Vadisi’nde öğrencilerin öğrenme kabiliyetlerini geliştiren bir uygulamanın başındaki veri bilimcinin “asıl amaçlarının insanların güncel/fiili davranışlarını değiştirmek” olduğunu söylediğini aktarıyor. Buna göre, bir yandan uygulama içinde davranışlar iyi ve kötü olarak tanımlanarak ödül ceza sistemleri geliştiriliyor, diğer yandan ise uygulamanın hem kullanıcı için ne kadar eyleme geçirici olduğu hem de şirket için ne kadar kârlı olabileceği test ediliyor. Kuşkusuz özel şirketler düzeyindeki veri paylaşımı konusunda son yıllarda herkes daha çok bilinçlendi. Çıkış noktası daha özgür bir dünya olarak algılanabilecek devletlerin kontrolü dışındaki siber âlem, özel şirketlerin kontrolünde hepimizi birer veriye dönüştürdü ve ‘düzen dışı’ illüzyonu yaratan bu yapılar hayli iyi biliniyor. Zuboff aynı makalesinde Google ve Alphabet’in ceo’su Eric Schmidt’in, Jared Cohen ile eşyazar olduğu dijital çağ üzerine kitabının ilk sayfasındaki bir sözün altını çiziyor: “Çevrimiçi dünya yeryüzünün kanunlarıyla tamamen bağlı değildir… o dünyanın en büyük serbest mekânıdır.”

Peki Çin’in başlattığı uygulama Batı dünyasında yok mu? Mesela insanların WhatsApp, Facebook gibi uygulamalardan çekindiği, unutulma hakkının olduğu, veri koruma farkındalığının hayli yüksek olduğu, ‘piksellenme’ hakkının bile olduğu Almanya’da bir puanlama sistemi yok mu?

İnsanın aklına ilk gelen cevap yok olacaktır, ama gerçek resim öyle değil. Her ne kadar resmi işlerde çok görünür olmasa da, kredi çekmek isteseniz, telefon hattı sözleşmesi almak isteseniz, ev tutmak isteseniz, neredeyse sadece adım atsanız sorulan bir belge var: Schufa.

Bir kredilendirme kurumu olan Schufa, aslında sizin kredi alma oranınızı ölçen özel bir kurum. Kendisiyle çalışan şirketleri, geri dönüşü olmayan kredilerden koruyor. Almanya nüfusunun neredeyse dörtte üçünün kaydını tutan şirkette Wikipedia verilerine göre 66,2 milyon kişinin 479 milyon kaydı bulunuyor. Bu kayıtların içinde ödemesini geciktirdiğiniz cep telefonu faturanız ya da taksitini atladığınız bir ödeme olabilir. Kimi zaman yanlış kayıtları kendiniz geri dönüp düzeltmek durumunda da kalıyorsunuz. Bu puanlama sistemi ne kadar krediler için olsa da —daha önce de dediğim gibi— ev kiralama benzeri konularda da ana başlıklardan biri oluyor. Zaten hayli meşakkatli bir süreç olan ev bulma sürecinde ev sahiplerinin, emlak ofislerinin öncelikli sorduğu soru ‘temiz’ bir Schufa geçmişi oluyor. Temiz Schufa geçmişiniz yoksa ev bulma ihtimaliniz bir hayli düşük. Çin’in 9 milyon vatandaşının —puanları yüzünden— iç hatlar bileti alışını engellediğini konuşurken, günümüz Berlin’inde Schufa puanı yüzünden ev tutamayan insanların çokluğunu da konuşmak gerekiyor.

Sistemin bizi farklı noktalarda daima bir değerlendirme döngüsüne sokmasından ben kişisel olarak çok sıkıldım. Geçtiğimiz ay Amerika’da toplu taşımanın çok yaygın olmadığı Miami’de uzun bir süre geçirdim. Bu süre zarfında normalde kullandığımdan daha çok Lyft, Uber gibi uygulamaları kullandım; bu uygulamaların paylaşımlı seçeneklerini, pratikliğini vs. tartışmayacağım. Beni rahatsız eden, birkaç gün üst üste kullandıktan sonra her defasında benden bir önceki seyahatime ve şoföre dair puanlama istemeseydi. Genelde bu tip uygulamalarda —aşırı bir durum olmadığı sürece— beş yıldızı basıyor ve unutuyordum; ama uygulamaları yoğun kullanınca bunu neden yaptığımı sorguladım. Benim memnun kalmadığım o gün, şoför kötü bir gün geçiriyor olabilirdi, ya da benden önceki müşterisi berbat biri olabilirdi, ya da benim beş yıldız verdiğim şoför bir sonraki müşteriye çok kötü davranabilirdi. Açık bir güven sistemi üzerine kurulu olan bu sistem, puanlamaya döndüğü itibaren sonucunu kestiremediğimiz durumlara yol açabiliyor, ya da daha iyisi dört yıldız ile beş yıldız arasındaki değerlendirme kriteri ne oluyor ki? Neye göre o yıldızları artırıyor ya da azaltıyoruz? Aslında her şeyin özünde, sistem bana neden bu sorumluluğu yüklüyor?

Halihazırda tüm davranışlarımız, hareketlerimiz kullandığımız aplikasyonlar tarafından değerlendirilip bir şekilde puanlanıyorken, sistemin içinde ben de bir başkasını puanlama sorumluluğunu almak istemiyorum. Bu arada, bu uygulamalarda kullanıcılar da puanlanıyor, sürücüler de sizi değerlendiriyor; siz de kendi puanınızı görebiliyorsunuz. Herkesin birbirini değerlendirdiği, kontrol ettiği bir sistem güven ortamı oluşturmayı hedeflerken, aslında insanın beğenilme, takdir görme vb. duygularını darmadağın edip, başka benlikler yaratıyor.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken mahallerindeki kilisenin çan sesinin Berlin geneline göre daha yüksek olduğunu söyledi. Sonrasında kilisenin Google Maps yorumlarından bahsetti. O an kafamda bir şimşek çaktı; bir kilisenin mekân değerlendirmesi olabilir miydi? Restorana, kafeye, hizmet veren diğer yerlere alışkındım, bu şaşırtıcı gelmişti. Haritanın altında kilisenin puanının düşüklüğü, çan sesinin yüksekliği benzeri konular hakkında tartışmalar olduğundan söz ediyordu. Açık toplum perspektifinden bakınca kamu servisi sağlayan bir yapının —dini yapı bile olsa— böyle açıkça eleştirilmesi, konunun ulaşılabilir olması sevindirici. Ama bir yandan da, bir kilisenin beş üzerinden puanlanması hâlâ enteresan geliyor bana. Ben de bunun üzerine İstanbul’daki bazı mekânlara bakmaya karar verdim. Baktıklarım en klişelerinden oluşuyor, ama siz daha da ‘dibini’ sıyırabilirsiniz Google Maps üzerinde. Mesela Ayasofya; puanı beş üzerinden 4,7; hiç fena değil. Yorumlara bakınca herkes memnun, ama bu genel basitleştirme olayları birbirine karıştırıyor. Puanlar ne için? Ayasofya müzesi mi yoksa içerideki hizmet mi puanlanıyor? Zaten en düşük puanlı yorumlara bakınca genelde giriş ücretinin yüksekliğinden ya da kuyrukta beklemekten dert yanıyorlar ve yüzyıllardır ayakta duran Ayasofya 4,7 ile sahneden ayrılıyor.

Bununla beraber İstanbul’daki köprülere baktım. Son yapılan köprünün puanı, diğerlerine göre düşük: 4,2 ama bir hayli yorum var. Diğer köprüler ise 4,5 puan alabilmiş. AKM ve Galata Kulesi’ni de görebilirsiniz aynı yerde. Google Maps üzerinde tıklayabildiğiniz her yerin bir puanı var. Peki bu puanlar ne olacak ilerde? Ne diyeceğiz; en düşük puanlı binayı yıkalım mı?

Bu kadar çok bot, sahte hesap ve troll’ün de olduğu bir gelecekte, gözetleme kapitalizmine alternatif yollar bulmak gittikçe zorlaşacak gibi; data detox olsun, birkaç kez bahsettiğim Tactical Technology Collective olsun, takip etmek yeni yöntemler yeni düşünce ekosistemleri oluşturmak gerekiyor. Ama yine de binalar ve puanlar zaman geçirdikçe daha eğlenceli bir hâl alıyor, şimdi açın haritayı vermeye başlayın puanları.

büyük veri, veri, Yelta Köm