The Outer Limits (1963),
kaynak: IMDb
Lütfen Televizyonunuzun Ayarlarıyla Oynamayın!

Tercih etmediğim yoğunlukta bir süre geçirdikten sonra, yine bir anda boşluktan ne yapacağımı şaşırdığım günlere geldim. Yanlış anlaşılmasın, boş kalmaya itirazım yok. Yani günde sadece üç saat uyumanın, hiç antidepresan almamış olmanın rantını yapmak veya kimsenin umurunda olmayan tercihleri —doğru yaşam şartları olarak— insanların suratına fırlatan modernizm neferleri gibi bir durumum yok. Tersine, tembelliğimin sonuna kadar arkasındayım. Benim şikâyetim var olan içeriğin benim tembelliğime yetişemiyor oluşu. Netflix’tir, HBO’dur; sağ olsun ellerinden geleni yapıyorlar ama her şey çok hızlı tükeniyor. Hâl böyleyken eldeki içeriği tekrar tekrar izlerken buluyorum kendimi. Filmlerde durumum hep böyleydi; kaset zamanlarında kiralanan filmleri teslim edene kadar üç tur izlerdim. Artık Michael Dudikoff’un, Lorenzo Lamas’ın her repliğini bir öğreti olarak kabul etme durumuna gelmiştim (liste genişledi ama hâlâ aynı durumdayım). Sitcom’lara da yaklaşımım aynıydı, ama uzun dizilere de son on yılda aynı muameleyi çekmeye başladım. Ne var ki burada “hipster kimliğimin” azizliğine uğradım ve tekrar tekrar izleyebildiğim dizi sayısı ikide kaldı.

Saçma sapan sıklıkta, hatta arka arkaya baştan sona dönebildiğim ilk dizi HBO’nun David Simon’a hazırlattığı The Wire (2002–2008). Baltimore’daki eroin ticareti çemberini tane tane anlatan diziye bu yazıda girmeyeceğim; ne zaman konusu açılsa ıslık çalıp “Omar comin’!” diye bağırmanın ötesine geçemiyorum heyecanımdan. Ama benim için bütün o Oz’ların (1997–2003), Breaking Bad’lerin (2008–2013), vesairenin toplamından daha güzel. Hem de katlarca. Gerçi Oz’un da ilk üç sezonu şahbaz da, neyse...

Bu yazıdaki esas derdim ABC’de 1963 ve 1965 arasında yayımlanan The Outer Limits dizisini övmek. Son derece güç koşullardan gelen Leslie Stevens tarafından yaratılmış diziyle benim tanışmam Kaya Özkaracalar sayesinde oldu. Bilimkurgu sineması dersinde Jeffrey Sconce’un Haunted Media: Electronic Presence from Telegraphy to Television (2000) [Perili medya: Telgraftan Televizyona Elektronik Varlık] kitabını okuyorduk. Gelişmekte olan iletişim araçlarının önerdiği “başka bir yerin”, Amerikan halkı tarafından nasıl çağlar boyunca doğaüstü [paranormal], hatta ruhsal konularla ilişkilendirildiğini anlatan kitapta The Outer Limits’e çok fazla yer ayrılmıştı, özellikle de ilk bölümüne. “E, o kadar lafı geçiyor, neymiş bakalım” diyerek ilk sezonu bilgisayarıma indirdim. İlk bölümün adı “The Galaxy Being” [Galaksi Varlığı]; kötü bir içerikle karşılaşma şansım giderek azalıyor. Tek endişem 1960’lardan bir şey izleyecek oluşum, yıllar içinde değişen görsel dilin günümüzde çok çekici gelmeyeceği ve sıkılma ihtimalim. Doctor Who’nun ilk sezonunu (1963) sıkılarak bitirmiştim çünkü. Neyse, bastım play tuşuna. Sürekli değişen basit, kimi zaman da parazitli görüntülerin üstüne anlatıcı başladı:

Televizyon setinizde bir arıza yok. Ayarlarıyla oynamayın. Yayını biz kontrol ediyoruz. Onu daha gürültülü yapmak istediğimizde, sesi artıracağız. Daha sessiz yapmak istiyorsak, fısıltıya ayarlayacağız. Yatay ekseni biz kontrol edeceğiz. Dikey ekseni biz kontrol edeceğiz. Görüntüyü yuvarlayabiliriz, çarpıklaştırabiliriz. Netliği yumuşak bir bulanıklığa çevirebilir veya kristal berraklığında keskinleştirebiliriz. Önümüzdeki bir saat boyunca sessizce oturun; gördüğünüz ve duyduğunuz her şeyi biz kontrol edeceğiz. Tekrarlıyoruz: Televizyon setinizde bir arıza yok. Harika bir maceraya katılmak üzeresiniz. İç dünyanızdan dış limitlere ulaşan şaşkınlık ve gizemi tecrübe etmek üzeresiniz.

Of! Yani bu ne! Adamlar Frankfurt okulunu rulo yapmış, onunla bizi dövüyorlar. Ama bu ekolün belirttiği gibi pasif, her gösterileni gerçek gibi algılayıp kapitalizmin nefis çarklarından birine dönüşeceğimizden değil, gösterilen şeyin de bir gerçeklik olduğu ve bizim bu gerçeklik karşısında çaresiz kaldığımızın altı çiziliyor. Daha dizinin kendisi başlamadan jeneriğin her planından fotoğraflar aldım ve evin neresine asarım planı yapmaya başladım. Neyse, dizi başladı. Çökmüş bir adam, bir radyo istasyonunun anteniyle oynamış ve Andromeda Galaksisi’nden bir varlıkla derin bir muhabbete dalmış. Kazara bu varlığı dünyaya da getiriyor ve insanoğlu katedecek daha çok yolu olduğunu, ufak bir yıkım vesilesiyle fark ediyor. İzlediğim şey hiç basmakalıp uzaylı (o dönemin işlerinde ekseriyetle Sovyetleri temsil eden bir gösterge) bilimkurgularına benzemiyor, daha çok Philip K. Dick işlerinden aşina olduğumuz yetersizlik, paranoya ve karamsarlık gibi temalarda geziniyor.

İlk bölümü iki kere izledikten sonra ikincisine geçtim: “The Hundred Days of the Dragon” [Ejderhanın Yüz Günü]. Bu sefer de bir Uzakdoğu ülkesi Beyaz Saray çalışanlarını kopyalarıyla değiştirmeye başlıyor. E yine paranoya, yine Philip K. Dick! Bir diziden başka ne isterim! Bu kadar sık adını andım, yazarın da pek çok işi dizi ve filmlere uyarlandı. En dikkat çekicileri muhtemelen 1982 tarihli Blade Runner ve 1990 tarihli Total Recall’dur. Bunların dışında Dick’in beyazperde serüveni pek iyi gitmedi. Artık zamanın görsel dilini yakalamak adına mı, aksiyonun dayanılmaz çekiciliğine yenik düşmek mi, bilmiyorum yazarın “Paycheck” (1952) [Maaş Çeki], “Second Variety” (1953) [İkinci Tür] gibi harika öyküleri, abuk sabuk aksiyon filmleri olarak önümüze konuldu. Televizyonda ise, Man in the High Castle (1962) [Yüksek Kaledeki Adam] kitabının çok da kötü olmayan, ama Dick mizahının dışında bırakılmış bir uyarlamasının dışında, Electric Dreams (2017) [Elektrikli Rüyalar] adıyla, her bölümü yazarın farklı bir hikâyesinden uyarlanmış bir dizi mevcut. Bu denemeler iyi kötü sorumluluklarını yerine getirse de, büyük bir hayranı olarak yazarın ruhunu en iyi yansıtan dizinin The Outer Limits olduğunu söyleyebilirim. Hem de yazarın kendisiyle net bir bağı olmadan! Belki de soğuk savaş bıkkınlığını yaşayan ve tırmanan paranoyadan satır arasında şikâyet eden işler oldukları içindir, çok da detaylı düşünmedim açıkçası.

The Outer Limits (1963), “Counterweight”, kaynak: IMDb

Bu arada, yine hayranlığıma kapılıp dizi hakkında esas verilmesi gereken bilgileri atlayarak bölüm bölüm övmeye başladığımı fark ediyorum. The Outer Limits’in her bölümü farklı bir bilimkurgu hikâyesi anlatıyor, bir saatten biraz daha az bir sürede. Bölümlerin kimisi diğerine göre daha vasat, ama en kötüsü bile bugün bize bilimkurgu diye dayatılan film ve dizilerden (en azından çoğundan) daha güzel, daha ‘bilimli’ ve çok daha iyi kurgulanmış. Neredeyse her bölüm (özellikle Batı için) bilinmezden gelen bir tehdit karşısında ne kadar çaresiz kaldığımızı anlatıyor. Dizinin 1995 ve 2002 arasında ikinci bir serisi yayımlandı ama beni pek sarmadı açıkçası. Yeni seriyi kötülemek istemiyorum, muhtemelen ilk seriye olan genetik hayranlığım böyle düşünmeme sebep oluyor. Neyse, Love, Death & Robots (2019) vesaireye harikulade bir alternatif olarak arşivlerde duruyor The Outer Limits ve bence herhangi bir bilimkurgu hayranının kesinlikle ıskalamaması gereken bir dizi…

bilimkurgu, Çağıl Ömerbaş, dizi, Philip K. Dick, televizyon, The Outer Limits