Berlin Notları #12:
Final

Bir senelik Berlin Notları macerası aslında bir robota dönüşerek bitecekti, ama mümkün olmadı. “Robot: 1-Yelta: 0” şu an, Bager’in kodunu daha çok çalışmam lazım. Bir sene önce Noel Baba ile başlayan bu seri, bugün kimi kitaplardan bazı alıntılar ve fotoğraflarla sonlanıyor.* Bir senedir kendi kendimi yediğim bu göçmenlik hâlinin romantikleşmemesi, en başta ismi değiştirmekten geçiyor herhalde. Yersizlik iyidir, notlar aynı günde yerinde devam edecek.

“Bembeyaz bir boşluğa uyandım. Bütün odanın içine yayılan bedenim öldüğümü söylüyordu. Oysa gerçek çok daha acıydı. Yine bir kısa filmin içindeydim, birinci dönem ödevlerinden biriydi her zamanki gibi. Uyanma sahnesi ile başlayan milyon tane filmden birinin içinde.”
Beyaz Kitap, s. 30.

“‘Evladım senin mesleğin neydi?’
Beynimde fener alayları düzenliyorum, senede sadece iki kere bayramdan bayrama gördüğüm uzaktan akrabam Memduh Amca’nın sorusu ile gerçekliğime geri döndüm. Cevabımın yetmeyeceğini bile bile ‘mimarım’ dedim. Karşımdaki, o muhteşem soruyu sormak için bir an bile düşünmedi. ‘İç mi, dış mı?’
Hâlimden anladı olacak, sonrasında devam etti. ‘Bizim eve de kentsel dönüşüm geldi, sana planları göstereyim. Vaktin var değil mi? Sizin iş sanat işi aslında, siz sanatçı da sayılırsınız. Senin resmin de kuvvetlidir zaten. Yapıyor musun bir şeyler?’
Nezih Bey ve Oğulları, s. 59.

“Bu odanın dört duvarı ve iki penceresi var. Pencerenin karşısındaki kapı bayağı eski durumda, üç yıldır onla beraberim. Bir kapı ile beraber olmak zordur. Ne zaman açılıp ne zaman kapanacağını kestirmek, hâlini huyunu anlamak emek ister. İlk açıldığı günü hatırlıyorum. Sabaha kadar birbirimizi izlemiştik. Çoğu zaman bu aşkın platonik olduğunu düşünüp kederlendim. Oysa bu gerçekti, ben duvarın üzerindeki ince boya katmanı gibi odayı sarıyordum. O da benim sardığım yeri dışarı açıyordu. Evet arada bir iki sefer pencerelerle kaçamaklarım oldu. Ama kapının yeri hep ayrıydı. Beni çizen arkadaşın bunları düşündüğünü sanmıyorum, ben de zaten çizdiği gibi değilim artık, değişiyorum, dönüşüyorum.”
Süslü Odalar Atlası, s. 182.

“Güneş batıyor, lanet olası bir gün daha sona eriyor ve ben ucuz bir roman karakteri olarak, birazdan aylık bir edebiyat dergisinde tırnak içine alınıp yazılabilecek cümleler kurmaya çalışıyorum. ‘Lanet olası’ ne demek bir kere, federaller mi geliyor? Sanırım burada iki yüz yılı aşkın süredir yaşıyorum. Buraya gelmeden önce başka ülkelerde görevlerim oldu, ama buranın keyfi hiç kaçmadı. Sabah akşam bir entrika, bir drama, memleket yerinde durmuyor. Bununla beraber bir de hafıza kaybı çok yüksek, o yüzden kırk yılda bir tekrar ortaya çıkıp işimi görüyorum. Bu ara inşaat işindeyim, bu derece inşaata meraklı bir millet görmemiştim. Hiç bitmeyen bir inşa hâli var burada, hiçbir şantiye bitmiyormuş gibi. Yetmiyor tekrar yapıyorlar, yıkıyorlar yenisini yapıyorlar. Bitmiyor buranın inşaatı.”
Dram Kula, s. 61.

“Yılbaşı günü olduğunu çok iyi hatırlıyorum, ama sene yok kafamda; 90’lar olmalı. Doğubank’ta babamla dolaşıyoruz. Yılbaşı hediyesi olarak peşine düştüğüm elektronik bir aleti arıyoruz. O günden en net aklımda kalan kırmızı yeşil üç boyutlu gözlükler, akşam televizyonda üç boyutlu yayın olacağını söylüyorlar. En büyük merakım onu izlemek o gece. O zamanın iktidarı plastik kuklalar, Tutti Frutti şovundan önce çıkıyor. Teknolojisini halen anlamadığım bir şekilde telefon ile televizyon programına bağlanıp oyun oynanan yıllar. Şanslı bir çocukluk geçirdim, evin hemen yakınında Üsküdar’ın en büyük parklarından biri vardı. Ama asıl şansım parkın hemen yanındaki Atari salonuydu. Bakkala yollandığımda bile, gider orada bir oyun oynayıp geri gelirdim. Şimdi bugün o oyunların hepsi birer takıntıya dönüştü. Bu dehlizde dünyanın dört bir yanından insanın oynayacağı oyunlar için mimari danışmanlık yapıyorum. Kendim kurdum cehennemimi, okurken sahip olduğum tüm egoyu yitirdim. Lise arkadaşlarım mimarlığı kazandığımda sonunda bir baltaya sap olacağımı düşünmüştü, kendilerince yanıldılar. Haftaya düğünüm var, Rinko ile evleniyoruz. Kimseyi çağırmadım, Rinko, ben ve güneş enerjisiyle çalışan bir şarj cihazı hepsi bu kadar.
Pro-Gamer, s. 58.

“Eskiden bu işler böyle miydi? Elimizde çizerdik, zaten elde çizmeden anlayamazsın mimarlığı, mimarlık dediğin elde çizilir. Bu yeni nesil ise, sabah akşam bilgisayar, hissetmiyorlar mimarlığı azizim. Mimarlık dediğin yaşanır, nefes gibidir içine çekmen lazım. Bak kâğıda ne fısıldıyor, koy kulağını koy çekinme, bu o soğuk ekranlara benzemez. Şimdi neymiş efendim, bir de gözlük varmış, binayı inşa etmeden içinde dolaşabilecekmişiz. Dolaşsam ne olur sahte dünyanın içinde, ben gerçek dünyada bıkmışım sahte insanlardan, mekânın sahtesini ne yapayım.”
Bitmeyen Nağmeler, s. 17.

“Son otuz yılda Amsterdam çok değişti, eskiden hiç gitmediğimiz kuzey artık tam bir çekim bölgesi hâline geldi. Şu yeni projeyi inceliyordum, Incremental. Artık hazır binalara girip, gereğinden fazla, belki kullanmak istemediğim malzemelerle yaşamak istemiyorum ya da ev kredisi alıp senelerce aynı kalacak bir ev de bana göre değil. Bu projeyi sevdim ama, altyapıyı kurmuşlar, kendin parçalarını ekliyorsun. İstersen küçükten başlıyorsun, istersen büyük bir parça alıyorsun. Kendi meyveni, sebzeni üretme şansın var, enerjisi de geri dönüşümlü. Otuz yıl önce görmediğimiz bu gelecek tahayyülü şimdi çok daha iyi geliyor. Basite dönmek iyiymiş.”
Bir Gelecek Gecesi Hülyası, s. 49.

“Berbat bir İstanbul günü, Yıldız yokuşunu çıkmak için bindiğim mavi minibüsün içi insan terinden kaplanmış. Eğer mimarlık yerine bir doğa bilimi okusaydım, minibüsün içindeki bu füzyondan yeni bir canlı bile üretebilirdim. Okulun kapısına varmam vakit alıyor, köprüye bağlanan yollardan geçerken, aldığım on puanlar, artistik jimnastikte ülkemin hanesine yazılıyor. Son engel kapıdaki güvenlik görevlisi, ona da bir slalom ile öğrenci kartımı çıkartıp, burgu ile orta bahçeye iniyorum. Fakültenin kapısına doğru yaklaştıkça sallama çay kokuları birbirine karışıyor. Bir dumanın arasında derse giriyorum. Milattan Önce 104’ten gelen hocam köşesinde duruyor. Garip bir adam, çevresinde onu seven çok insan olmasa da kötüye bir şey olmaz lafını kanıtlarcasına hayata tutunuyor. Tam bir akbaba. Bir yandan da kibir ve kendini beğenmişlik öyle kuvvetli duygular demek ki, adamı canlı tutuyor. Proje dersi için masanın etrafına oturmuş bekliyorduk, bana ters ters baktı ve ‘Birileri de özgün Türk mimarlığı yok diyor, kimin öğrettiğini de biliyorum da neyse, doçent bozuntuları!’ dedi. Bir bok anlamamıştım, tek anladığım bu asırlık amcanın, internette beni araştırıp blogumu bulduğuydu. Cins herif.”
Bu Beni Öldürüyor, s. 137.

“‘Artık yarın önemli, yarın ne olacak?’ Hafızamı yitirdiğimi fark ediyorum, ama bedenim halen bu hacmin işgali altında, duyduğum sesler, hissettiğim farklı renkleri halen hatırlıyorum. ‘Hadi kalkın dedim, biz bu hafızanın peşine düşeceğiz, ezber bozmayacağız, ezberi konuşacağız, merkezin dışına çıkıp, merkezsiz bir yol bulacağız.’ Sözlerimin etkisi var mıydı göremiyordum, beni dinleyen herkes gözleri boş boş bakıyordu. Yeni bir dünyadan bahsediyordum, sınırları esneyen, birey olarak herkesin kendi özgürlüğünü ilan ettiği bir dünyadan. Kendileri gibi olmalarından bahsediyordum, en azından kendi istedikleri gibi temsil edilmelerini. Yoksa bu binalar, bu çevre bize hükmedecek, mimar lejyonları sadece yaşadığımız alanları değil, bizi de şekillendirecekti.”
Celsius 233, s. 94.

“Evden hızlıca çıktım, yürümeye başladım. Bilirim az kişi dolaşır bu saatlerde, az kişi günün kırmızısı maviden kaçarken görür İstanbul’u. Her adımından korkarsın; ne zaman ne olacağı belli olmaz hiç, en küçük ses bile büyür kulaklarında… Ceplerimde sakladığım ellerim, buruşmuş paketinden bir sigara çıkarmaya çalışıyor. Boğaza bakıyorum, eski siyah gömleklerimi, eskiz defterlerimi düşünüyorum. Bu özgürlük olmalı, kopuşumu kutlamam lazım. İçinde tutsak olduğum giysilerim, eşyalarım artık yok.”
Tadilatın Bedeli, s. 83.

* Ne var ki, kitaplar ve alıntılar —tıpkı yerler ve mekânlar gibi— hafızamın sisli ortamında başka şeylerle de karıştı. Alıntılar daha önce kısa bir süre Ankara’da gün yüzü gördü. Fotoğraflar ise ilk defa onlarla birleşiyor.

{fotoğraflar: Yelta Köm}

Berlin Notları, Yelta Köm