Tell Me Who I Am,
Ed Perkins, 2019,
tanıtım filminden
ekran görüntüsü
Bana Kim Olduğumu Söyle

Ömrümüz bu sorunun peşinde geçiyor aslında. Önce annemize, sonra babamıza, kardeşlerimize, derken arkadaş, öğretmen, terapist, kime güveniyorsak ona, hep aynı soruyu soruyoruz, açıkça ya da ima yoluyla: “Bana kim olduğumu söyle.”

Tell Me Who I Am (Ed Perkins, 2019) ikiz kardeşler Alex ve Marcus Lewis üzerinden bu sorunun hikâyesini anlatıyor. 1982’de 18 yaşındayken geçirdiği motosiklet kazasının ardından Alex üç ay komada kalıp ilk uyandığında, yatağının başucunda belli belirsiz seçtiği iki karaltıdan birini hemen tanıyor ve “Hello Marcus” diyor; diğerini, yani annesini ise tanımıyor. Annesinin tüm ısrarına, “annenim, beni tanıdın mı, nasıl tanımazsın, ben annen” demelerine karşın Alex, Marcus dışında hiç kimseyi ve hatta kendini de tanımıyor, adını bilmiyor, geçmişine ait hiçbir anısı yok. İngiltere’de yaşadığını, evinin nerede olduğunu, arkadaşlarını, sevgilisini, hiçbir şeyi hatırlamıyor.

Alex’i hastaneden annesi alıyor. Otomobille çakıl döşeli yoldan geçerek eve varıyorlar. Çakıl döşeli yol… Neden kendisinin ve Marcus’un evin ayrı bir bölümünde yaşadıklarına, yemeklerini neden evde yemediklerine, babanın neden mesafeli, annenin neden şen şakrak olduğuna dair Alex’in hiç fikri yok.

Her birimizin büyürken bir sürü kişiden parça parça derlediğimiz ayna görüntümüzü Alex şimdi güvendiği tek kişiden, Marcus’dan edinmek zorunda olduğunu anlıyor ve Marcus ne söylerse ona inanarak kendine yepyeni bir geçmiş inşa ediyor. Ta ki 1995’de anne ölüp ayna kırılana, annenin sağlığında kilitli olan kapılar, dolaplar, çekmeceler açılıp Marcus’un Alex için kurguladığı korunaklı geçmiş param parça olana kadar.

Alex ve Marcus 2013’de birlikte kaleme aldıkları kitapta bu hikâyeyi anlatıyorlar ama eksikleri sezseler bile, hikâyenin tamamını anlatmanın nasıl bir dönüşüme yol açabileceğinin henüz farkında değiller. Marcus Alex’e farklı bir geçmiş kurgusu sunmakla onu koruduğuna inanmayı sürdürüyor, Alex ise kendisine hâlâ anlatılmayan şeyler olmasına tepkili; ilişkileri hâlâ gergin ve gerilimli. Yönetmen Ed Perkins bu aşamada devreye giriyor ve ikizlerin birbirlerine karşı yeniden 18 yaş öncesindeki kadar güvenebilmelerini sağlayacak yüzleşme için sabırla işe koyuluyor; Alex ve Marcus’u bir stüdyo ortamında karşı karşıya getireceği belgesele ikna amacıyla, hiç çekim yapmadan önce her ikisiyle uzun uzun, yıllarca konuşuyor.

Festival turunu tamamlayıp Ekim ayında Netflix’de gösterime giren belgeselin hikâyesini anlatmak değil niyetim, zaten sözcüklerle filmin duygusunu aktarmak mümkün değil, izlemenizi öneririm. Bu yazıyı yazarken amacım, zihnime takılan soruları ve yönetmenin şu sözlerinden başlayarak kendimle yaptığım hesaplaşmayı sizinle paylaşmak, hatta birlikte tartışmak: “Psikolojik gerilim filmine benziyor ama gerçek. Kardeşlik, gerçekle kurgu arasındaki sınırın bulanıklığı ve hafızamızı kaybedersek biz kimiz… gibi temalarla büyülendim.

Gerçekle kurgu arasındaki sınırın bulanıklığı, hafıza çalışmaları adı altında yeni bir akademik alanın son birkaç on yılda kurumsallaşmasıyla giderek daha çok gündeme gelen bir konu. Hatta sinemada belgesel ile kurgusal, ya da gerçek [fact] ve kurgu [fiction] kavramlarının melezi olan ve henüz Türkçede yerleşmiş bir karşılığı olmayan faction kavramı da bu sürecin ürünü. Hem hayata hem temsil biçimlerine, film türlerine dair sınırların bulanıklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Neresi gerçek, neresi kurgu? Belirsiz. Rahatsız edici, ama bir yandan da büyüleyici.

Sosyal bilimlerin 1970’lerden itibaren değişen vurguları, on dokuzuncu yüzyılın zihinlerimize kazıdığı ulus kavramını sorgulamamızın yolunu açmış ve tarih anlatısının nasıl bir kurgu olduğunu göstermişti. Son birkaç on yıldır artık kişisel tarihçelerimiz için de aynısı geçerli. Ailenin de tıpkı ulus gibi bir kurgu olduğunu yaşayarak anladığımız acılı bir süreç bu; kitaplardan okumaya benzemiyor, tenimizde hissediyoruz, soluğumuz kesiliyor, sonra nefes almayı yeniden öğreniyoruz, kendi kendimizi doğurmak gibi.

Bladerunner (Ridley Scott, 1982) filminde android’lere has olan “sahte hafıza” kurgusunun teker teker her birimiz için şu ya da bu ölçüde geçerli olduğunu, her aile albümünün aslında bu tür bir kurguya hizmet ettiğini hep seziyor olsak bile, şimdi artık bu şüphelerimizi açıkça dile getirdiğimiz bir döneme girdiğimizi söylemek mümkün. Aile denen köhne çerçevenin her köşesinden çatlayıp patladığını görmek için Tell Me Who I Am uç bir örnek, kuşkusuz. Ama bütün karanlık yanına karşın, bir yandan da karşılıklı güven için ailenin ve kan bağının aslında belirleyici olmadığına, birbirini birey olarak sevip güvenmenin emek istediğine dair unutulmaz bir hikâye.

Bir de o çakıl döşeli yol… Tekerleklerin çıkardığı sesi işitmenin yarattığı ürperti… Duyularımız, bedenimiz, kendimiz… Film aslında onları hatırlamaya ve asıl olanın dışardaki aynalar değil de, içimizdeki o ürperti oluşuna dair.

Feride Çiçekoğlu, film, hafıza, sinema, Tell Me Who I Am