Coolidge Corner Sineması,
Brookline, Massachusetts,
fotoğraf: Devin Ford
(CC BY-NC-ND 2.0)
Zamana Direnen
Retro Sinema

Madem ki Oscar ödülleri ayındayız, cinayet ve casusları şimdilik bir kenara bırakıp, yaşadığım mahalledeki tarihi sinemanın (Coolidge Corner Movie Theater) ilginç hikâyesini yazmak istedim bu ay. Boston şehir merkezinin hemen bitişiğindeki Brookline semtinin gözbebeği olan bu sinemada seyrettiğim filmler, otuz yıla yakın bir zamandır cinayet ve casus romanlarım kadar keyif vermeye devam ediyorsa da paylaşmaya değer bulduğum esas konu küçük bir mahalle sinemasının kente ve kentliliğe yaptığı büyük katkı. Kamusallık, kolektif bellek, sivil toplum, mimari mirasa sahip çıkma ve koruma gibi İstanbul’da her gün konuştuğumuz mevzular bağlamında, özellikle de 2013 baharında Emek sinemasının başına gelenlerden sonra CC sinemasının yaklaşık yüz yıllık hikâyesi bana daha da anlamlı gelir oldu.

Multiplex AVM sinemaları, Netflix ve internet üzerinden dijital film akışı çağında, 1930’ların dekoru ve mekânı içinde film seyretmek azımsanmayacak bir ayrıcalık, bir bilet fiyatına satın alınabilen bir lüks ve biz yaştakiler için biraz da gençliğimize nostaljik bir yolculuk. Ben kendi hesabıma çocukluğumun ve gençliğimin bugün artık olmayan sinemalarını hiç unutmadım: Ankara’da daha okula bile başlamamışken, çocuk filmi Kırmızı Balon’u (Albert Lamorisse, 1957) seyrettiğim Maltepe’deki Gölbaşı sineması, ilk renkli Türk filmlerinden olarak hatırladığım (yanılıyor olmalıyım: IMDb web sitesinde siyah beyaz yazıyor) Zeki Müren’in Hayat Bazen Tatlıdır’ını (Nejat Saydam, 1962) seyrettiğim Bahçelievler’deki Renkli sinema, ya da lise yıllarında Lulu’nun şarkısını dilimize dolayan To Sir, with Love’ı (James Clavell, 1967) seyrettiğim ve sarı parlak saten büzgülü perdesini hâlâ hatırladığım Kızılay’daki Ulus sineması gibi. Türkiye’de bu sinemalar artık yok ama Brookline’da CC sineması bana biraz onları hatırlatıyor.

Bu çok özel sinemayı anlatmaya yakın çevresinden başlamak gerekiyor, çünkü cami-mahalle ilişkisi misali, bu sinema da semte kimliğini veren, semt sakinlerini buluşturup bir kentli topluluk olarak yeniden üreten bir merkez mekân.1 Boston’un ana caddelerinden Beacon ve Harvard’ın kesiştiği Coolidge Corner, ismini 1857 yılında tam köşede açılan David S. Coolidge’in bugün olsa “market” diyeceğimiz bakkal dükkânından almış. Brookline Tarih Derneği’nin arşivindeki 1880’ler olarak belirtilen fotoğrafta market ve sokaklardaki atlı arabalar görünüyor.

Coolidge Corner 1880’ler.
Köşedeki dükkândan sağ tarafa giden sokak yarım asır sonra sinemanın yapılacağı Harvard Street;
sol tarafta tramvayların
geçeceği Beacon Street,
kaynak: Brookline Historical Society

1887’de elektrikli tramvaylar işlemeye başlayınca, Beacon caddesinin gidiş ve gelişi ayrılmış, ağaçlı bir “bulvar” olmuş ki bu genişletme-bulvarlaştırma projesine ünlü peyzaj ve kent plancısı, New York Central Park’ın tasarımcısı Frederick Law Olmstead’in elinin değmiş olması ayrıca kayda değer.2 1897’ye gelindiğinde köşedeki eski market yıkılarak yerine yapılan Tudor stilindeki S.S. Pierce binası altıgen saat kulesi ile o gün bugündür Coolidge Corner’ın sembolü olmuş bir ticaret-ofis yapısı. Yüzyıl başına ait bir renkli kartpostalda, Pierce binasının sağ tarafında görünen 1906’da yapılmış kilise (Revival Beacon Universalist Church) daha sonra sinemamıza dönüştürülecektir.

Coolidge Corner, 1910’lar olmalı.
1897’de yapılan saat kuleli
S.S. Pierce binasının sağında,
daha sonra yerine sinemanın
yapılacağı kilise görünüyor,
kaynak: brooklinema.gov

Her gün geçtiğim köşenin yüz yıl öncesine ait bu fotoğraflarına bakmak bana her defasında ister istemez Ankara ve İstanbul’da epeydir yitirmiş olduğumuz kentsel bellek meselesini tekrar hatırlatıyor. Pierce binasının, bugün de (kulenin şapkasının değişmiş olması dışında) olduğu gibi durması, kartpostaldaki tramvay duraklarının aynen korunmuş olması ve cadde boyunca çoğunluğu 20. yüzyılın ilk yarısında yapılacak olan “daha yeni” binaların da hep tek veya iki katlı olarak kalmış olması bir Türkiyeli olarak beni hep şaşırtmış, bu kadar işlek ve kıymetli bir kent arazisinde yükseklik ve yoğunluk artırmaya kalkışılmaması, bir yüzyıldır tek veya iki katlı Art Deco ve neoklasik detaylı dükkânların yerine çok katlı apartman ve ofis yapılmamış olması hep hayretlere düşürmüştür.

Coolidge Corner bugün.
S.S. Pierce binası ve tramvay
durakları yüzyıl önceki gibi,
fotoğraf: Jean Stringham,
kaynak: brooklinema.gov

Gelelim sinemanın serüvenine: 1913’de bir girişimcinin sinema yapma teklifi, Brookline sakinlerince “bu yeni icadın gençleri baştan çıkaracağı” endişesiyle kabul bulmamış ve gerekli mercilerden geçmemiş. Muhafazakârlığın sinemayı ilk anda engellemesindeki talihsizlik bir tarafa, kentte yaşayanların kente dair kararlarda söz sahibi olmasına, bugün bile evinize en küçük bir ek yapabilmek için projeyi çevre sakinleriyle bir yerel idare toplantısında paylaşma ve onay alma gerekliliğine gıpta etmemek elde değil. 1913’de onay alamayan sinema projesi de yıllarca rafa kalktıktan sonra 1929’daki büyük ekonomik krizin ardından tekrar gündeme gelmiş. Sinemaya karşı tavırların değişmesi, sinemanın insanları gerçek dünyanın dertlerinden bir süre için olsun uzaklaştıracak rüya mekânları olarak popülerleşmesi bu kriz yıllarına denk geliyor. Burçak Evren’in eski İstanbul sinemaları için kullandığı “düş şatoları” tabiri de bu tarihsel çerçevede çok yerinde bir tabir.3 İnsanların dertlerine dermanı artık dinde değil bu modern düş şatolarında aramaya başlamasını simgeler gibi eski kilise Harvard Eğlence Şirketi (Harvard Amusement Company) tarafından 1.500 kişilik Coolidge Corner sinemasına 1933 yılında (tam da Nazilerin iktidara geldiği yıl) dönüştürülmüş.

1936 yılında Harvard Street:
Sol tarafta, en uzaktaki kuleli
Pierce binasından önce beyaz
Art Deco cephesiyle
Coolidge Corner sineması görünüyor, kaynak: Coolidge Corner Theater

O tarihte filmlerin hâlâ sessiz olduğunu, aslında sinemanın da “sinema” değil “hareketli tiyatro” [movie theater] olduğunu da not ederek geçelim. Sinemanın yakında açılacağını belirten 1933 tarihli bir ilanda “konser orgu eşliğinde yüksek kaliteli foto-tiyatro” tabiri kullanılmış. Bugün bile sinemanın adının Coolidge Corner Theater olması, hatta Hollywood gibi dev bir sinema endüstrisinin bile kendisine “hareketli resim endüstrisi” [motion picture industry] demeyi seçmesi biraz da sinemanın bu erken yıllarda, henüz yepyeni bir dil olarak değil, eskiye (resim ve tiyatroya) referansla algılandığı zamanları çağrıştırmak isteğiyle ilgili olsa gerek. Günümüzün dijital special effect’ler çağında bile bu retro referanslar, sinemanın toplumsal bir tutku olarak gönülleri fethettiği o yıllara bir gönderme yapmak suretiyle sinemaseverleri cezbediyor. Yakınlarda Manifold’daki çok ilgiyle ve zevkle okuduğum yazısında Gökhan Akçura’nın anlattığı büyük boy “sinema fenerleri” de bu yıllarda sinemanın, öncelikle “resim” çağrışımlarıyla ve teatral bir gösteri olarak algılandığına işaret eden, artık tarihe mal olmuş temsil biçimleri.

“Konser orgu eşliğinde
yüksek kaliteli foto-tiyatro gösterileri” yapılacak sinemanın yakında
açılacağını duyuran ilan, 1933,
kaynak: Coolidge Corner Theater

Hiç şüphe yok ki 1920’ler ve 1930’larda sinemaları “düş şatoları” yapan şey en başta mimari. Art Deco caz çağının bütün estetik kodlarını bu süslü, yaldızlı, saray çağrışımlı sinemalarda izlemek mümkün (isimlerinin Palace, Majestic, Empire, Regal gibi zenginlik, lüks ve ihtişam çağrıştıran kelimelerden seçilmesi de tesadüf değil tabii). Stilize edilmiş klasik motifler, sarı, kırmızı, altın renklerinin ve siyah beyazın bolca kullanıldığı, “makine çağı” yakıştırmasına uygun olarak otomobil tasarımlarından esinlenen çizgilerin, krom ve neon detayların öne çıktığı,4 özellikle de elektriğin hâlâ “sihirli” bir şey olarak görüldüğü bir zamandan, sinemaların giriş cephesini taçlandıran bol ışıklı marquee’lerin kentleri süslediği bir dönemden bahsediyoruz. Bugün bile, o yıllardan beri ayakta kalmış olan Amerikan sinemaları, bu ışıklı marquee’leri birer marka hâline getirip, tarihi sinema olmanın reklamını yapıyor. Rasgele seçtiğim bir örnek 2014’te restore edilip 1920’de ilk yapıldığı hâline getirilen Buffalo, New York’taki North Park sineması.

1920’de yapılmış, 2014’te restore edilerek orijinal hâline getirilmiş North Park sineması, Buffalo, New York,
kaynak: The North Park Theatre

Bizim mahalleye dönersek, mimar Ernest Hayward’ın elinden çıkan Coolidge Corner sineması da 1.500 kişilik salonun ölçeği, yüksek tavanı, Art Deco detayları, sahne üstünde altın kaplama antik Yunan motifli süslemeleri, Mısır tapınaklarından esinlenen lamba tasarımları, kırmızı kadife perdesi vb. ile bu rüya mekânlarının hayli tipik bir örneği. 1936 tarihli bir ilanda yazdığına göre, “kültür ve eğlencenin bu pırıltılı, cazibeli dünyasını 33 sent ödeyen herkes için ulaşılır kılmak (ki buna ara kattaki kahve, kek ve sigara ikramı da dahilmiş), semt sakinlerinin bir araya gelip heyecanlı ve keyifli bir deneyimi birlikte yaşayıp paylaşmalarını sağlamak” amaçlanmış.5 Sinemanın daha sonraki yıllarda eskiyen ya da değiştirilen detayları 1999 yılındaki büyük yenileme projesiyle orijinal hâline getirilecek; yıpranmış ya da üstü boyanmış pek çok Art Deco motif bu yenileme sırasında ortaya çıkarılıp 1933’teki estetik ihya edilecektir.

Coolidge Corner sinemasının
1999’da restore edilerek, 1933’deki
orijinal hâline getirilen büyük salonu, kaynak: Science on Screen

Öte yandan, sinemanın 1933 ile 1999 arasındaki hikâyesi iniş çıkışlarla dolu bir dönem. Bu büyük ekonomik kriz yadigârı sinemanın, bizim Emek sinemasının kaderini paylaşmasına ramak kala semt ve kent sakinlerinin desteği ile olaylar farklı yönde gelişebilmiş. Şöyle ki: Sinemanın ekonomik olarak en zorlandığı, multiplex AVM sinemalarının yaygınlaşmasıyla eski kimliğini koruyamadığı 1970’li yıllarda, bu tarihi sinemaya yeni bir kimlik verme, “Bostonluların başka yerde göremeyeceği cinsten” retrospektif klasikler, yabancı sinema ve bağımsız filmlerle farklılaştırma düşüncesi ortaya çıkmış; hatta bu yeni vizyon doğrultusunda orijinal sinemanın balkonu ayrılarak ikinci ve daha küçük ayrı bir salon hâline getirilmiş. Ne var ki bütün bunlar da sinemayı ekonomik olarak kurtarmaya yetmeyince sinema, binayı yıkmak veya ofis/dükkân olarak dönüştürmek isteyen bir müteahhitte satılmış.

Bundan sonrası sivil toplum bir kere direnmeyi kafasına koyunca nelerin mümkün olduğuna dair bir ders niteliğinde. 1988’de mahallede yaşayan ve film çalışmaları alanında ders veren David Kleiler sinemayı kurtarma kampanyasını başlatmış. “Coolidge’in Dostları” [Friends of the Coolidge] olarak örgütlenen semt sakinleri, Brookline’ın Tarih ve Kültür Varlıkları Koruma Komisyonu’na [Brookline Historical Commission] başvurup, tarihsel araştırma ve kamuoyu yoklamalarına dayalı kapsamlı raporlarla ve inatçı bir lobi faaliyetiyle sinemanın kültürel miras statüsünü onaylatmayı başarmış. Tabii bu kararla müteahhittin planları suya düşmüş; Coolidge’in Dostları da bir “kâr amacı gütmeyen” [non-profit] vakıf olarak kurumsallaşmış (The Coolidge Corner Theater Foundation). Vakıf 1989’da binayı müteahhitten satın almak için gerekli 2,6 milyon doları toplamak üzere büyük bir kampanya başlatmış; medyanın da davet edildiği bir etkinlikte yüzlerce mahallelinin sinema etrafında halka olup sembolik olarak binaya sarılması da kampanyanın görünürlüğünü artırmış. Sonunda yeterli para toplanamasa da imdada mahallede yaşayan varlıklı bir emlakçı, Harold Brown yetişmiş. Gençliğinden beri bu sinemayı çok seven Brown binayı satın alıp 99 yıllığına Vakfa kiralamış (Aynı Harold Brown on sene sonra da vakfın bir türlü ödeyemediği 350.000 dolarlık kira borcunu da silecektir). Böylece Kasım 1989’da yeniden açılan ve bağımsız sanat filmleri göstermeye devam eden CC sinemasının, ekonomik güçlüklere rağmen stabil kalmayı başarmasında, vakıf yönetim kurulunda görev alan (bugün bile Brookline emlak piyasasının önde gelenlerinden) Chobee Hoy’un da önemli rolü olmuş. Burada bana ilginç gelen nokta emlakçıların ve emlak şirketlerinin sinemayı, mahallenin prestijini artıran bir değer olarak görmesi ve korunması için çaba sarf etmesi.

Ben 1991’de Coolidge Corner’a taşındığımda sinemanın tümüyle yenilenmesi için başlatılacak kampanyanın hazırlıkları yapılıyordu. 1999’da Joe Zina isimli, girişimcilik yanı kuvvetli bir sanatçının vakfın genel direktörü olmasıyla kampanyanın ivme kazandığını, o tarihte sekiz yıllık bir Brookline sakini olarak yakından izlemiştim. Binayı, 1933’teki orijinal hâline kavuşturmak üzere büyük salonun tavanının ve Art Deco motiflerinin restore edildiğini, koltukların ve ışıklandırmanın yenilendiğini, fuayenin eski havasını koruyarak elden geçirildiğini, ayrıca üst kata bağımsız filmlerin ve belgesellerin gösterimi için iki küçük dijital projeksiyon salonunun eklendiğini hatırlıyorum. Sinemanın görünüşüne, kültür hayatındaki görünürlüğüne ve prestijine en büyük katkı yapan yenilik ise, dış cepheye Mark Favermann tarafından tasarlanan neon ışıklı Art Deco marquee’nin eklenmesiydi ki bu tarihten sonra hem sinemanın logosu hem de Coolidge Corner’in sembolü —bir çeşit landmark olarak— ikonik bir objeye dönüşecektir.

Büyük salonun restorasyonuyla
yenilenen Art Deco ışıklandırmalar ve Harvard Street cephesine eklenen
yeni neon ışıklı
marquee,
fotoğraflar: Sibel Bozdoğan

1999’daki yenilenmeden sonra enerjik bir yönetim sinemanın programını genişletip çeşitlendirerek her yaştan, her kültürden kentlileri çeken bir sosyal merkez hâline getirdi. Vizyondaki yeni filmler yanında repertuvar filmleri, belgeseller, yabancı filmler, çocuk sineması, gece yarısı filmleri, emeklilere matineler, kısa film festivalleri, kült filmler, Yahudi filmleri festivali (Brookline, sadece Boston’un değil Amerika’nın en bilinen Musevi semtlerinden birisi) gibi programlarla tipik bir ticari sinemadan farklılaşan bir yer, yönetiminden teknik ekibine, gişede çalışanlardan patlamış mısır satanlara kadar bütün çalışanlarının birbirini ve mahalleliyi iyi tanıdığı bir buluşma mekânı oldu. 2004’te, yönetim kurulundaki varlıklı bir üyenin bağışıyla tesis edilen Coolidge Ödülü [Coolidge Prize] her yıl, yönetmenden animatöre, aktörden kameramana kadar “mesleğinde sürekli bir başarı gösteren ya da orijinal ve ufuk açıcı katkılar yapan” bir sinema sanatçısına veriliyor. İlk ödülü alan Çinli yönetmen Zhang Yimou’dan (Raise the Red Lantern, House of Flying Daggers) Meryl Streep, Martin Scorcese ve Robert Altman’a kadar epeyce ünlü isim bu küçük mahalle sinemasının büyük ödülüne layık görüldü şimdiye kadar. Bu yılki 2018 Coolidge Ödülü de Werner Herzog’un sinemaya adanmış ömrüne ve ben yaştakilerin çok iyi hatırladığı eşsiz filmlerine verildi; güzel bir retrospektif programla o unutulmaz filmler ilk çıktığında henüz doğmamış olan gençlere de Aguirre: The Wrath of God (1972), The Enigma of Kasper Hauser (1974) ve Fitzcarraldo (1982) gibi klasikleri büyük ekranda seyretme imkânı sunuldu.

2015 yılında “En İyi Bağımsız Sinema” ödülüne layık görülen CC Theater bugün programını daha da geliştirerek Brookline ve Boston sakinlerine farklı deneyimler sunmaya devam ediyor. Örneğin, belki de bir retro sanat sinemasının ruhuna en uygun olarak 1930’ların sessiz sinema deneyimini bugün de yaşayabiliyorsunuz çünkü, belli aralıklarla Boston’un ünlü müzik okulu Berklee College of Music öğrencilerinden oluşan sessiz film orkestrası eşliğinde tarihi sessiz filmler gösteriliyor. “Beyazperdede Bilim” başlıklı bir başka program dizisinde, fütürist bir bilimkurgu filmini seyrettikten sonra, MIT ya da Harvard’dan davet edilmiş uzmanlarla filmin bilimsel ve teknolojik boyutlarını tartışıp sorular sorabiliyorsunuz. New York’ta ya da Londra’da sahnelenen dünyaca ünlü opera ya da balelere gidemeseniz bile hafta sonu sabahlarında, “Sinemada Opera” ya da “Sinemada Dans” serilerinde bunların film versiyonlarını seyredebiliyorsunuz. Ayrıca, sinemanın semt etkinlikleri için yerel işletmelere ucuza mekân kiralaması da mahalle sakinlerini bir araya getirmekte ve sinemayla özdeşleşen semt bilincini daha da güçlendirmekte önemli rol oynuyor. Örneğin sokağın hemen karşısındaki Brookline Booksmith kitapçısının (ki Amazon çağında bu kitapçının hâlâ yaşıyor olması da ayrı bir direniş hikâyesi) davet ettiği yazarlar konuşmalarını sinemanın büyük salonunda yapıyor ve kitaplarını imzalıyor. (Ben de çok sevdiğim The Brief Wondrous Life of Oscar Wao romanıyla 2008 Pulitzer ödülünü kazanan Dominik Cumhuriyeti kökenli yazar Junot Diaz’i bu sinemada dinleme fırsatını bulmuş ve kendisiyle resim çektirip kitabımı imzalatmıştım).

Sonuçta bu kâr amacı gütmeyen, sadece bağışlarla, kültür fonlarıyla ve Coolidge’in Dostları’nın üyelik aidatlarıyla kıt kanaat yaşayan sinemanın en paha biçilmez yanı hiç şüphesiz, kaliteli sanat filmleri ve zengin programlarını alelade bir yapıda değil, 1930’ların atmosferini koruyan çok özel bir mekânda seyircilerine sunması. (Mimarlığı ve mimarlık tarihini önemsemeyenlere duyurulur!) Büyük salonun her seferinde göz kamaştıran Art Deco ihtişamının yanı sıra, bilet gişesinin ve giriş kapılarının retro detaylarından, 1933’deki hâline göre çok küçülmüş de olsa hâlâ orijinal neon ışıklarını ve ahşap-krom detaylarını koruyan fuayesine, hatta yiyecek içecek bankosundaki eski tip patlamış mısır makinesine kadar hemen her şey sinemaların “hayal şatoları” olduğu geçmiş zamanları çağrıştırıyor. Fuayede bulabileceğiniz aylık program bülteninin kapak tasarımında bile, sinemanın ilk yıllarına nostaljik göndermeler yapılıyor, eski film yıldızlarının fotoğrafları bolca kullanılıyor ve tarihini kendine kimlik yapmış bütün işletmeler gibi “1933’ten beri” [since 1933] ibaresi CC Theater logosunun hemen altına gururla yerleştiriliyor.

Sinemanın bilet gişesi ve
Art Deco detayları korunmuş kapıları, fotoğraf: Sibel Bozdoğan
Sinemanın orijinal detay ve aydınlatmalarını koruyan fuayesi
(fotoğraf: Sibel Bozdoğan) ve
sinemanın aylık program bülteninin kapağı. En üstte, sinemanın logosu
ve retro kimliğini tescil eden
“1933’ten beri” ibaresi görünüyor.

2009’da vakfın başına geçen Denise Kasell’in sıklıkla tekrarladığı “Coolidge’in geleceği geçmişindedir” ifadesinden de anlaşılabileceği gibi, sinemanın bu retro imajı özenle ve çok bilinçli biçimde korunup pazarlanıyor. Bugün 1930’lardan farklı olan tek şey ise, semt sakinlerinin sinemaya olan düşkünlüğünü ve sevgisini daha da artıran önemli bir yeni gelişme: Birkaç yıl önce nihayet alınabilen bira ve şarap lisansı. Artık filminizi bir kadeh şarap içerek seyredebiliyorsunuz ki bu da çoktan yitirdiğimiz türden bir sinemaya gitme ve bunu başka sinemaseverlerle sıcak bir kamusal mekânda paylaşma deneyimini daha da keyifli hâle getiriyor. Salona girip yerinize oturduktan sonra kırmızı kadife perde açılıyor ve sizi yiyecek-içecek bankosunu ziyaret etmeye, patlamış mısır ve çeşitli ıvır zıvır almaya davet eden retro reklam başlıyor. Sanki çocukluğunuza/gençliğinize geri dönmüşsünüz, 1950’lerde ya da 1960’larda anne ve babanızla sinemaya gelmişsiniz hissini veren (ne de olsa bugün en büyük sinema seyircisi kitlesi bu yıllarda çocuk olmuş baby boomer nesli ki çoğu artık emekli olduğu için bol bol sinemaya gidecek vakitleri de var) ve beni her defasında daha film başlamadan keyiflendiren bu kısa animasyon reklamla yazıyı noktalayayım. İstanbul’da, Boston’da ya da nerede olursa olsun sinemanın hayatımızdan hiç eksilmemesi dileğiyle.

Film başlamadan gösterilen,
yiyecek içecek büfesinin
retro reklamı

1. Sinemanın ayrıntılı hikâyesi için temel kaynak Susan Quinn, Only at the Coolidge: The Story of a Remarkable Movie Theater, Universal Millenium, 2009.

2. Cynthia Zaitzevsky, “Frederick Law Olmstead in Brookline: a Preliminary Study of his Public Projects”, Proceedings of the Brookline Historical Society, Fall 1977, s. 42–65.

3. Burçak Evren, Eski İstanbul Sinemaları: Düş Şatoları, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1998.

4. Bkz. Richard Guy Wilson, The Machine Age in America 1918–1941, New York: Brooklyn Museum, 1986.

5. Zikredildiği kaynak Cole Hornaday, “Down on the Corner”, Boxoffice, April 2010, v. 146, n. 4.

Boston, Brookline, kent, kentsel dönüşüm, kentsel rant, mimarlık, mimarlık tarihi, Sibel Bozdoğan, sinema, sinema salonu, şehir