Berlin Notları #14

Son dönemde Berlin, iyice Türkiye’nin şehirlerinden biri gibi oldu. Ünlü YouTuber’lar gelip burada video çekiyor, klipler Berlin’de geçiyor. Her videoda Kreuzberg yeniden anlatılıyor ve her Berlin videosunun vazgeçilmezi “abilerin abisi baba Killa Hakan”* ile iki kelime de olsa muhabbet ediliyor.

Peki son yıllardaki bu Berlin sevdası nereden geliyor? Giderek artan göçün buna katkısı şüphesiz büyük; önceki Berlin Notları’nda yeni gelen kitleden az çok bahsetmiştim. Kişisel gözlemime göre, çoğunluğu bilgi teknolojileri ve yaratıcı endüstrilerin içinden gelen bu kitle, çevrimiçi gruplarda bir araya geliyor ve yeni kuşak bir göçmen topluluğunu temsil ediyor. Buna “yeni dalga” denildiğini duymuşsunuzdur. Yeni dalganın, Berlin’in Türkiye’deki popülerliğini artırdığı bir gerçek ama sebep sadece bu değil. Berlin son yıllarda, sadece Türkiye şehirlerinin değil, Avrupa şehirlerinin de en çekicilerinden biri; her sene dünyanın dört bir yanından insanın akın akın geldiği, herkese var olma şansı veren, duru bir şehir.

Berlin Duvarı üzerinde insanlar,
9 Kasım 1989, Brandenburg Kapısı yakınları. “Achtung! Sie verlassen jetzt West-Berlin” [Dikkat! Şimdi Batı Berlin’den ayrılıyorsunuz] tabelasındaki
“şimdi” kelimesinin üzerine
“Wie denn?” [Nasıl?] yazılmış,
fotoğraf: Sue Ream,
kaynak: Wikimedia Commons

Güzelliğinin çirkinliğinde saklı olduğu bu tuhaf şehrin ilham verici yanları hayli az, ama bir yandan da insanın hafızasını sürekli yenileyen, özellikle geleni geldiği yerden koparmayan durumları ısrarla tekrar ediyor. Gelen herkes bu griliğin içinde kendine dair bir ton bulabildiği için belki, sıkıntılı bir tanıdıklık hissi yaratıyor. Farklı geçmişlerin ortaklaştığı bir şehir Berlin, İtalya’dan da gelseniz, Arjantin’den de gelseniz bir tonunu yakalıyorsunuz Berlin’in. Renk skalasının içindeki beyazdan siyaha doğru giden tonların arasında kimi zaman alçak, kimi zaman yüksek duvarlar yok değil. Kültürlerin bir araya gelip, mozaik olma meselesi çoğu zaman resme renk katmak için atılmış bir katman olarak kalıyor. Otuz senedir olmayan duvarın ikiye böldüğü hayatlar, insanlar, ilişkiler bugün yok, ama bugün yeni duvarları var Berlin’in; hem de tahmin edilemeyecek şekilde örülmüş olanlar.

Turistlere satmak için
Berlin Duvarı’nın kalıntılarını toplayan göçmen çocuklar, 1990, Kreuzberg,
kaynak: DiasporaTürk

Geçtiğimiz hafta Berlin’de bir okuma performansına gittim. Dilşad Budak-Sarıoğlu’nun otobiyografik eserinden uyarlanan Türkland performansı, bu yeni duvarlardan bir kısmının kurulma biçimlerini bana düşündürttü. Yazar, ailesiyle kaçarak terk ettiği Türkiye’ye yıllar sonra âşık olup dönüyor ve düğün gününde kendisini parçası hissettiği iki kültürün ve dayatılan geleneklerin içinde kendisinin nasıl pozisyon aldığına dair bir düşünce akışına giriyor. Bu düşünce akışını da sahnede İrem Aydın’ın yönetiminde, Ilgıt Uçum ile beraber seyirciye aktarıyor. Performansı Berlin’de çoğunluğu Türkiyeli bir kitle ile izledik, metnin içeriğinden Almanya’ya değil de Türkiye’ye yazıldığı belliydi. Türkiye’deki herkesin tanış olduğu “Almancı”nın hikâyesini çok iyi dile getiren metin, bunu yaparken tüm ezbere klişeleri iğneliyor, kaçıncı nesil olursa olsun “göçmen”in göçmen olduğunu söylüyordu. Göçmenin göçmen olduğu gerçeği çoğu zaman yeni gelenler tarafından unutulan bir olgu, hatta kimi zaman kendini üstte görmeye kadar varan bir durum. Bu eğitimli, şehirli yeni kitle bir şekilde başka bir göçmen sınıfına ait olduğunu düşünse de, göç herkesi eşitleyen bir travma. Bazı yerlerde kolaylıklar ya da ayrıcalıklar olsa da, bunların bir kısmı daha önce gelenlerin kurduğu alt yapıların, çektikleri dertlerin sağladığı kolaylık.

Türkland, afiş

Türkland’da bu dertler çok duru şekilde ortaya konuyor; bunlarla beraber Solingen’den de bahsediliyor, Sivas’tan da. Alman eğitim sisteminin tüm sekmeleri anlatılıp, göçmen çocuklarının maruz kaldığı ayrımcılıklardan bahsediliyor. Benim kendime en yakın gördüğüm başlıklardan biri göçmen hastalıkları idi, yazarın taz’a verdiği röportajın başlığı şu: “Kendinde Tükenme Hakkı Görmemiş Nesillerin Evlatlarıyız.” İnsanın kendi yurdu olmayan bir yerde kalma mücadelesinin sonucunda gelen tükenmişlik sendromundan bahsediyor; farkında olmadan yüzleşilemeyen travmaların sonucu. Yazarın deyimiyle, ailelerin geçirdiği zorluklardan sonra kendilerine hak görülmeyen bir durum tükenmek; ben bununla beraber bu ülkede kalabilmek için, iyi göçmen olabilmek için de görülmeyen bir hak olduğunu düşünüyorum tükenmenin. Toplum içinde kendini ispat etme çabasının yaptığı gizli baskı, kendine dair acımasız kılıyor insanı, hele bir de zaten maça yenik başlamışken işler iyice zorlaşıyor.

2006 yazında Berlin-Neukölln’deki
Dünya Kupası sırasında asılmış
ev yapımı Alman-Türk bayrağı,
fotoğraf: Rainer Zenz,
kaynak: Wikimedia Commons

Performans, bir Entropi Sahne prodüksiyonu ve Berlin İstanbul arası kültür platformu Maviblau ile işbirliği içinde gerçekleştiriliyor. Türkçe ve Almanca dillerinde ve bu iki dilde üst yazıyla sahneleniyor. Gösteri tarihleri değişiyor, ama sosyal medya hesaplarından bir sonrakini öğrenmek mümkün. Türkiye’de yaşayan çoğu kişinin en azından bir tanıdığının olduğu, ama hiçbir zaman da tam anlamıyla ziyaret etmediği Türkland’ı, daha yakından tanımak ve hikâyeleri sorgulamak için iyi bir fırsat. İki Berlin’i ayıran duvarı biliyoruz, fiziksel olarak konumlarını anlıyoruz, oysa Türkland’ı çevreleyen duvarlar hem değişken hem de görünmez; onları anlamak için daha vaktimiz var gibi.

Berlin 2. Dünya Savaşı sonrası
Potsdamer Platz, fotoğraf: Michael M. Dean (Canada. Dept. of National Defence/Ministère de la défense nationale), kaynak: Wikimedia Commons

Berlin notlarına başlayalı tam üç sene oldu; bu sürede aldığım geri dönüşler ve verdiğim aralardan sonra, Manifold’da daha sıklıkla Berlin’den bahsetmeye karar verdim. Senelerdir ne olduğunu anlayamadığım ama bir şekilde çocukluğumdan beri sevdiğim bu şehir, belki benim “memleket neresi?” soruma cevapları barındırdığı için bu kadar çekici. Uzun zamandır Berlin’in şehir gibi şehir olmadığından, insanın aylak aylak dolaşası bile gelmediğinden, sürprizi az olduğundan şikâyet edip duruyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neredeyse tamamen yeniden inşa edilmiş bir şehir dokusunda kafamdaki hazır örneklerin, kentsel durumların karşılığını bulmam tabii ki çok zor, belki de bu yüzden çok tanıdık bir yabancı gibi Berlin ve ondan öğrenecek bir hayli çok şey var.

Berlin, fotoğraf: Thomas Wolf, 2012,
kaynak: Wikimedia Commons

2012 yılında, Berlin Eyaleti Başbakanı Klaus Wowereit şehir için “yoksul ama seksi” demiş, sonrasında da bitirilemeyen havaalanından ötürü “yoksul ama beceriksiz” diye dalga konusu olmuştu. Son yıllarda olan ise, Berlin’in çekici hâle gelmesiyle yoksullukla zenginlik arasındaki uçurumun iyice açılması oldu. Benzer zevk ve harcama alışkanlıkları olan yaratıcı sektör ve bilgi teknolojileri sektörünün şehirde kalabalıklaşması, bu makası açan etkenlerden biri. Bu kazan önümüzdeki yıllarda daha çok kaynayacak, baksanıza Elon Musk bile yeni Tesla fabrikasını Berlin’de kuracağını söyledi. Sadece Türkiyeli YouTuber’ların değil, herkesin ilgisi buraya kaymış durumda. Vakti zamanında Cohen’in dediği gibi belki, hiç beklenmedik şekilde.

First we take Manhattan, then we take Berlin.

* Killa Hakan’ın “Fight Kulüp” şarkısından Ben Fero repliği; eğer Ben Fero kim diyorsanız, Özgün Çağlar’ın şahane yazısı size rehberlik etsin.

Berlin, Berlin Notları, Yelta Köm