Etkili Tercihler

Kaynağı Çin olarak gösterilen “umarım ilginç zamanlarda yaşarsın” diye bir beddua var, benim bununla ilk karşılaşmam (pek sevmediğim) Trevanian’ın Şibumi (1979) kitabında olmuştu. Günümüzdeki gelişmelere baktığımda da, içinden geçtiğimiz koşullardan daha ilginç pek bir şey aklıma gelmiyor açıkçası. Dünya liderlerinden biri okullardaki katliamları önlemek adına öğretmenleri silahlandırmayı öneriyor, onun biraz kuzeyindeki —çevre katliamı ve silah pazarlaması gibi konularda diğerlerinden hiç aşağı olmamasına rağmen— bütün örtülü ödeneği halkla ilişkiler bölümüne yığarak dünyanın en sempatik ve özgürlükçü adamıymış gibi davranıyor, başka bir yerde tuhaf saçlı ırkçıların yönetimi ele geçirebilme ihtimali yükseliyor… Dünya böyle soğuk savaşla Alemdağ’da çarşı izni arasında bir durumdayken de muhbirlik çok fazla düşünmeyi sevmeyen insanlar arasında iyi bir kariyer olarak algılanmaya başlıyor. İnsanların otobüste kendi aralarındaki konuşmaları, sosyal medyadaki paylaşımları gibi meseleler anında muhbir vatandaşlar tarafından yakalanıyor ve ihbar ediliyor. Diğer taraftan, devletlerin organize takipleri, izleme ve dinlemeleri de artarak devam ediyor. Oyun endüstrisi de bu duruma farklı açılardan yaklaşan çeşitli oyunlar üretmeye çalışıyor.

Totaliter rejimler ve bunlarla mücadele etmek aslında her zaman oyun endüstrisinin gündeminde olmuştu. 1986 yapımı Alpha oyununda da sınırlı kaynağı kalmış bir dünyada Daedalus sisteminin sert kalıplarına karşı mücadele ediliyordu. Biraz çift kutupluluğu benimsemiş olsa da, Command and Conquer (1995–2013) serisinde de durum buydu, daha önce burada da bahsettiğim Deus Ex’te (2000–2016) de anlatı özel şirketlerin dayattığı sisteme karşı ayakta kalabilme (veya onu savunabilme) üstüne kurulmuştu. Yani, diğer tüm ortamlarda olduğu gibi, oyunlarda da totaliter rejim karşıtlığı kesintisiz devam etti. Yine diğer ortamlardaki gibi, devletlerin hayatın tüm aşamalarına sızmaya çalıştığı toplumsal eşitsizliğin arttığı zamanlarda, bu durumu eleştiren işlerde bir artış göze çarpıyor.

Yakın zamanda çıkan politik oyunlar arasında 1979 Revolution: Black Friday (2016), Beholder (2016) ve Orwell: Keeping an Eye on You (2016) gibi oyunlar büyük beğeni topladılar. Bu oyunların ortak özelliği choices matter [tercihler etkiler] etiketiyle yayınlanmalarıydı. Bu etiketi taşıyan oyunlarda, oyuncunun yaptığı tercihler olay akışını değiştiriyor. Aslında bu etiketin herhangi bir oyunu anlatmak konusunda çok da iyi bir tercih olmadığını düşünüyorum. Tüm oyunlarda bazı tercihler yapılır ve bunların sonuçlarına katlanılır. Mesela Super Mario Bros. (1985) oynarken kaplumbağanın kabuğuna ikinci kere basmak, onu oyundaki her şey için tehlikeli bir engele dönüştürür ve kayda değer bir tercihtir. Hitman serisinde (2000–2016) sadece hedefimizi öldürerek de bir sonraki bölüme geçebiliriz, etraftaki her şeyi öldürerek de. İki tercihin farklı stratejileri olacaktır. Aslında tüm oyun kültürü, sonuçları tam da belli olmayan bir durumu idare etmek üstüne kuruludur ve oyunlar bu durumlardaki tercihlere göre ilerler. Rol yapma oyunlarının çoğunda farklı oynayış şekillerine göre bir ana karakter —oyuncu tarafından— yaratılır. Kısaca, seçimlerimizin olay akışını etkilemesi yeni bir durum değildir; tüm oyunların özüdür. Yine de elimizde kabul edilmiş bir etiket var ve bununla anlatılmak istenen şey, zamanı geldiğinde oyuncuya sunulan sınırlı sayıdaki diyalog ve aksiyon kalıpları arasından birini seçmesinin gerekeceği bir oyunla karşı karşıya olduğu. Bu etiketi taşıyan oyunlarda benim canımı sıkan konu hep çok sınırlı seçenek olmasıydı. Mesela Life is Strange’de (2015), ne yaparsam yapayım, ana karakterin eski arkadaşıyla bir ilişkiye girmemesini sağlayamadım. Burada ağlamayı bırakıp politik oyunlara geri dönüyorum.

1979 Revolution: Black Friday,
ekran görüntüleri,
kaynak: 1979 Revolution

Yukarıdaki örneklerden 1979 Revolution: Black Friday (2016) tam da bahsettiğim şekilde bir oyun. Oyun İran devrimi zamanında geçiyor. Reza Shirazi adlı foto muhabirini kontrol ettiğimiz oyunda, yeri geldikçe bazı kararlar alıyoruz ve bunlar karakterimizin geleceğini belirliyor. Oyunda karar almak dışında, etraftan topladığımız eşyalar aracılığıyla 79 devrimiyle alakalı bilgilere ulaşabiliyoruz ve kargaşa anlarında karakterimizin devrim muhafızlarından kaçabilmesini sağlayacak müdahalelerde bulunabiliyoruz. Dediğim gibi oyunda sunulan tercihler sınırlı sayıda ve benim tam beğenerek uyguladığım tercihler değiller. Yine de bu dönemi yaşamış Navid Khonsari’nin hazırladığı oyun, dönemi anlatan diğer ortamlardaki örneklere göre benim için daha tatmin edici ve kesinlikle çok daha eğlenceliydi.

Orwell: Keeping an Eye on You’da (2016), bütün oyun, görevi şüpheli vatandaşları takip etmek ve onlar hakkında veri toplamak olan bir devlet ajanının bilgisayar ekranında ilerliyor. Nation olarak geçen bir ülkede yeni başlatılan (kör göze parmak gibi adlandırılmış) Orwell adlı program aracılığıyla gündemde olan bombalamaların sorumlusunu bulmaya çalışıyoruz. Orwell sayesinde şüphelilerimizin mesajlaşmalarına, sosyal medyalarına veya bilgisayarlarındaki dosyalar gibi sayısal bilgilere ulaşabiliyoruz. Birisi hakkında yeterli bilgi topladığımızda, o kişi bağlı olduğumuz kurumun sorgulama memurları tarafından tutuklanıp sorguya alınıyor. Bu süreç içinde çok da işe yaramayan bilgileri sistemimize geçirirsek amirimizden fırça yiyoruz ve oyunun sadece son bölümünde verdiğimiz kararlar farklı sonlara götürüyor. Bu bölüme kadar oynayış adına pek bir etkimiz yok anlatıda. Önümüze gelen dokümanlarda seçebileceğimiz kısımlar zaten işaretli olarak ekranımıza geliyor. Son bölüme kadar bizim tek katkımız, birbiriyle çelişen bilgilerden birini seçmek. Bu sebeple de oyunda Das Leben der Anderen [Başkalarının Hayatı] (2006) filmindeki ajan gibi romantik davranışlarda bulunup takip ettiğimiz insanların kimisini kayıramıyoruz. Durum bu olunca da oyunun kuru bir tecrübe sunduğunu düşünüyorum. Henüz oynamadım ama şubat sonunda oyunun ikinci bölümü, Orwell: Ignorance is Strength adıyla piyasaya sürüldü. Tanıtım videolarından gördüğüm kadarıyla, oyuncunun müdahale edebileceği ortamlar bir miktar geliştirilmiş ve oyun tecrübesi daha zenginleştirilmiş, en azından öyle görünüyor.

Orwell, ekran görüntüleri,
kaynak: Surprise Attack Games

Burada yazdığım oyunlar arasında en zengin oyun tecrübesini sunan örnek Beholder. Oyunda devlet tarafından atanmış bir apartman kapıcısını yönetiyoruz, görevimiz de apartmanda yaşanan devrim karşıtı şeyleri merkeze iletmek. Daire sakinleri hakkında farklı yöntemlerle bilgi topluyoruz: İnsanlarla birebir konuşabiliyoruz, dairelerini arayıp kamera yerleştirebiliyoruz veya başkalarından duyduğumuz şeylere göre hareket edebiliyoruz. Oyunda sürekli güncellenen bir rejim kılavuzumuz var, günden günde değişen yasaklı durumları buradan takip edebiliyoruz. Mesela devlet elma yemenin rejime karşı bir hareket olduğuna karar verebiliyor, biz de evinde elma bulunduran apartman sakinlerini yetkililere bildirebiliyoruz. Beholder’da, öncekilerde olmayan bir risk faktörü de mevcut. Mesela bir daireyi ararken sahibi gelebiliyor ve görevlerimizi bitirmek için sınırlı zamanımız oluyor. Görevlerden kazandığımız parayı, aktivitelerimizi geliştirmek için harcayabiliyoruz. Diğer taraftan baskıdan sıkılmış vatandaşların yanında yer alarak, devletin de gözüne batmadan anlatıda ilerleyebiliyoruz.

Beholder, ekran görüntüleri,
kaynak: Beholder

Politik içerikli oyunlar, verdiğimiz kararların sonuçlarına dikkat çekmek adına, günümüzde kayda değer bir simülasyon potansiyeli taşıyorlar aslında. Orwell’e ilk başladığımda kendi kendime, “Tamam, muhbir oluyorum ve bunu olabildiğince etik yapacağım” demiştim. Oyundaki anlatı etik bir tutuma izin vermemişti: Oyunda, sadece kendini daha iyi hissetmek adına aktivizme başlamış olan bir kızı tutuklatmadan ilk günü bitiremiyorduk mesela. Bu şekilde başladığımız bir durumda da zorlama bir gönül yarasıyla durumu tecrübe etmemiz gerekiyor. Benim inancıma göre oyunculara “ya bizdensin, ya da bize karşı,” gibi bir ikili karşıtlık dayatmak yerine, daha fazla seçenek sunulsa; farklı durumların ikiden fazla sebebi/sonucu olabileceğini benimsemiş Heidegger veya Deleuze/Guattari çizgisine yaklaşılsa, çok daha doyurucu bir oyun tecrübesi sağlanabilir. Bombalar patlarken kedi videoları paylaşmak ve bu tutumumdan dolayı, kendini “duyarlı” olarak etiketlemiş insanların azarlarına maruz kalmak gibi seçeneklerimin de olduğu bir tecrübe arıyorum sanırım. 1979 Revolution gibi, detaylı olarak planlanmış ve modellenmiş bir oyunda bu talebimin çok zahmetli sonuçları olduğunun farkındayım. Ama en azından Orwell gibi, metinler üzerinden ilerleyen bir oyunda tamamen başka yerlere gidecek olay örgüleri kurmak mümkün. Önümüzde iki seçenekten fazlasının olduğunu bilmek bence hayatın her aşamasını daha zengin bir şeye dönüştürür.

bilgisayar oyunu, Çağıl Ömerbaş, dijital kültür