Dönüşebilen Şeyler

Burada yazdığım yazılara sondan başlayarak bir göz attığımda kendimi fena hâlde nostaljiye kaptırdığımı fark ettim. İstanbul Efsaneleri, Another World, Lucas Arts filan derken bir süredir sadece 1990 başlarından bahsettiğimi fark ettim ve bu durum biraz canımı sıktı. Bir ortamda “Portofino” çalmaya başladığında ayağa fırlayıp dans ederek bize “sizin dinledikleriniz palavra, gerçek müzik budur” diye bağıran amcaya mı dönüşüyorum acaba, diye azıcık işkillendim. Bu tür beğenilere yaklaşımımın, bunların en iyi şeyler olduğunu düşündüğümden değil, benim en sevdiğim şeyler olduğuna kanaat getirince rahatlayıp geçmişime gömülmeye devam ettim. Uzun zamandır tekrar izlemediğim iki film beni özellikle çok mutlu etti: Spies Like Us (1985) ve Nothing But Trouble (1991).

Spies Like Us, 1985,
filmden ekran görüntüleri

Bu iki filmin aslında orijinal Saturday Night Live bağlantısından başka ortak yönü yok gibi görünüyor. Spies Like Us bir beceriksiz ajan komedisi, Nothing But Trouble da şiddeti, orta sınıf gençlerinden üst sınıf yetişkinlerine yöneltilmiş bir Texas Chainsaw Massacre (1974) parodisi gibi duruyor. Bu filmlerde çocukken beni çok etkilemiş olan şey “göründüğünden daha fazlası” olan yapılar olmuştu: Spies Like Us’ta terk edilmiş gibi görünen açık hava sineması atom bombası yakalayabilen, lazerli mazerli bir yapıya dönüşüyordu; Nothing But Trouble’da da mahkeme salonu, yeri geldiğinde insanları idam eden bir roller coaster’a, yeri geldiğinde de bir model tren aracılığıyla kötü sosisli sandviç servisi yapan bir yemek odasına dönüşüyordu.

Nothing But Trouble, 1991,
tanıtım filminden ekran görüntüleri

Aslında, sıradan eşyaların —daha etkileyici— bir şeylere dönüşmesi yıllardır çeşitli ortamlarda gösterilen bir motifti. James Bond’un kullandığı araçlar (lazerli saat, roketli araba vs.) 1953’ten beri kitaplardan, 1962’den beri de beyaz perdede milyonlar tarafından heyecanla takip ediliyordu. Aynı şekilde Mission: Impossible 1960’larda hayli popüler olmuştu. Bütün bu örnekler, 1960’lardan başlayarak, 1990’ların ilk yarısına kadar teknolojik dönüşümün giderek artarak işlenen bir konu, daha doğrusu motif olduğuna beni ikna etti. Yakın tarihte çıkan, Netflix’in Toys That Made Us (2017) serisinin ikinci sezonundaki Transformers bölümü ve Lego Ideas’tan bu ay çıkan Voltron seti de bu düşüncemi pekiştirdi. Bunlar dışında 1980’ler, Knight Rider (1982), Airwolf (1984), The Highwayman (1987) gibi sayısız “göründüğünden daha fazlası” olan ürünle dolu.

“Göründüğünden daha fazlası” [More than meets the eye], aslında Transformers’ın 1984’teki ilk televizyon reklamından beri kullandığı bir slogan. Gerektiğinde sıradan görünümlü binek araçlarına (çeşitli durumlarda tabanca veya müzik seti olabilen de var) dönüşebilen robotların maceraları günümüzde bir medya tekeline dönüşmüş olsa da, bu trend Japon oyuncak şirketi Takara’nın Diaclone ve Microman oyuncak serilerinin Amerikan pazarı için yeniden etiketlenip, bu pazarın müşterilerine uygun bir hikâyeyle piyasaya sürülmesiyle başladı.

Japonya’da yıkım ve dönüşüm sıklıkla işlenen konular. Farklı kültürleri barındıran bir topluluktan hırçın ve muhafazakâr bir imparatorluk hâline gelip, İkinci Dünya Savaşı’nda nükleer yıkımı yaşayıp, ardından gelen tüm kısıtlamalara rağmen dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden birine sahip güçlü bir devlete dönüşen bu ülkenin tüm yaşadıkları popüler kültürüne de işlemiş durumda. Godzilla (1954) gibi sayısız örnekte yıkım, Voltron (1984) gibi pek çok işte de dönüşüm işleniyor. Hatta Tetsuo: The Iron Man (1989) gibi iki temanın birlikte ele alındığı örnekler de fazlasıyla mevcut. Kısacası, Transformers gibi bir oyuncak serisinin Japonya’dan çıkması normal bir durum.

Transformers, 1984, DVD kapakları,
kaynak: IMDb

Hafızasında bu kadar köklü değişiklikler olmayan benim gibi insanlar neden dönüşebilen şeylerden bu kadar etkileniyordu? Körfez Savaşı zamanı televizyonda sürekli bu konuda yayın oluyordu, okullarda ikaz ve alarm işaretleri asılıydı ve nadiren bomba tatbikatına sokuluyorduk. Diğer taraftan da gündelik hayatımız olanca monotonluğuyla devam ediyordu. Bir ilkokul öğrencisi için bunca aksiyonun arasında bu durağanlık hayal kırıklığı yaratıyordu. Dolayısıyla, etrafımda her gün gördüğüm sıradan bir şeyin sıradışına dönüşebilme ihtimali giderek daha çekici bir hâle geldi. Her gün önünden geçtiğim bir binanın bir anda atom bombasını ele geçirebilecek ve son derece sciency bir şekle girebilme ihtimali, en azından Ankara ayazında servis beklerken, mikro düzeyde bir heyecan dalgalanması yaratıyordu.

Orta sınıfın küçük mensuplarının sömürüye açık bu bıkkınlıkları hâliyle son derece renkli bir pazara vesile oluyordu. Transformers’ta (1984) kötüler olarak lanse edilen Decepticon’ların liderinin küçülerek bir tabancaya dönüştüğü ve yanındaki Soundwave tarafından kendisiyle ateş edildiği gibi durumlara aldırmadan her bölümü heyecanla bekleyen bir kitleden bahsediyorum. Yeni enerji kaynakları ararken Decepticon saldırısıyla dünyaya çakılan iyi Autobot’ların lideri Optimus Prime da tıra dönüşebiliyor. Uçabilen bir robotun tıra dönüşmesinin nasıl bir fayda sağlayabileceğini sorgulamadan filan izliyorduk, hâlâ da izleyebiliyorum. Aynı şeyi Michael Bay’in 2007’de başlattığı film serisi için söyleyemeyeceğim ama, o seri en hafif tabirle, acı verici. Bu yaptığı yetmezmiş gibi Ninja Kaplumbağalar’ı da beyazperdede hunharca katletmeye başlayan Bay, sanırım döneminin küçük bıkkın orta sınıfının en nefret ettiği yönetmen/yapımcı konumundadır. Aynı kaderi umarım Pokémon (1997) kuşağı yaşamaz...

Çağıl Ömerbaş, dizi, oyun, popüler kültür, televizyon