Berlin Notları #13

Bugün 6 Nisan 2019, uzun süredir yazmadığım Berlin Notları’na devam ediyorum.

Berlin’de beklenmedik bir bahar günü, uzun zamandır ilk defa pankart hazırlıyorum. Bir yandan da arkadaşlarımla mesajlaşarak evde Elif’i bekliyorum. Almanca pankart konusunda pek deneyimim yok. Bir önceki gün hazırladığım ve bir tarafında “Architektur für Alle” diğer tarafında ise “Herkes İçin Mimarlık” yazan pankartım var, ama bir alternatif arıyorum. Bir önceki hafta Greta’nın da katıldığı #Fridays4Future eylemi ilham oluyor; “There is no Planet B” den devşirip “Es gibt keinen Berlin B” [Berlin B yok], “Wohnen ist Menschenrecht” [İkamet insan hakkıdır] ve “Das Problem heisst Kapitalismus” [Problemin adı kapitalizm] yazıyorum. Tabii ki, Artikel azizliğine uğrayarak “kein” yazacağıma “keinen” ile pankart hazırlığımı sonlandırıyorum.

Elimizde pankartlarla metroya doğru giderken, etrafımızdaki herkes Alexanderplatz’a gidiyormuş gibi geliyor. Çünkü bu şehirdeki en büyük ortak noktalardan birisi, sakinlerinin neredeyse yüzde 85’inin kiracı olması. Daha önce Berlin’de kiralık ev bulmanın ne kadar zorlaştığını ve şehrin gitgide pahalılaştığını yazmıştım. Şehirde ciddi bir konut problemi var; büyük yatırım ve inşaat şirketleri yeni yapılar yapmaktan daha çok tadilata ihtiyaç duyan konutları yenileyip yüksek bedelle tekrar kiralıyor. Yüksek kiraların en önemli sebeplerinden bir diğeri de kalifiye işgücü göçü; yeni kalifiye göçmenler yüksek kiraları karşılayabildiği için özellikle merkez mahallelerdeki eski kiracılar yerlerinden olabiliyor.

Yürüyüşün ana sloganı “Çılgın Kiralara, Evinden Barkından Edilmeye Karşı Hep Birlikte!” Berlin’de yaşayan tüm kiracıları daha eşit bir kent için eyleme çağırıyordu. Bu kent hakkı talebi, geldiğimiz yerden, konuştuğumuz dilden, cinsiyetimizden, yaşımızdan ve sağlık durumumuzdan bağımsız olarak herkesin nefes alabileceği bir şehir istiyordu. Dünya üzerindeki benzer şehirler gibi, Berlin de artık gayrimenkulün ya da başka bir deyişle şehrin kendisinin bir “iş modeli” olarak görüldüğü yerlerden biri. Uzun süredir, ucuzluğunun ünüyle, yeni kurulan teknoloji şirketlerinin gözbebeği olan şehir, bugün artık bunun getirdikleri ile uğraşıyor. Ben bunu bir şehri tüketmek, hatta dibini sıyırmak olarak görüyorum. Başta herkese güzel gelen hayaller, ete kemiğe büründükçe yanlarındaki görünmeyen sorunları büyütüyor. Oysa bu sürecin, kentlinin kendi eliyle soylulaştırma girdabına kapılmadan yaşanması mümkün değil mi? Mümkün olabilir, ama bu bir yandan da sevilen bir girdap. Bu sorunun üzerinde düşünmek önemli, eminim alternatif modellerimiz buralardan çıkacak.

O gün eylemde yaklaşık 35 bin kişi olduğunu söylüyorlar. Uzun zamandır kendimi bu kadar iyi hissettiğim bir yürüyüş olmamıştı, festival gibiydi. DDR’nin ulusal kutlamaları için kullandığı anıtsal Karl-Marx-Allee rengârenk eylemcileri ile kent hakkı için bir mekân olmuştu. Kent hakkının bireysel bir özgürlük meselesinden öte, ortak bir dert olduğunu mümkün olan her alanda hatırlatmakta fayda var. Bu ortak dert kimileri için tartışmalı olsa da, kentin yaşayanlara yani bize ait olduğu gerçeğini kabullenerek yaşam alanlarımız hakkında müşterek tartışmalar başlatmak, parçası olmak hayli önemli. Ne de olsa, kamusal alan söz konusu olduğunda çoktan ağza pelesenk olmuş “mekânın herkese açık olduğu düşüncesi” kimi zaman eskimiş bulunsa da, bu açıklığın birçok potansiyeli barındırdığı hâlâ bir gerçek. Kamusal alan dediğimiz şey özünde inşa edilmiş bir kavramdan başka bir şey değil, ama ortak yaşam, müşterek alanlarımız, paylaştıklarımız kent hakkının parçalarını oluşturuyor. Hele bugün sadece kamusal alan değil, kiralarımız verilerimiz hepsi müşterek haklarımızın parçası. Kamusal alan üzerinden kurulan söylemler çoğu zaman muktedirlerin dilini tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Kamusalın karşıtı olan özel de, mülkiyet olarak devlet tarafından garanti edilir; aynı kamusalın devlet tarafından ‘garanti’ edildiği gibi. Bu yaklaşım kimi zaman kamusal ve özel alan arasındaki farkı keskinleştirirken, kimi zaman da belirsizleştirir. Devletin bu karar mekanizmaları ile toplum üzerinde mekânsal bir tahakküm oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir.

Berlin’deki eylemin ardından gazetelerde dikkatimi çeken başlıklardan biri, bunun bir sosyal hareket mi yoksa sadece bir yürüyüş mü olduğunu sorguluyordu. Bu eylemler sadece Berlin’de değil Barselona, Köln, Dortmund, Dresden, Freiburg, Jena, Leipzig, Lizbon, Münih, Paris, Potsdam ve Stuttgart gibi başka şehirlerde de eşzamanlı olarak gerçekleşti. Geçen aylarda “Bildiğimiz İnternetin Sonu mu Geldi?” diye sorarken, bu ay “bildiğimiz barınma biçimlerinin sonuna mı geldik?” diyebilirim. Artık yenilenen değil, ama yeniden kurulacak bir barınma modeli belki kentler için bir çıkış noktası olacak, eğer kitleselleşen bu hareketler, bir dönüşüm başlatacaksa. Bu dönüşüm, David Harvey’in Marx’a referans vererek dediği gibi kendimizi de dönüştürecektir.

Bu kitleselleşme kullanıcının, kentlinin her katmanda sürece dahil olmasını getirir. Kitleselleşme ile beraber gelen dönüşüm tek taraflı olmayacaktır; önce dünyayı dönüştürdüğümüzü sanacağız, sonra da aslında kendimizi dönüştürdüğümüzü fark edeceğiz.

Eylemin sonuna doğru mahallemize geri dönüyoruz. Alman polisinin kapattığı yollardan evimize ulaşmaya çalışırken, elimizdeki pankartlarla eylemdaşlarımızı, komşularımızı görüyoruz. Garip bir aidiyet duygusu; hem iyi hissettiren hem de gereksiz samimiyetten kaçınan enteresan bir hissiyat.

Yazıyı, nerede olursak olalım “ev kira ama semt bizim” diyerek bitireyim. Türkiye’nin ilk kiracı hareketini dinlemek isterseniz Yaşar Adanalı’nın katıldığı Metropolitika programını dinleyebilir, Düzce Umut Atölyesi’nin çalışmalarına ve Kiracıyız Biz’e bakabilirsiniz.

{fotoğraflar: Yelta Köm izniyle}

Berlin, Berlin Notları, ev, eylem, kent hakkı, kira, konut, Yelta Köm