Taylor Sheridan’ın
yazıp yönettiği
Wind River’dan kare,
kaynak: IMDb
Peyderpey
Wind River

Karlarla kaplı bir dünya, kurbanlarına yaklaşan yırtıcılar ve onları beklenmedik bir şekilde durduran bir avcı. Filmin geri kalanında neler olacağına dair çok güçlü ipuçları veren bu sahne ile açılıyor Hell or High Water’ı izledikten sonra merakla beklemeye başladığım Wind River. Ben beklerken, Taylor Sheridan’ın yazıp yönettiği film geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard kategorisinde en iyi yönetmen ödülü kazandı ve uzun bir bekleyiş sonrası Ağustos ayında ABD’de gösterime girdi.

Sheridan aslında Sons of Anarchy ve Veronica Mars dizilerinden aşina olduğumuz bir yüz. Daha önce hiç senaryo yazmamışken geçtiğimiz birkaç yıl içinde yazdığı Sicario (2015) ve Hell or High Water (2016) ile hem Hollywood’un hem de benim kişisel gündemime hızlı bir giriş yaptı. Filmi heyecanla beklememin asıl sebebi Sheridan’ın kendi senaryosunu nasıl çekeceği konusundaki merakımdı. Bu bakımdan Wind River Amerika’nın anlatılmayan hikâyelerine ışık tutan yazarın, yönetmen olarak öykülerini nasıl tahayyül ettiğini resmediyor. Diğer bir deyişle, yazarın hikâyesini onun gözünden görebiliyoruz bu kez. Söz konusu deneyim benim için Sheridan’ın kalemi kadar kamerasının da güçlü olduğunun kanıtı oldu.

Genç bir kızın cesedinin bulunması ile beraber filme adını veren Wyoming’deki Wind River rezervasyonunda başlıyor hikâye. Amerikan yerlilerinin yaşadığı rezervasyonlar, Amerika Birleşik Devletleri kurulurken yerlilere ayrılan özel bölgeler. Aslında pek çoğu içlerinde barındırdıkları kabilelerin orijinal yurdu değil. Beyaz yerleşimcilerle olan savaşlar, alışverişler ve anlaşmalar sonucunda rezervasyon sınırları belirlenmiş. Çoğu rezervasyon doğa şartlarının zorlu, toprağın verimsiz olduğu alanlarda kalmış. Hukuki olarak özel bir statüde oldukları için devletle karmaşık bir ilişkisi var bu birimlerin. Sahip oldukları özerklik nedeniyle, yer aldıkları eyaletler bazı konularda rezervasyonlara müdahalede bulunamıyor. Örneğin kumar kanunlarının sıkı olduğu eyaletlerde, söz konusu rezervasyonlarda her şeye rağmen kumarhaneler çalışabiliyor. Ayrıca, rezervasyon bölgelerini içine alan yerel yönetimlerin polisi rezervasyonda yetki sahibi değil. Bu nedenle rezervasyonun kendine özgü polis kuvvetleri oluyor. Onların çözemediği daha büyük bir sorun olduğunda ise olaya FBI dahil oluyor. Yani idari anlamda rezervasyonlar, içlerinde yer aldıkları eyaletlere değil, federal devlete bağlılar.*

Zorlu yaşam koşulları, çetrefilli bir özerklik ve devletle problemli ilişki bir araya gelince suç oranları yükselirken, davaların çözülme oranları düşük oluyor. FBI ajanı Jane (Elizabeth Olsen) ve Balıkçılık ve Vahşi Yaşam Bürosu iz sürücülerinden Cory (Jeremy Renner), bunu bilerek Natalie’nin (Kelsey Chow) katilinin peşine düşüyorlar. Biz de zamanla Natalie’nin ilk kurban olmadığını ve faillerin kolay kolay yakalanamadığını anlıyoruz.

Wind River (2017), Elizabeth Olsen
ve Jeremy Renner, Graham Greene,
Hugh Dillon ve Elizabeth Olsen,
kaynak: IMDb

Kadına karşı şiddet Wind River gibi rezervasyonlarda çözülemeyen bir problem hâlini almış durumda. Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yerli kadınlar benzer şekillerde mağdur oluyorlar. 2012’deki verilere göre Amerika Birleşik Devletleri’nde her üç yerli kadından biri cinsel saldırı veya cinsel saldırıya teşebbüse maruz kalıyor. Bu konuyla ilgili Christine Welsh’in 2006’da çektiği Finding Dawn, Kanada’da kaybolan ve öldürülen kadınların izini sürüyordu. Sarah Spiller’in Al Jazeera için çektiği belgesel Canada’s Lost Women da devam eden şiddeti ve devlet görevlilerinin bu şiddeti sonlandırmakta yetersiz kalışlarını işliyor. Sosyal problemleri tespit etmekte özel bir yeteneği olan Sheridan ise aynı konuya kurgusal bir perspektiften bakmış.

Aslında film, Sicario ve Hell or High Water senaryoları Akademi Ödülleri’ne aday olan eski oyuncu Sheridan’ın ilk yönetmenlik denemesi değil. Sheridan, 2011’de Eric Beck ve Rob Kowsaluk’un yazdığı korku filmi Vile ile daha önce yönetmen koltuğuna oturmuştu. Fakat Wind River, Sheridan’ın hem yazıp hem yönettiği ilk film olarak yönetmenin film dünyasında nasıl bir yer edineceğine dair önemli ipuçları veriyor. Birkaç kısa an haricinde oyunculuk performansları ile sinematografi ortalamanın üstünde bir kalitede seyrediyor. Yönetmenin bazı stilistik tercihleri, aksiyon sevmeyenlere cazip gelmeyebilir ama filmin genelinde göze batan çok büyük bir teknik sorun yok. En önemlisi film, “Ne kadar zaman kaldı?” diyerek saate baktırmıyor. Ritmini hiç kaybetmiyor. Doğayı, onunla barış içinde olanı, barış içinde olmasına müsaade edilmeyeni ve ait olmadığı yerde olup oranın düzenine zarar vereni, anlık hiddetin bile silmediği bir dinginlikle anlatıyor. Karda takip sahneleri ve tadını kaçırmak istemediğim için ayrıntı vermeyeceğim bir geçiş sahnesi Sheridan’ın stilinin alışılagelmişten farklı olacağını hissettiriyor. İzleyici aynı anda hem sessiz, hem gürültülü bir filmle karşı karşıya kalıyor.

Aksiyon filmlerinin maço yıldızı Jeremy Renner’ı yine benzer bir rolde ama biraz daha duygusal bir performansla izliyoruz. Cory karakteri için Renner’in Arrival’dan sonra en sempatik rolü diyebiliriz. Nereye düştüğünü anlamaya çalışan genç FBI ajanı rolü için Elizabeth Olsen iyi bir seçim olmuş. Hollywood’un tanıdık Amerikan yerlisi oyunculardan Graham Greene (Chief Ben) ve Gil Birmingham (Martin) yalın ve başarılı performanslar sergiliyorlar. Filmde, Hugh Dillon (Curtis) ve Walking Dead’in yıldızlarından Jon Bernthal (Matt) gibi televizyon bilinirlikleri yüksek oyuncular yan rollerde yer almış. Petrol çıkarma şantiyesi çalışanlarını canlandıran erkek oyuncuların, yıllarca televizyon dizilerinde yan rollerde yer alan Sheridan’ın arkadaşları olduğu gibi bir hisse kapıldım bu kadar tanıdık televizyon yüzünü aynı anda görünce.

Wind River (2017), Graham Greene,
Hugh Dillon ve Elizabeth Olsen,
kaynak: IMDb
Wind River (2017), Gil Birmingham
ve Jeremy Renner, kaynak: IMDb

Cannes’daki jüri ve benim gibi filmi beğenenlerin yanı sıra filmi eleştirenler de mevcut. Little White Lies sitesi geçtiğimiz günlerde önce filmin Nick Cave tarafından hazırlanan müziklerini öven kısa bir makale paylaştı. Sonrasında Elena Lazic’in, filmi ırk ilişkileri ve toplumsal cinsiyet perspektiflerinden eleştiren bir yazısını yayınladı. Lazic’in Sheridan’ın senaryolarını yazdığı diğer filmleri Sicario ve Hell or High Water ile ilişkilendirdiği eleştirileri çok yersiz değil. Hikâyenin Amerikan yerlileri ile ilgili olmasına rağmen Wind River’da iki beyaz ana karakter öne çıkıyor. Fakat, Sheridan’ın devletin, kapitalizmin ve beyaz Amerikalıların genel resimdeki sorumluluğunu ortaya koyduğunu unutmamak lazım. Elbette filmin perspektifi de tekniği de geliştirilmeye açık nitelikte. Ama yönetmenin çok kişinin anlatmadığı bir sorunu, Jeremy Renner ve Elizabeth Olsen gibi tanınırlıkları yüksek iki oyuncu ile beraber anlatmaya çalışmasını da takdir etmek gerektiğine inanıyorum.

Wind River (2017),
resmi tanıtım videosu,
süre: 02:35

Wind River zarar etmemekle beraber çok yüksek bir box office performansı gösteremedi henüz. Konu izlemesi zor bir konu olabilir mi diye kendime sordum, ama ortada daha ziyade bir pazarlama sorunu mevcut gibi gözüküyor. Cannes’da kazandığı ödüle, Taylor Sheridan’ın son iki senaryosunun Akademi Ödülleri’ne aday olmasına ve filmin oyuncu kadrosunun sinema ve televizyon sektörlerindeki bilinirliklerine rağmen filmin çok fazla reklamı yapılmamış olmasını garip buluyorum. Ortada bir tercih mi yoksa beklenti düşüklüğü mü söz konusu, anlamak güç. Ünlü yatırımcı Harvey Weinstein’ın dağıtımcılığını üstlendiği bir proje için bu reklamsızlık şaşırtıcı. Belki Cannes’daki ödül, filmi yapımcısının kafasında “festival filmi“ ya da “sanat filmi“ kategorisine soktu. Belki de Cannes’daki başarı hedeflendi ve ulaşılınca dahası beklenmedi.

Taylor Sheridan, ilk iki senaryosu ile Akademi’nin gönlünü çaldığı için box office rakamlarına rağmen filmin adı bu senenin Oscar’larında geçebilir. Sheridan’ın Sicario’nun devamı niteliğindeki yeni senaryosu Soldado da önümüzdeki sene Stefano Sollima yönetmenliğinde sinemalarda yer alacak. Yazarlıktaki başarısı tescillenen Sheridan’ın hem yazarlığı hem yönetmenliği daha konuşulacak gibi. Wind River’ın sürükleyici yalınlığını düşününce ben de herkes gibi yönetmenin stilinin rafine olacağı uzmanlık filmlerini merakla ve heyecanla bekliyor olacağım.

* Standing Rock protestoları, bu durumla yakından ilgili güncel bir politik örnek. Dakota ve Iowa’daki Amerikan yerlilerinin inşasına karşı çıktığı Dakota Erişim Gaz Hattı, Standing Rock rezervasyonunda büyük eylemlere sebep oldu. Eylemlerle ilgili ayrıntılı bilgi için: “What to Know About the Dakota Access Pipeline Protests

film, Peyderpey, sinema, Şebnem Baran, Taylor Sheridan, Wind River