Rocko’nun
Modern Yaşamı
ve Bizim İnadımız

Geçtiğimiz ay Netflix hiç beklemediğimiz yerden iki sürprizle geldi: Rocko’s Modern Life ve Invader Zim için hazırlanan iki özel bölüm yayımlandı. İki kült dizinin de özel bölümleri, dizilerin orijinal yaratıcılarına teslim edilmiş —ki bence çok yerinde bir karar bu. Bahsettiğim dizilerin ikisi de Nickelodeon menşeli; Invader Zim kesintili olarak 2001–2006 arasında, Rocko’s Modern Life ise 1993–1996 arasında dört sezon yayımlanmıştı. Zim’in Invader Zim: Enter the Florpus adlı özel bölümüyle ilgili yazıp çizecek çok fazla bir şey yok bence: Zim yine Dünya’yı ele geçirmelik bir plan yapıyor; akıllı ama psikolojisi Zim’in yokluğunda birazcık rayından çıkmış olan komşusu Dib de bu planlara engel olmaya çalışıyor. Bunu özel bölümü kötülemek için söylemiyorum hiçbir şekilde; bu anlatının varyasyonlarını sonsuza kadar büyük bir zevkle izleyebilirim. Demek istediğim yenisinde büyük bir değişiklik yok, konuya aşina olanlar herhangi bir Zim bölümü gibi izleyebilir. Rocko için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama; özel bölüm tamamen yenilik üstüne kurulu.

Rocko’s Modern Life: Static Cling, 2019,
© Nickelodeon and Viacom,
kaynak: IMDb

Rocko’s Modern Life: Static Cling adıyla yayımlanan özel bölümde olaylar günümüzde geçiyor. Rocko, Heffer, Filburt ve Spunky önceki serinin 74. bölümünde (“Future Schlock”) evlerine çarpmış olan roketle yörüngede süzülürken Heffer’in farkına varmadan yirmi üç yıldır ‘çatalında’ taşıdığı roket kumandasını keşfedip Dünya’ya dönerler. Uzakta geçirdikleri yılların dünyada yarattığı etkiyi önce büyük bir memnuniyetle karşılarlar; dakika başı yeni akıllı telefon alabilmek gibi yeni tüketim seçeneklerinin memnun olunmayacak yanı yok sonuçta. Görünüşte en azından. Değişen dünya kısa sürede Rocko üzerinde boğucu bir etki yaratmaya başlar. En sevdiği dizi olan The Fatheads’in de yayından kaldırılmış olduğunu öğrenmek bardağı taşıran son damla olur ve Rocko tüm varlığını bu diziyi yeniden canlandırmaya, en azından son bir özel bölüm yaptırmaya adar. Dizinin yapımcısı modern teknolojiyle hazırlanmış pişmanlık dolu bir bölümle uğraşırken Rocko ve arkadaşları dizinin gerçek yaratıcısı Ralph Bighead’e ulaşmayı başarırlar. Yalnız bu noktada da ufak bir değişiklikle karşılaşırlar: Ralph artık bir kadındır ve adı da Rachel olmuştur. Bu tabii ki bizimkiler için bir mesele değildir, hatta durumu son derece havalı bulurlar. Rachel’ın babası Ed, ne yazık ki bu memnuniyetlerini paylaşmaz. Özel bölümün yattığına inanan Rocko ve Ed Bighead çatıda oturup etraflarındaki her şeyin değiştiğinden yakınırken yanlarına Değişim Rüzgârları adlı bir karakter gelir ve mutluluğun temelinde değişimi kucaklamak olduğunu söyler. Bu esnada The Fatheads’in Rachel tarafından hazırlanmış özel bölümünün gösterileceği haberini alır ve izlemeye giderler. Bu özel bölüm Bighead aile geçmişinden özel anlarla doludur ve Ed’in kızını yeniden kucaklamasına vesile olur. Rocko hâlâ tatmin olmamıştır ama; dizi 1990’lardaki hâlinden farklıdır. Tam etrafındakileri diziyi dışlamaya davet ederken Değişim Rüzgârları yeniden belirir ve kahramanımızı sakinleştirmeye girişir. Devreye kızıyla ancak kucaklaşabilen Ed girer ve Rocko’ya geçmişte yaşanılamayacağını, ancak minnettar olunabileceğini söyler ve hayatın kalıcı olmadığını, şu anda olanları reddederek birçok önemli şeyi kaçıracağımızı ekler. Etrafındakilerin de değişim karşısındaki tutumlarını dikkate alan Rocko, durumun o kadar da kötü olmadığını kabullenir. Bu paragraf spoiler içeriyordu, bilginize…

Rocko’s Modern Life: Static Cling, 2019

Özel bölümleri izledikten sonra bir lise arkadaşımla buluşmuştuk, zamanında tüm Nickelodeon yapımlarını hararetle konuştuğum arkadaşlarımdan biriyle. Bölüm hakkındaki memnuniyetimi aktarırken, arkadaşımın durumdan pek de hoşnut kalmadığını fark ettim. Sebebini sorduğumda Ralph’in Rachel olmasının gereksiz bulunduğunu öğrendim. “Niye cinsiyeti değişti ki?” Kendisinin takıldığı konu buydu ve “neden olmasın?” cevabını kesinlikle kabul etmiyordu: “Ne gerek vardı?” Bu tutum özel bölümde Rocko’nun takındığından çok da farklı değil aslında, eskiden beri sevdiğimiz bir şeyin değişmesi bir tekinsizlik, zamanın ilerlemesi veya kişiden kişiye değişecek pek çok hisse sebep olabilir. Akif Beki-sel endişeler de ne yazık ki bu hisler arasında, umarım zamanla her şey iyiye gidecek. Ben de Michael Bay’in yaptırdığı Ninja Kaplumbağalar filmlerine DNA’ma kadar karşıyım, ama yapacak bir şey yok; zaman geçiyor, zevkler değişiyor ve kimi yapımcı patlayan şeyler göstermeyi çok fazla seviyor. Sonuçta beni avutacak kaplumbağalar hâlâ mevcut, Nickelodeon’daki yeni dizisi de roots-rock-turtles hayranlarını pek memnun etmediyse de ben sevdim. Kafamı kurtaracağım şeyler mevcut yani, bir konseptin olduğu gibi üstünü çizmemize gerek olmadığını söylemeye çalışıyorum bu saçma sapan kelime yığınıyla.

Şimdi bu mevzuları cinsiyet, yeni iletişim şekilleri veya hafıza gibi havalı akademik konulara bağlamak mümkün. Ağdalı ağdalı “Pierre Nora’nın da dediği gibi…” gibi cümlelerle başlayıp “töz”lü “izlerkitle”li filan bir yazı yazmak çok benlik bir mesele değil ne yazık ki. Dolayısıyla buradan hip hop kültürüne atlıyorum; mevzuyu iyi kötü bildiğimiz bir yere çekelim… Herkesin kolaylıkla takip ettiği gibi, hip hop kültürü Türkiye’de, özellikle son beş yılda çok büyük bir mesele hâline geldi. Pop yıldızları rap şarkılarını cover’lıyor, rock yıldızları hip hop festivalleri yapmaya çalışıyor, kaşeler inanılmaz arttı vs. Bir de alakalı alakasız herkes bu konuda fikir beyan etmeye başladı. Bu gelişmeler beni kesinlikle rahatsız etmiyor, ama yıllardır piyasanın içinde olan pek çok sanatçı durumdan şikâyetçi. Bu şikâyetin bence esas sebebi, fazlasıyla büyümüş olan pastadan emeklerinin payını alamadıklarını düşünmeleri. Günümüzde —güncel platformlar ve yeni alışkanlıklar sayesinde— bir MC çok kısa bir süre içinde star hâline gelebiliyor, eskilerin kazanmayı hayal dahi edemedikleri meblağları çok kısa bir süre içinde kazanabiliyor. Bu kültürü beş altı yıldan fazla takip edenler bilir, eskiden koşullar çok çetindi. Sanatçılar imkânsız koşullarda kayıtlarını alıyor, CD’lerini kendileri basıp konserlerde satmaya çalışıyorlardı. Konser dediğim de bugünkü gibi, IF veya Zorlu değil gençlik merkezlerinden düğün salonu alt katlarına uzanan bir skalada gerçekleşirdi. Yasal dağıtım şansını çok az sayıda MC yakalayabiliyordu. Geçimini sadece müzikten sağlaması mümkün olmayan onlarca yetenekli müzisyen gündüz işlerinde çalışmak durumunda kalıyordu.

Bu kadar çaba sarf eden, tırnaklarıyla kazıyarak bu piyasa içinde varlıklarını korumuş olan MC’ler kendilerini birden bambaşka bir piyasa içinde buldular. Sosyal medyanın ve Spotify gibi müzik platformlarının devreye girmesiyle kitlelere ulaşmak son derece basit bir hâle geldi. Şu an çıkan bir MC bir ay içinde milyonlarca kere dinlenebiliyor; hem platformlardan yüklü para kazanıyor, hem de crème de la crème mekânlarda sahne alabiliyor. Yıllardır hiçbir beklentisi olmadan bu kültür için çalışıp çabalayan MC’ler de hâliyle bu duruma biraz ‘ayar oluyor.’ Ben bu durumu bir de öbür taraftan değerlendirme taraftarıyım. Eskiden çok az olan müzik dağıtım ve kitle iletişim alışkanlıklarının değişmesi sayesinde bu kültür dikkat çeker bir hâle geldi ve büyüdü. Yakın zamana kadar ulaşılması mümkün olmayan albümler bu platformlarla kitlelere ulaştı. Popüler isimleri dinleyen pek çok insan başka nelerin olduğunu merak ediyor ve bu albümleri dinleyebiliyor. Özetle demeye çalıştığım, değişen modeller yüzünden çok daha az emek harcayarak starlaşan MC’lerin bir suçu yok; zaman değişti. Tekellerin yapılarının değiştiği bir dünyaya doğduğu için kızılamaz bir insana. Keşke herkes her şeye eşit koşullarda başlayabilse veya geçmiş emekler pastadan tatmin edici retrospektif bir pay alabilse, ama öyle olmuyor.

Hızla değişen bir dünyada, tabii ki üretilen işlerin biçimi de sabit kalmıyor. Yeni müzikal altyapılar üretiliyor ve şarkıların içeriği değişen kültürü yansıtıyor. Her yönüyle kültürün bambaşka bir noktasında bulunan MC’ler de gördükleri bu manzara karşısında tedirgin oluyor. Kimisi yeni neslin yozlaştığını düşünüyor, ama ben buna değişim demeyi tercih ediyorum. The Breakfast Club (1985) filminde çok iyi bir sahne vardı; müdür Vernon hademe Carl’a her geçen yıl gençlerin daha kötüye gittiğini söylüyor. Carl da değişen şeyin gençler değil, kendisinin olduğunu anlatıyor: Bir şekilde eğlenceli olacağı umulan bir hayat sorumlulukların altında sıkışıp kalıyor, yenilenme arzusunu kaybediyor. Herkesin çeşitli sebeplerden dolayı tercih ettiği bir tür, bir seçki vardır. Bu seçkiyle duygusal bir bağı olan birine yeni üretilen işler anlamsız gelebilir. Yani, hayatının önemli bir aralığını politik bilinç aşılamaya çalışan müzisyenleri dinleyerek geçirmiş bir insan karşısında birden saatlere yazılan şarkıları görünce sinirleniyor, kendi inandığı biçimi agresifçe savunuyor. Yenilerin arasında eskilerin kaybolacağından endişeleniyor sanırım.

Benim böyle bir endişem yok, bunun sadece bir tercih meselesi olduğunu düşünüyorum. Yani, Wiz Khalifa çıkınca kimse Public Enemy albümlerini piyasadan toplattırmıyor. Bir de her şey eskisine göre çok daha kolay ulaşılabilir şekilde. Güncellerin anlayışı ve üretimi farklı olabilir, ama tedirgin olacak bir durum yok ortada. Son derece başarılı bir MC ile bir sohbetimizde bu konudaki öfkesini futbol üstünden ifade etmişti: “Bir oyuncu topu elle kontrol etmeye başlasa, kabul edilir mi?” diye sormuştu. Yani futbol benzetmesi üzerinden devam edersek, dünyada bir hip hop federasyonu kurulacak ve milyonların döndüğü bu ortamda karar mekanizması olacak, bunun dışında üretilen şeyler de resmi olarak tanınmayacak. Hip hop, dansından grafitisine tarzından söylemine her şeyiyle dinamik ve kapsayıcı bir kültür; öyle çok sabitlenebilir, bir kitapçığa sığdırılabilir bir şey değil. Malik Yusef ile röportaj yaparken bana etrafta neonazi bir MC olmasını tercih etmeyeceğini, ama bu kültüre kimin girip çıkacağı konusunda da karar mekanizması olamayacağını söylemişti. Word.

Rocko’ya dönersek; geçmişe minnettar olabiliriz ama geçmişte yaşayamayız. Artık otobiyografik sevgimiz olanlar gibi şarkılar üretilmiyor diye öfkeli olmamıza gerek yok, sevdiklerimiz hâlâ duruyor. Yeni üretimleri biraz daha güncel bir açıdan değerlendirmemiz lazım. En azından var olmasına itiraz etmememiz lazım, bizimki de olsun o da olsun… Kimine ilah kimine maskara falan. Konuyu toparlamak gerekirse, Rocko ve Zim’in yeni bölümlerini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Çağıl Ömerbaş, değişim, dizi, hip hop, Invader Zim: Enter the Florplus, müzik, Rocko’s Modern Life: Static Cling, yeni