Bir Aktör Olarak Şehir

Geçtiğimiz günlerde Peter Jackson’ın yapımcılığını üstlendiği Mortal Engines filminin fragmanına denk geldim. Büyük bir yıkımın ardından hayatta kalan insanlar şehirleri mobilize etmiş. Bunların büyük olanları —sanırım kaynak edinmek adına— küçükleri yakalayıp avlıyor. Peter Jackson’ın Bad Taste (1987) günlerine döneceği konusundaki beklentim The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013) sırasında yok olmuş olsa da, enerjisini —şimdilik— Yüzüklerin Efendisi evreninden başka bir tarafa yöneltmiş olduğunu görmek beni biraz sevindirdi. Hareket edebilen, tank benzeri şehirler de bana enteresan bir fikir gibi geldi: Şu ana kadar kurmaca eserlerde daha çok statik bir şekilde anlatıya müdahale eden şehirlerin mobilize olması ilginç olanaklara sebep olabilir. Göreceğiz. Sinemanın, daha doğrusu filmlerin, şehirle ilişkisi konusunda bıkkınlık verecek kadar yazılmış çizilmiş ve bunların fazlalığı bu alanla az çok ciddi olarak ilgilenmiş herkesin dikkatini çekmiştir. Bu kaynakların kimisi fazlasıyla nostaljik iken, kimisi de değişen statükonun filmlerde şehirler vesilesiyle kendini nasıl gösterdiğini sorguluyor. Kimileri de sahilden Bostancı dolmuş yolculuğunun ötesinde bir bilgi sunmuyor.

Şehirlerin aktif olarak anlatıya katıldığı filmleri seviyorum. Elbette belirli bir yerde geçen her filmde şehrin anlatıya katıldığını, anlatının akışını değiştirecek kadar önemli bir rolü olduğunu düşünmüyorum. Mesela Gotham’ın Batman evreninde son derece belirleyici bir yeri varken, Christopher Nolan’ın serisinde çok aktif bir rolü olduğunu düşünmüyorum. Şehrin bir yerinde çeteler var, arada Bruce Wayne’i çeşitli lüks yerlerde görüyoruz, ama Gotham’ın tam olarak neye benzediğini, bizi orada nelerin beklediğini pek kestiremiyoruz. Kendisinden hiç haz etmesem de, Tim Burton’un Batman filmlerinde çok daha başarılı ve tamamlanmış bir Gotham sunulduğunu düşünüyorum. Wong Kar-wai’ın Fallen Angels (1995) filminde, Hong Kong’da geceleri neler olabildiğini, geç saatlerde insanların neler yaptıklarını, nasıl yerlerde dolaştıklarını uzun uzun izliyoruz. Şehir bu kadar iyi tanıtılınca izlediğimiz karakterlerin hangi şartlarda oluştukları hakkında bir fikrimiz oluyor. Onları yaşadıkları şehir üretti; hâkim politika, dini vesairesi ne olursa olsun, onun üstünde hak iddia eden ülkelerden bağımsız olarak şehir böyle insanları yaratmaya devam edecek, hep yaptığı gibi.

Martin Scorsese’nin 1985 tarihli After Hours filminin, anlatıya katılan şehir açısından benim için yeri ayrıdır. Filmde Griffin Dune tarafından canlandırılan Paul Hackett adlı, monoton işinden usanmış bir adamın bir gece boyunca New York’ta başından geçenleri izliyoruz. Hackett bir kafede tanıştığı Marcy adlı güzel bir kadınla şansını denemek için yabancısı olduğu Soho’ya geliyor ve bu yolculuğu boyunca New York karşısına sürekli engeller çıkarıyor. Parasını kaybediyor, en hafif tabirle eksantrik olarak görülebilecek onlarca insanın elinde oyuncağa dönüyor. Scorsese’nin yeteneğinin zaten tartışılacak bir tarafı yok, filmin her sahnesine New York’u sindirmeyi çok iyi becermiş. Dolayısıyla Hackett’in hayatını zorlaştıran şeylerin karşılaştığı değişik karakterlerden çok, onları üretip üstüne yollayan şehirden kaynaklandığına kanaat getiriyorum. Adamın kafasıyla oynayan heykeltıraş Kiki, onu aradan oraya sürükleyen barmen Tom, alıkoymaya çalışan garson Julie veya film boyunca karşılaştığı hırsızlar Hackett’in düşmanı değiller; onları yaratıp bu zavallı adamın üstüne yollayan New York filmdeki gerçek zalim.

Martin Scorsese, After Hours, 1985,
filmden kareler, kaynak: IMDb

Sovyet halkbilimci ve araştırmacı Vladimir Propp, anlatılardaki kötüyü [villain] anlatıda karışıklık yaratan kişi olarak tanımlıyor. After Hours’ta bu karışıklığı yaratan şey doğrudan New York. Sevdiğim şehirli filmlere bir göz attığımda şehirlerin genellikle anlatıdaki kötü olarak karşımıza çıktığını görüyorum. Tran Anh Hung’un 1995 tarihli Cyclo’sunda da, John Landis’in 1985 yapımı Into the Night’ında da, John Woo’nun Hard Boiled’ında da (1992), Pier Paolo Pasolini’nin Mamma Roma’sında da (1962) farklı şehirler, kahramanlarımıza yardımcı olmaktan çok hayatlarını zorlaştıran birer faktör olarak karşımıza çıkıyor. Aslında şehrin kahramanlara yardımcı olduğu örnekler de mevcut, ama bu yardım pek de iyilik adına olmuyor. Aklıma gelen ilk örnek Mike Leigh’in 1993 yapımı Naked’ındaki Londra. Filmde birkaç gün boyunca asap bozucu kahramanımız Johnny’nin başından geçenleri izliyoruz. Ama filmde Londra kahramanın hayatını zorlaştırmak yerine, onun egosunu tatmin edebileceği insanları karşısına çıkarıyor. Filmdeki neredeyse tüm diğer karakterleri hunharca harcayan şehir, aynı tutumu Johnny’e karşı —belki de kendisine yakın gördüğü için— sergilemiyor. Filmin sonuna doğru başına kötü sayılabilecek şeyler geliyor, ama diğer karakterlerin yok olmuş hayatlarıyla kıyaslandığında lafı bile edilemez. Biraz düşününce, kendisi Manchesterlı olsa da, Johnny’nin de şehrin etkisini göstermek için yönetmenin kullandığı mekanizmalardan biri olduğunu düşünüyorum. Johnny şehre böylesine hizmet ettiği için şehir de ona yardımcı oluyor ve Propp’un tanımladığı karakterlerden yardımcı [helper] olarak karşımıza çıkıyor.

Mike Leigh, Naked, 1993, filmden kareler, kaynak: IMDb 

Şehrin (anti-)kahramanımıza yardımcı olduğu başka bir film de John Dahl’ın 1994 yapımı The Last Seduction filmi. Evliliğinden sıkılmış femme fatale Bridget, kocasını kokain satmaya ikna ettikten sonra, tüm kârı çalarak New York’tan kaçıyor. Buffalo yakınlarındaki küçük bir kasabada, ortalık yatışana kadar saklanıyor. New York şartlarında hayatta kalmayı çok iyi öğrenmiş olan Bridget’in hayatı, saf ve muhafazakâr kasaba sakinleri arasında son derece kolay bir hâle geliyor ve kısa sürede tüm kasabayı parmağında oynatmaya başlıyor. Buradaki küçük kasaba, bir yardımcının ötesinde bir konumda karşımıza çıkıyor. Filmdeki kasabanın bir comic relief* olarak karşımıza çıktığını söylersem, sanırım çok ileri gitmiş olmam. Bridget filmde, New York’un etki alanını artırarak kendisine uzak yerleri de harcamasının aracı gibi. Acımasız New York’un dışında da olsanız, şehrin barındırdığı tehlikelere karşı güvende değilsiniz.

The Last Seduction’ı türü [genre] açısından incelersek, 1940’ların baskın türü film noir’ın, dönem baskılarından kurtularak gelişmiş neo-noir olduğunu söyleyebilirim. Arka planda işlemekte olan zalim bir planın sebep olduğu paranoyayı iğneleyici bir dille ve sıklıkla ima edilen cinsellikle işleyen ‘karanlık filmlerin’ daha yakın dönem akrabalarından farkı, 1940’ların normları gereği uygulanması gereken kurallar. Dönemin sansürü her sahneye sinmiş olan cinselliğin doğrudan gösterilmesine engel oluyor ve filmlerde kötü adamın cezalandırılmasını gerektiriyordu. Bütün bu kısıtlamaların dışında film noir’larda şehir kullanımı her zaman önemli bir unsurdu. Naked City (1948), Night and the City (1950) ve The Street with No Name (1948) gibi film isimleri de bu güçlü ilişkiyi destekliyor. Şehir, bu filmlerde de kahramanımızın hayatını zorlaştıran bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor. Naked City’nin sonunda, katilin polislere, kendine güvenerek şehirde, izini kolaylıkla kaybettirebileceğini söylemesi şehrin kimin yanında yer aldığını net bir şekilde açıklıyor aslında. Günümüzde sinemanın üstündeki kontrol mekanizmalarının kalkmasıyla eskinin kötüleri karşımıza filmin kahramanı olarak çıkabilmeye başladı ve kolluk kuvvetlerinin işini zorlaştıran şehir, bu anti-kahramanlara yardımcı olabiliyor.

Toparlamak gerekirse, büyük küçük tüm şehirlerin anlatıya müdahalede bulunabilme ihtimali sevdiğim ve beni heyecanlandıran bir konu. Bir şehir ne kadar karışıksa anlatıyı da aynı oranda karıştırabilir, son derece basit bir olayı bile kafkaesk seviyede bir labirente çevirebilir. Naked City’deki anlatıcı [narrator] da şehrin bu potansiyelinin altını çiziyor: “Çıplak Şehir’de sekiz milyon farklı hikâye var, bu onlardan sadece biriydi.”

* Çoğunlukla ciddi olma iddiası taşıyan kurmaca eserlerde gerilimi azaltmak ve izleyiciyi rahatlatmak amacıyla kullanılan komik karakter/sahne/diyalog.

Çağıl Ömerbaş, kent, sinema, şehir