Konum Atsana!

Günümüzde mobil aplikasyonlar sağ olsun, hepimiz konumumuzu paylaşmaya çok hevesliyiz. Dünya üzerindeki koordinatlarımızı saniyeler için bir başkasıyla tam tamına paylaşabiliyoruz. Konum paylaşma sosyalleşmenin bir parçası, geliyorum demenin ya da ben buradayım demenin bir yolu aslında. Adres tarif etmek zorunda da kalmıyor insan, çünkü formül basit: “Dur konum atıyorum.”

Coğrafi bilgi, harita üzerindeki konum teknolojisi şüphesiz savaş, fetih benzeri merakların sonucu bugün bu kadar gelişmiş durumda. Toprağa bağlı olan bu bilgi temsil araçlarıyla manipülasyona rahatça dönüşebiliyor.

Televizyon kanallarında ya da gazetelerde haritanın gücünü hâlâ görebilirsiniz: Hayali bir harita bile insanların gitmedikleri, gitmeyi düşünmedikleri topraklar üzerine tutkularını yansıtabiliyor. Sınırına hiç basmadığınız ülkeniz bir anda gözünüzde değerlenir çünkü haritalanmış bilgi görselleşmiş, bir anlamda katılaşmıştır artık.

Dünya temsillerinin farklı projeksiyonlarda ne kadar farklı göründüğü bir gerçek, Batı merkezli kolonyal düşüncenin perspektifinde tahayyül edilen dünya birçoğumuzun gözünde aynı oranlara sahip. İlkokuldan beri alıştığımız Mercator projeksiyonunu baz alan dünya haritası ülkelerin boyutları hakkında büyük hatalara sahip, The True Size adlı web sitesi ülkelerin gerçek büyüklüklerini karşılaştırmanıza yarıyor. Şüphesiz küremsi bir hacmi olan dünyayı kâğıt üzerine en adil şekilde açmak bir matematik meselesi ama imkânsız değil, yıllardır bunun denemelerini yapan birçok farklı model de ortaya çıkmış. Tevfik Uyar’ın bu konuda yazdığı detaylı metin meraklılara iyi gelebilir.

Benim daha çok aklıma takılan, bizi haritalara bu kadar inandıranın ne olduğu. Harita olsun, kuşbakışı görünüşler olsun neden bu kadar kolay aklımızı çeliyor? Neden harita üzerinde gördüğümüz zaman inanasımız geliyor hemen? Bunun gerçekliğin dışında, zemininden kopmuş bir temsil olması mı bizi kandırıyor? Sınırları görme, dünya üzerindeki yerini belirleme isteği bana daha çok mülkiyet ile ilişkili gibi geliyor.

Bir yere sahip olma, sınırlarını çizme… Kısacası özel mülkiyet. Düşünsenize, Avrupalılar Amerika’ya ilk ayak bastıklarında yerlilere özel mülkiyeti aşılamaya çalışıyorlar. Oysa yerlilerin mantığı hayli sade, onlar doğanın bir parçası, neden herkesin kendisine ait bir alanı olsun? Herkes bir arada yaşıyor. Ne yazık ki Batılı beyaz adamın düşünme dünyası bizim gezegenle ilişkimizi koparmak üzerine kurulu çoğu zaman, hem de sadece geçmişte değil bugün de form değiştirerek başka şekillerde.

Bugün artık mahalle mahalle, ev ev her bilgi işleniyor, internete düşüyor. Google’ın sokak görüntüsü servisini bilirsiniz, bugüne kadar gittiğim şehirlerde çoğunlukla her binayı görmek mümkündü ama Berlin’de işler öyle değil. Bu konuyla doğrudan ilgisi olmasa da Google’ın bugünlerde Berlin’le başı dertte sayılır, kentte Kreuzberg’in kalbine açacakları Google Campus Berlinliler tarafından istenmiyor. Bu itiraz bir hayli de haklı: Son yıllarda gittikçe artan ev sorunu ve yaşam pahalılığı Google geldikten sonra daha da artacak, Berlinliler yerlerinden olacak.

Street View’a geri dönecek olursam, yukarıda gördüğünüz Berlin’de oturduğum ev. Neden böyle göründüğünün sebebi Verpixelungsrecht [piksellenme hakkı]. Almanya genelinde yaklaşık 240.000 lokasyonda olan bir durum bu, beraberinde birçok tartışma getirse de kişisel verilerin korunması kapsamında değerlendiriliyor. Karşı argümanların en öne çıkanı şu: “Sonuçta kamusal alan değil mi?” Siz fiziksel olarak içinde bulundukça kamusal olan, rakamlarla işlenip dataya dönüştüğünde artık başka bir şey oluyor. Facebook sayesinde şüphesiz herkes yüz tanıma teknolojisinin ne kadar geliştiğinin farkındadır, sizin bile iki kere görüp hatırlayamadığınız suretleri Facebook hemen hatırlıyor. Bu hoşumuza gidiyor, çoğu zaman etiketlemeyi kolaylaştırıyor; “ne güzel servis” diyoruz. Piksellenme hakkı hakkında ufak bir Google araması yaptığınızda şöyle tepkiler görüyorsunuz: “240.000 tane idiot yüzünden, bu kadar güzel bir servisi kullanamıyoruz.” Siz bu güzel servisleri bedava mı sandınız? Her şeyi veriyle ödüyoruz.*

Mesela Google Vision projesi sadece suretleri değil imgeleri tarayarak başka çıkarımlar yapmaya yarıyor. Örneklenecek olursa, makine gücü ve yapay zekâyla Google sokak görüntülerinden tüm imgeleri işleyip, hangi sokakta hangi marka arabanın daha çok olduğu ve bunun üzerinden mahalle mahalle kabaca bir gelir tablosu çıkarabilir. Ne güzel bir servis değil mi?

Piksellenme hakkı burada önem kazanıyor. Şüphesiz bu dediklerimin hepsi insan gücüyle, sokak sokak gezerek de yapılabilir ama yine de servis bir aşama daha ekliyor.

Devletler ise, kamusal olanın ne olduğu konusunda çok daha deneyimli oldukları için, gerçekten kamusal olanın risklerinin çok farkında. İki sene önce Çiğdem, New York’da gittiği bir sergiden bir kart yollamıştı. Kişisel verilerimizi nasıl koruyacağımızı anlatan, The Glass Room - Looking Into Your Online Life isimli sergiden gelen kartpostalın üzerinde piksellenmiş bir hava fotoğrafı vardı. Hollanda hükümeti, WikiLeaks sonrasında nükleer silah sakladığı öne sürülen Volkel hava üssünün kamusal uydu imgelerinden kaldırılmasını talep etmişti. Bugün alan gözüküyor, ama geçmişe doğru gidince aşağıdaki imge çıkıyor karşımıza.

Savaş meselesinin tekrar karşımıza çıkmasına şaşırmamak gerek. Harita ve iktidar ilişkisi yüzyıllardır süregelen bir birliktelik. Mimarinin ve harita yapmanın gücü sadece bir arayüz. Bugün başka araçlarda, başka temsillerde karşımıza çıkıyor.

Şüphesiz bu konunun ucu bucağı yok, ama başka bir dünya hayali başka bir haritadan geçiyor olabilir. Siz yine de konum atın, dünyadaki yerimiz önemli. Ama şunu akılda tutmak gerek: Sokakta gördüğümüz ekranda gördüğümüzden daha gerçek, en azından şimdilik.

* Kişisel verisini korumak isteyen ama ne yapacağını tam bilemeyenler için: Data Detox

harita, haritalama, mülk, mülkiyet, sınır, yapay zekâ, Yelta Köm