Sıklıkla Atlanan
Bir Oyun:
İstanbul Efsaneleri I

Bu aralar üstümdeki yoğunluk azaldı ve uzun süredir kurcalamak istediğim konular için vakit bulabilmeye başladım. Belgesel yapma hevesimi de düşünerek sanırım, Türkiye oyun tarihi bu konuların başında geliyor. Bilgisayar oyunları Türkiye pazarına nasıl girdi, nasıl karşılandı, burada oyun üretimi nasıl başladı ve nasıl oyunlar üretildi? Şu ana kadar basılan akademik kaynaklar üzerinden konuşuyorum, çok net cevaplayabildiğimiz sorular değil bunlar.

Türkiye’de bilgisayar oyunu kültürü hakkında yazılmış en kapsamlı kitaplardan biri, Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan-Sütcü’nün yazdığı ve 2008 yılında Kalkedon yayınları tarafından yayımlanan, Kültür Endüstrisi Ürünü Olarak Dijital Oyun’dur bence. Türkiye’de oyun endüstrisinin gelişimi, burada karşılaşılan sorunlar ve oyuncu yönelimleri konusunda son derece değerli araştırmalar sunan bu kitabın üçüncü bölümünde ülkemizde oyun geliştiriciliğinin tarihçesine de yer verilmiş. Bu bölümde Binark ve Bayraktutan-Sütcü (ve başka pek çok kaynak), Hakan Nehir tarafından 2003–2004 yıllarında geliştirilerek internetten ücretsiz dağıtıma sokulan Koridor adlı oyunu ilk Türkçe oyun olarak sunuyor. Bu argüman aslında her açıdan problemli. Kastedilen şey oyunun Türkiye’de üretilmiş olmasıysa, 1980’lerde (belki 1970’lerde de) önemli üniversitelerde game jam’ler1 düzenlendiğini biliyoruz. Mesele oyunun Türkçe olmasıysa, bu jam’lerde yapılan oyunların bir kısmı mutlaka Türkçedir, değilse de televizyonda “şimdi nereye çufçufluyoruz” diyen dublajlı Hugo (1993) veya aynı yıl Amiga için üretilen Umut Tarlaları gibi örnekler var. Önemli olan kısım Türkiye’de geliştirilen bir oyunun yine burada yasal dağıtıma girmesiyse, 1997’den Dedektif Fırtına veya ondan birkaç yıl önce çıkan İstanbul Efsaneleri I: Lale Savaşçıları (1994) gibi örnekler mevcut. Belki bunlardan daha eski lisanslı oyunlar da vardır, karmakarışık tarihçiliğimiz ve arşivciliğimiz sayesinde henüz emin değilim. Hatta Lale Savaşçıları, zamanında oyunlardan beklenmeyecek boyutta bir tanıtım kampanyasıyla piyasaya sürülmüştü. 1990’larda ATV’de yayınlanan Kent Sokakları’nda bu oyuna ayrılmış bir bölüm de var.

O dönemde benim uzun vadeli ilgim tamamen Mortal Kombat’a ayrılmış olduğu için Lale Savaşçıları’nı satın almamıştım. Oyunu çıkışından yıllar sonra, daha akademik bir düşünce yapısına sahipken oynadım. Durum böyleyken, ortaya konulan işe büyük bir saygı duymakla beraber, bazı hayal kırıklıkları da içimde yer etti. Konuya oyunu tanıtarak başlıyorum.

Lale Savaşçıları fikri, geliştiricilerin aklına bir yılbaşı günü sokakta yürüyen bir kadını bir magandanın (oyunun el kitabındaki ifade, hatta kendisinin “Vooaaarghh” gibi sesler çıkardığına dair bir detay da var) taciz etmesinin ve olayın akabinde ortaya çıkan bir polisin “Ulan, sen sallamasan adam gelip el atar mıydı? İrospa! Yürü lan karakola” diye kadını aşağılamasının ardından, yozlaştığının iyice farkına vardıkları İstanbul’a gününü göstermek için bir oyun yapmaya karar vermeleriyle ortaya çıkıyor. Bunu da Türkiye’de henüz denenmemiş ve karmaşık mekanikleri olan bir RYO2 olarak geliştiriyorlar.

İstanbul Efsaneleri I: Lale Savaşçıları,
ekran görüntüleri,
kaynak:
Moby Games

Özgür Özol ve Özgür Doğu Gürcan tarafından tasarlanan oyuna, Maganda, lavuk, irospa ve siliconian gibi ırklar (yine oyunun el kitabındaki ifade) arasından seçerek, ‘hız’ gibi bildik RYO seçeneklerinin yanı sıra ‘İstanbulluluk’ ve ‘yüzsüzlük’ gibi seçenekleri de barındıran özellik havuzuna ufak müdahalelerde bulunarak dört karakter yaratıyoruz. Oyun uzunca ve —o günkü koşullar düşünüldüğünde— son derece özenli çekilmiş bir sinematikle devam ediyor. Bazı karikatürize muhafazakâr görünümlü erkekler, o dönemki memur imajına sahip bir adamı dövüyor ve kaçırıyorlar. Memurun kaçırıldığı yere Aladdin’deki (1992) Jafar’ı andıran ve elektrik saçan biri giriyor (bu zalimin daha sonradan Şeyh Cehalet / Gavur İmam olduğunu öğreniyoruz). Bu sahneden önceki güne, Mecidiyeköy otoparkının önünde maç yapan gençlere atlıyoruz. İçeri kaçan toplarının peşinden otoparka girdikten sonra parlayan bir duvardan geçerek dijital dünyaya geçiyorlar ve oyun başlıyor. Bir şeylerle (bir düşmanla mesela) karşılaşılana kadar labirentte yol aldığımız oyun, savaş hâlinde perspektif değiştiriyor ve çatışmayı biraz uzaktan bakarak kontrol ediyoruz. Aynısı mı bilmiyorum, ama oyundaki kurallar (karakter gelişimi ve savaş kuralları) Dungeons and Dragons’a (1974–) benziyor. Bu oyunun farklı versiyonlarının kurallarını kullanan Baldurs Gate (1998) gibi pek çok başarılı oyun var. Cengiz Günay, Alex Pamir ve Gökhan San tarafından kodlanan Lale Savaşçıları modern oyunculara —günümüz RYO’larıyla karşılaştırıldığında— biraz tutuk ve tekdüze gelebilir, ama 1994 için son derece özenli olduğunu söyleyebilirim. Kimi forumlarda aksi iddia edilse de, bence hâlâ oynanabiliyor da.

Bahsettiğim hayal kırıklıkları çoğunlukla Lale Savaşçıları’nın aldığı ideolojik pozisyondan kaynaklanıyor. Daha önce Yiğit ‘Yigilante’ Kocagöz tarafından da yazıldığı gibi, oyunda tepeden bakan, fazlasıyla seçkinci bir hava mevcut. Oyunda İstanbul’u yozlaşmadan kurtarmaya çalışan ve kendilerini modern olarak lanse eden karakterlerimizin en büyük düşmanı Şeyh Cehalet önderliğindeki karikatürize muhafazakârlar. Bir dünya görüşünü bu denli ezmek, o görüşe iyi kötü inananları bu kadar tektipleştirip dışlamak bana bir miktar ayıp geldi. Oyunun el kitabında, ‘İstanbulluluk’ özelliğinin tanımında “[Grubunuzu] Beyoğlu’nu tarih kitaplarında okuduğu gibi bilen ve akşamüstü Eminönü’ne gitmemesi gerektiğini bilmeyen insanlarla doldurursanız, onlardan büyük bir başarı beklemeniz haksızlık olur” gibi bir sav bulunuyor. O dönem için alternatif hayatı barındıran bir semti bu kadar yüceltirken, muhafazakâr kesimin uğrak yeri olan komşu mahalleden bu kadar korkmak (bunun kaynağı orayı ve orada yaşayanları tanımamak) o dönem için aslında yadsınacak bir düşünce değil. O günlerde çok uzun zamandır farklı kademelerden hatta topluluklardan dışlanmakta olan muhafazakâr kesim bir taraftan şiddetli eylemleriyle gündemdeydi, diğer taraftan da politik olarak güç kazanmaya başlamıştı. Yavaş yavaş değişmekte olan hâkim ideolojiyi savunanlar da o tarihe kadar aynı ortamda bulunmadıkları, hayat tarzları ve alışkanlıkları hakkında atıp tuttukları bu insanlardan ve kazandıkları güçten korkuyorlardı. Ülkeyi en nihayetinde 28 Şubat’a götüren algı böyle bir şeydi. Oyuna dönmek gerekirse, tasarımcıların bir nefretle değil, hâkim algıya kapılarak böyle bir yol izlediklerini düşünüyorum ben de.

Bir de Lale Savaşçıları’nın İstanbulluluk hakkında kendisini fazla ciddiye alması kafama takılan bir konu. Sadece İstanbul’u yobaz diye tanımlananların elinden kurtarmak için girilen çabadan bahsetmiyorum. Oyunda beraber savaştığımız “lavuk”, “maganda” veya “irospa” gibi etiketlerle küçümsenerek sunulan diğer karakter sınıflarına karşı alınan bir tavır da var. Oyunun el kitabında magandaların tanımında İstanbul’un her tarafını işgal ettiklerinden yakınılıyor, lavuklar (orta-üst sınıf, rahatına düşkün gençler benim anladığım) genel olarak hayat tarzları sebebiyle aşağılanıyor ve irospalar (irospa ne zaten?) zekâları ve tavırları nedeniyle aşağılanıyor. Bunların yanında da memur, öğrenci ve siliconian (yazılımcı modernizm savaşçıları?) karakter sınıfları yüceltiliyor. Bütün bu seçkincilik (ve cinsiyetçilik) de dönemin revaçta mizah dergileri HBR ve Leman’ınkini veya Bir Demet Tiyatro’nunkini (1995–2006) andıran bir üslupla dışa vuruluyor. Gerçi tasarımcıların ve geliştiricilerin, insanların öfkeli ve inatçı oldukları bir yaşta bu oyunu yaptıklarını düşünürsek bu durumu çok da yadsımıyorum. O yaşlarda ben de punk olmayan insanların gerekliliğini sorgular durumdaydım.

Sonuç olarak, ideolojik olarak biraz sert ve eski bir duruşu olsa da İstanbul Efsaneleri I: Lale Savaşçıları oynanmayı ve saygı görmeyi kesinlikle hak eden bir oyun. Üretildiği dönemin şartları düşünüldüğünde, Siliconworx’ün çok özenli, fazlasıyla emek harcanmış bir oyun ortaya koyduğunu düşünüyorum ve bunun Türkiye’nin ilk RYO’su olduğunu da unutmamak gerekiyor. O tarihlerde ülkede oyun endüstrisi bugün gördüğü ilgiyi görüyor olsaydı, geliştiriciler belki —planladıkları gibi— devam oyununu üretecek motivasyonu bulabilir ve değişmekte olan zamanın ruhuna daha uygun, daha kucaklayıcı bir oyunla karşımıza çıkabilirlerdi. Bu söylediğim ekibin oyun yayınlandıktan sonra köşelerine çekildiği anlamına kesinlikle gelmiyor. Oyun kültürünün yayılmasına ve gelişmesine büyük katkılar sağlayan mekânlar açtılar, kitaplar yazdılar ve değişik projeler üretmeye devam ettiler. Yani kendilerine bu ülkede oyun kültürüne yaptıkları katkılardan dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır…

1. Katılımcıların belirli bir temaya göre, kısıtlı bir sürede oyun geliştirmeye çalıştığı yarışmalar.

2. Oyunun el kitabında yaptıkları şeyin bir FRP [Fantasy Role-Playing] olduğunu söylüyorlar. Oyun kültürünün gelişmesiyle Türkiye’de RYO (Rol Yapma Oyunu) kavramı yerleştiği için bu ifadeyi kullanmayı tercih ettim.

bilgisayar oyunu, Çağıl Ömerbaş, İstanbul Efsaneleri, oyun tasarımı