Yaz Bitti

0.

Bu metni sadece fotoğraflara bırakmak istedim aslında, ama yine çenem düştü. Berlin’den yazdan kalma bir günden.

1.

Yazmaya başladığımda yazın son günü çoktan geçmişti, mutfaktan Nazan Öncel yükseliyordu: “Erkekler de yanar, hem de nasıl yanar.” Buram buram 90’lar nostaljisi… Benim jenerasyonumdaki çoğu insanın —çocukluğunu geçirmişliğinden olsa gerek— en muhteşem dönem olarak hatırladığı 90’lar, ama her zaman beterin beteri var işte.

Yaşıtlarımın hepsi başka yerlerde yazın son gününü bekliyor şimdi, kitlesel olarak ise son yazımızı 90’larda bıraktık herhalde. Şimdilerde YouTube olsun diğer mecralar olsun, geçmişimizi yad edip, çocukken dinlediğimiz şarkıları tavaf ediyoruz. Berlin ise 90’lara sıkışmış hâlde yaşıyor: Sokaklar, insanların giyimleri, teknoloji karşıtı sessiz ama etkili akım bunların hepsinin yansıması. Çoğu kez, zaman sanki iki metro durağının arasına sıkışmış ve bürokrasi dahil tüm sistemler 90’lı yıllara ait bir aralıkta çalışıyormuş gibi geliyor.

Bu uçsuz bucaksız zamansızlık hâlinin getirdiği bir rahatlık da var şüphesiz, her şey yerli yerinde daima. Zihnimde Berlin’e dair bir şehir imgesi canlandırmak istediğimde hep zorlanıyorum; tek kelimeyle çirkin iki kelimeyle beklenmedik sürprizli diyebilirim. Çirkinliğin burada kimi zaman avantaja döndüğünü söylemek de mümkün. Berlin’in şehir olarak bir beklentisi yok: Kendisi duruyor talep etmeden, yaşayanını yormadan var oluyor. Şehir insanlarını koşturmuyor ya da başka kalıplara sokmuyor; yalınlaştırıyor. Bir metropolün bu kadar kuvvetli bir şekilde yalınlaştırması belki etkiliyor herkesi.

Berlin sokaklarında flâneur olmak neredeyse imkânsız. Yoğunluktan değil, yalınlıktan ve kimi zaman tekdüzelikten. Şehrin verdiği bir aylaklık anı yok ama bu boşluğundan, davetsizliğinden. Bu yalınlık kimi zaman bambaşka şekillerde etkiliyor insanı. Bu yaz Berlin’in en uzun en sıcak yazlarından biriydi. Marketlerde, online dükkânlarda vantilatörler tükendi, Almanya genelinde sıcaklık kimsenin beklemediği noktalara geldi. Malum denizin de olmadığı şehirde göller en popüler yerlere dönüştü.

Berlin göllerini geçen sene keşfetmeye başlamıştım. Çocukluğumda Wannsee sadece büyükbabam ile babaannemin beni gezdirmek için götürdüğü bir mekândı. Gölü de yüzmek için ya da bir dinlenme alanı ve mesire mekânı olarak anlamamıştım. Geçtiğimiz sene yavaş yavaş keşfederken, bu talepsiz çirkin şehrin “metropol” normlarına dahil olmayan şeyler vadettiğini anlamaya başladım. Sonu olmayan bir aylaklık imkânı, açık havada. Kafamdaki aylaklık hep şehir hayatı ile kesiştiği için, kırsala ya da doğaya dair olanı nedense es geçiyordum.

Krumme Lanke gölünde başlayan yaz, farklı göllerle devam etti. Çimenin üzerinden, çamura dönen toprağa basıp giriyorsun göle. Tatlı su çok kaldırmıyor. Deniz suyu gibi değil yorucu, ama dört bir yanda ağaçlar var. Herkes suyun içinde dilediği şekilde. Doğa ile kurduğun ilişki değişiyor: Parçası olduğunu hissedip aslında şehre karışıyor, mahremini unutuyorsun. Varlığını bile düşünmüyor insan neredeyse; herkes kendi yaşamının kıyısında. Tekil göllere ek olarak, arkadaşlarımız Kemal ve Erman’ın motorlu botu ile Berlin’in su yollarını keşfetmeye başladık. Şehir bambaşka noktalardan bambaşka deneyimler sunuyordu. Kafamdaki Berlin o seyahatlerden sonra çok değişti: Berlin, kimsenin tahmin etmediği bir su şehri. Üsküdar çocuğu olarak o “Boğaz’da yüzülen yıllar” nostaljisine yetişemedim, ama İstanbul’da su ile ilişkim hiç buradaki gibi olmadı.

Bu kısa metnin sonunu uzun uzun fotoğraflarla bitirmek istiyorum, Berlin’den suyun içinden. Yazdan kalma bir günden…

{fotoğraflar: Yelta Köm}

Berlin, kent, şehir, yaz, Yelta Köm