İşgal İşleri Başkanlığı
Bir kara kutunun içindeyim, bir toz tanesinden hâllice geçirdiğim bir hayatım var. Bir oraya bir buraya süzülürken kimi zaman dijitalleşen bedenim beni yoruyor, fiziki varlığımdan vazgeçmek üzereyim. Hem kimin ihtiyacı var ki bir bedene, ben zaten ‘göründüğüm’ gibi değil miyim? 
—Amara Sabatsız, İşgal İşleri Başkanlığı

Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru giderken, Tunusbağı’ndan sonra Karacaahmet gelir. Karacaahmet, şehrin nekropolisi olmaya aday, arkadaş arasında şakalara konu olur bu özelliği. “Burada yaşayandan çok ölü var.” Kimi zaman, yakınlarını kaybeden insanları görürsünüz; senkronize bir şekilde toprak atarlar mezarlara definden sonra. Peki neden toprakla bütünleşir insanın bedeni? Ya da kimi zaman havaya karışır küllerle beraber? Bunun kültürel bir mesele olduğu açık ve insanın doğayla birleşme isteğinin bir son adımı.

Kültür şüphesiz birbirimize taşıdığımız, ektiğimiz, yanılsamalarını biriktirdiğimiz bir fenomen olarak hayatımızın ortasında yer alıyor. İnternet öncesi çağda, kültürel etkileşim şüphesiz bu kadar yoğun değildi; daha yavaştı ama belirgin olmadığını da söylemek zor. Hele daha da eskiye baktığımızda, gerçekten etkileşim olmadan da yakın örneklerin, hikâyelerin aynı insanlık nehrinden aktığını görebiliyoruz. Berlin Bode Müzesi’nde şu an açık olan sergilerden biri bu meselenin üzerine yoğunlaşıyor. Beyond Compare [Karşılaştırılamaz] adlı* sergi, Afrika’dan gelen sanat eserlerini belli ana başlıklar etrafında Avrupa’dan örneklerle eşleştirip beraber sergiliyor.

Solda: “Putto mit Tamburin”,
Donatello, 1429, Staatliche Museen zu Berlin, Skulpturensammlung und
Museum für Byzantinische Kunst ve
sağda: “Weibliche Figur”, Königreich Benin, 17. veya 18. yüzyıl, Staatliche Museen
zu Berlin, Ethnologisches Museum,
kaynak: SBM blogu
Solda: “Chibinda Ilunga”, Angola Chokwe, 19. yüzyıl, Staatliche Museen zu Berlin, Ethnologisches Museum ve
sağda: “Christus im Elend”,
Hans Leinberger, yaklaşık 1525, Skulpturensammlung und Museum
für Byzantinische Kunst,
kaynak: SBM blogu
 

Temalar içinde gruplanmış nesneler, sergi içinde insana köken ve öze ilişkin sorular sorduruyor. Bununla beraber, gerçekten deneysel bir kompozisyonla izleyiciyi meraklandırıyor. Ne var ki bu nesnelerin bir araya gelişinin ilginçliği, yine de daha eleştirel bir bakış açısıyla cehenneme giden iyi niyet taşlarından diye düşünülebilir. Çünkü ikilik [duality] aslında bir yerden sonra çıkmaz bir noktaya götürebiliyor meseleleri, üstelik bu kadar ‘beyaz’ bir müzede daha da tartışmalı bir platform ortaya çıkarabiliyor.

Sadece ikili karşılaştırmalar değil; çoklu karşılaşmalar, sıkışmalar, çoğalmalar aslında kültürü var eden. Bu var olmanın tekliğe ve rutine göre daha etkili ve yaşanılabilir olduğu bir gerçek. Belki o yüzden dayanıyoruz ‘beş benzemez’in muhalefetinin söylediklerine. O kalabalıkla beraber bedenimiz nasıl bir törenle topluma katılıyorsa, aynı törenle toplumdan ayrılıyor. Gelirken ve giderken içinden geçtiğimiz bu seremoniler bugün dijital bedenlerimiz için de yeni mecralarda vücut buluyor.

Daha doğmamış bebeklere açılan sosyal medya hesapları ve e-posta uygulamalarının siz öldükten sonra hesabınıza ne olacağına dair soruları bunların parçası. Seneler önce, daha kişisel veri konusu, yüz tanıma algoritmaları çok da popüler değilken bir arkadaşım çocuğunun fotoğraflarının sosyal medyada hiçbir şekilde yer almamasını yaklaşık olarak şöyle gerekçelendiriyordu: “Bu onun bedeni, onun yüzü onun verisi, ya yıllar sonra çıkıp aslında bu ortamın hiç parçası olmadığını söylerse, ne olacak? Onun bedeni üzerinde benim hakkım yok.”

Amacım burada hiç bilmediğim bir ebeveyn diskuruna girmek değil, daha çok beden ve kişisel veri ilişkisinin birlikteliği. Bugün artık Karacaahmet’te üzerinize senkronize bir şekilde toprak atıldıktan sonra silinmiyorsunuz dünyadan; toprağın altındaki bedeniniz varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu veri paylaşımını kimi zaman isteyerek kimi zaman farkında olmadan yaptığımız bir gerçek, özellikle minik puntolarla yazılmış kullanım şartları bundan bir hayli faydalanıyor. 2007 yılında Burak Arıkan “Terms & Conditions” işinde internet servislerin kullanım şartları ve gizlilik metinlerinden, kullanıcı haklarının teslim edildiği yerlerden bir seçki oluşturup bunları özel bir font ile yeniden yazmıştı. İşin bugünün dijital farkındalık trendine göre hayli öncü olduğu söylenebilir.

Burak Arıkan, “Terms & Conditions”, 2007, kaynak: Burak Arıkan

Uygulama ve paylaşım servislerin çoğalması bu metinlerin detaylarının önemini daha çok ortaya çıkardı “Terms of Service; Didn’t Read” adlı Firefox eklentisi, sitelerin kullanım anlaşmalarını anlaşılabilir grafiklerle kullanıcıya anlatmaya çalışıyor. Kendilerinin mottosu ise şu: “‘Kullanım şartlarını okudum ve kabul ediyorum.’ İnternetin en büyük yalanı. Bunu düzeltmeyi amaçlıyoruz.”

Bu durum bir şekilde yola girse bile, imgenin bizi peşine düşürdüğü gelecek tahayyüllerimize ne olacak? Geçtiğimiz haftalarda herkes bir anda otuz, kırk sene ötesine gitti. Güncellemesi yayımlanan ve dünya genelinde viral olan FaceApp uygulamasının başarılı yaşlandırma efektiyle herkes birbirinin yıllar sonraki hâlini görmüş oldu. Hafızamızı sürekli taarruz altında bırakan görsel medya, artık geleceğe dair görülerimize de bulaşmaya başladı. Uygulama, veri ve kullanıcı hakları konusunda bir hayli tartışıldı, ama benim derdim ve sorum bunların dışında. Benim tahayyülümü işgal etme hakkını size kim verdi? Sadece bu servis değil tabii, tüm imge dünyama karşı kurulmuş İşgal İşleri Başkanlığı’na tüm tepkim.

Berlin, fotoğraf: Yelta Köm.
Bir de büyük verinin parçası olmak var tabii bu meselenin içinde, ama yazı yetmedi
o konuya girmek için.

Ron Burnett’in İmgeler Nasıl Düşünür? kitabında dediği gibi: “İmgeler etkileşimi, insanları ve paylaştıkları ortamları şekillendiren ara yüzlerdir.” Geleceğe dair merak şüphesiz herkeste var, bu uygulamaları kullanmak, neye benzeyeceğimizi görmek istememiz o yüzden. Ama şimdi yaşlanmaya gerek kaldı mı gerçekten? Dijital suretimiz bunun bir olasılığını gösterdi bize çoktan, hem de hoyratça. Bu hoyratlık yüzünden makinelerin düşünde avuntular arıyoruz kendimize. Geçen sene “Selfie’den Sonra”yı “Gitgide öndeki biz de önemsiz kalacağız belki ve arkada yorumlanacak imgeler birikecek. Her selfie bir kullanıcı daha eksiltecek. Tam da çokluğun yaptığı şey bu: Anonimleşecek yüzlerimiz.” diye bitirmişim. Bugün fark ediyorum ki eksilttiğimiz şey ise hem reel hem de muhayyel kendimiz. Bu yeni imge dünyası bizi, kenti, ortamımızı şekillendiriyor. Kimi zaman direniş noktaları ortaya çıksa da insan bedenine tahakküm eden bu dijital yük, bir toz tabakası gibi görünmez şekilde vücudu kaplıyor ya da Instagram’daki bir yüz maskesi gibi.

Anonimleşen yüzlerimiz artık yapay zekânın içinde, olmayan insanların yüzlerini oluşturuyor. “This Person Does Not Exist” isimli projede, yapay zekâ algoritmaları gerçeğe hayli yakın suretler oluşturuyor; bu sitede gördüğünüz kimse gerçek değil, ama varlar, orada hayatlarına devam edebilirler.

This Person Does Not Exist”ten yüzler

Bugünlerde yapay zekânın yoldaşlığı ile olmayan geleceklere dair olmayan hayalleri izleyebiliyoruz. Bu ‘hayal imgelerin’ içinde, farkında olmadan kabullendiğimiz işbirliği ilkesini hiç düşünmüyoruz. Oysa John Berger’in dediği gibi, ressam ile modeli arasındaki işbirliğini anlamak resmi çözmeye anlamaya yardım etmez mi? Resmeden kadar resmedilen de parçasıdır resmin. Kevin Lynch’in kent imgesi için sözünü ettiği, “kentlinin izleyici olarak kent imgesinin bir parçası, değiştiricisi olmasını” da buna benzetiyorum. Ama bugün bu dijital imge taarruzunda ben işbirliğine şüphe ile yaklaşıyorum. Geleceğin işgalci imgeleriyle hafızaları doldurmak yerine “bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemi” değil mi, yine John Berger’in dediği gibi.

Belki de tüm bu duruma, Jakuzi’den bir cevap gerekiyor:

Umarım burada tozum bile kalmaz 
Umarım beni kimse hatırlamaz

* Serginin Almanca ismi Unvergleichlich de “karşılaştırılamaz” anlamına geliyor.

dijital kültür, imge, sosyal medya, Yelta Köm