Bir Şey Yok…

Değişik bir süreçten geçiyoruz küresel olarak. Bir yandan oturma odası gitar serenatları, diğer yandan ekşi mayalı ekmek videoları arasında sıkışmışız gibi. Bunlardan yana çok şikâyetim yok dürüst olmak gerekirse; ‘çöle dönmüş zihinlerimiz’ gibi başlayan ve hiçbir işe yaramayan çıkışlar (günümüz Türkçesinde ‘duyar kasmak’) görmektense internetten yaş maya perk’ünü alırım daha iyi. Her neyse, bu salgın zamanlarının bence esas gösterdiği şey, ne kadar aptalca zamanlarda yaşadığımız. Bu hayatta yaptığımız, faydalandığımız her şey ne kadar aptalca temeller üstüne kurulmuş ve ne kadar boşunaymış, yakinen tanıklık ettik cümleten. Hükümetlerin, özellikle de Batı hükümetlerinin salgın hastalıklar üstüne yaptığı açıklamaları gördükçe benim aklıma Amerikalı çizer KC Green’in Yanmakta [On Fire] adlı web çizgi romanı ve ondan türetilen popüler meme geliyor.

Bahsettiğim web çizgi romanı aslında son derece basit, altı panelli bir iş: Bir yangının ortasında, mutfak masasında kahve içen şapkalı bir köpek var. Kahvesini yudumlarken “Bir şey yok” diyor [This is fine]. Olayların gidişi karşısındaki memnuniyetini belirtip kahvesinden bir yudum daha alıyor. Her şeyin iyi olacağını belirttikten sonra da eriyor. Bu bahsettiğim sayı Green’in 2008’den beri devam eden Gunshow [Silah Gösterisi?] adlı serisinin 648. macerası. Anlatılan durumun çok yabancısı da değiliz. Kötü son garantili durumlarda takatini korumaya çalışmak, olmuyorsa da bulunulan duruma okey olmak başka anlatılarda da karşımıza çıktı. Mathieu Kassovitz’in 1995 tarihli filmi La Haine’da, yüksek bir binadan düşerken her katta kendine “Buraya kadar her şey iyiydi” diyen adamı da var mesela, ama biraz daha karanlık bir örnek bu.

“This is fine”ın meme’e dönüşen
ilk iki paneli, KC Green,
kaynak: Gunshow

Eriyen köpeği de aslında ilk sayıda ‘Question Hound’ [soru köpeği] olarak görüyoruz: Çocuklara tüm sorularını cevaplayabileceğini söyledikten sonra “Dev bir ‘mal’ olmak nasıl bir şey?” [What’s it like to be a gigantic tool] sorusu karşısında afallıyor. Bu arada çizgi roman deyip duruyorum ama kavram formatı tam karşılamıyor, dilde öyle yerleşmiş diye bu şekilde kullanıyorum. Yoksa ne Tex’e, ne Superman’e benzeyen bir biçim bahsettiğim. Daha çok comic strip’lere (Türkiye’de kimileri ‘çizgi bant’ demiş) benziyor biçim; yani yan yana birkaç panelle ilerleyen, zamanında Hürriyet’te yayımlanan, mesela Alex Raymond’un Dedektif Nik’i gibi bir formattalar. Sayfalarca hikâye yok yani, punch odaklı kısa hikâyeler. Genel bir tarz değerlendirmesi yapmaya gayret edersem, Green’in işlerini punk olarak nitelendirebilirim. Ana akım çizgi hikâyelerden farklı olarak, çok etik sayılabilecek içerikte ve tarzda değiller. Benim aklıma –arada çok fark olsa da– Tony Millionaire’in çizgi hikâyeleri, Tank Girl (Jamie Hewlett ve Alan Martin, 1988- ) veya daha güncel olarak Fantagraphics’ten çıkan çoğu şey gibi bağlantılar geliyor.

KC Green’in geçmişini biraz kurcalayınca The Verge’de çıkan bir röportajına denk geldim. Chris Plante, Green ile hayatını nasıl idame ettirdiği, bu hikâyenin nereden çıktığı gibi konular üstüne konuşmuş. Buralarda öyle enteresan bir bilgi yok; hikâye yazarın ruh hâlinin son derece sıkıntılı olduğu bir aralıkta ortaya çıkmış ve çizer geçim derdi çekmiyormuş. Röportajda benim takıldığım esas nokta başlığı şu oldu: “Bir Şey Yok”, yaratıcısı meme’in zamansızlığını açıklıyor [This Is Fine creator explains the timelessness of his meme]. Yani mevzunun bugün evrensel olduğunu biliyorum ama zamansız kesinlikle diyemem. Hatta aşırı zamanlı; sadece günümüzle ilgili bir espri dönüyor ortada. Günümüz derken de Sanayi Devrimi’nden bu yana geçen zamandan bahsediyorum. Pozisyonumu açıklamak adına, hikâyedeki yangını biraz günümüz olayı olan ‘son teslim tarihli aktiviteler’ gibi görüyorum. Para yatırma, (çoğu) dava açma, ödev teslimi, işte ne bileyim, günümüzde bir şekilde profesyonel etkinlik olarak görülebilecek her şeyi kapsıyor. Biz de bütün bunların arasında, yine çağımız tribi olarak tanımlanabilecek, ‘gülümsemeye çalışırken’ kavruluyoruz. Belirli saatlerde çalışılacak, belirli saatlerde dinlenilecek, şu iş şu saatte bitmiş olacak gibi dayatmaların ve servis sektörünün icadının –ya da isminin koyulmasının– üstünden aslında yüz yıldan az bir zaman geçti. Öncesinde daha din temalı bir kabul edilen boş vakit vardı. Tüm insanların aynı anda organik (!) bir şekilde üretime katılması gibi beklentilerin kural hâline gelmesi 1930’lara tekabül ediyor. Üretime katılmaya çok da hevesli olmayan insanların ateşe atılması, başka bir deyişle… Günümüzde herkes, sürekli olarak, mütemadiyen bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyor, son derece sınırlı bir başarı oranıyla. Ha neden saat 21:00’i bir dakika geçmiş ödevleri kabul etmiyoruz mesela, bilmiyorum. Belki çağın özelliklerini taşıyor olmanın –daha doğrusu böyle düşünmenin– getirdiği bir ego tatminidir…

Burada başlıktan yola çıkarak bir miktar konuşmuş oldum ama röportajın içeriğinde zamansızlığı destekleyen bir şey yok. Hatta Plante meme’i 1971’de ortaya çıkan “Hang in there” afişiyle kıyaslıyor. Öyle ya da böyle, son tarihler sıkıştırmaya devam ediyor, biz de yanmaya. Her şey her açıdan kötü gitmeye devam ederken ne yapıyoruz? Gülümsemeyi ihmal etmiyoruz! Sonuçta sıkıntı yok… 

Çağıl Ömerbaş, çizgi roman, Gunshow, LC Green, meme, popüler kültür