Gündelik yaşamdan yalıtılmış
bir müze-salon örneği,
2017, İstanbul*
Yok Öyle Eskisi Gibi Salonlar
Müze-Salon Pratiğinin ‘Kariyeri’

Çocukluğumda arkadaşlarımın evine gittiğimde, o evi merakla gezer, kendi evimizden farklılıklarını gözlemlerdim. En önemli farklardan biri salonların kilitli olup olmadığıydı. Zira bu, arkadaşlarımızla hangi odada oynayacağımızdan hangi odalarda koşturacağımıza kadar pek çok şeyi etkiliyordu: Salona girebilecek miydik? Salonlarının kilitli olması bende hem bir kısıtlanma duygusu hem de bir ilgi uyandırırdı. Zaten öyle değil midir? Yasak arzu uyandırır. Bir gün bir tanesinin kapısının ilk defa aralandığını görmüştüm. Loş ışıkta, üzeri beyaz örtülerle kaplanmış koltuklar mekânı daha gizemli bir hâle getirmişti. Ama şunu da kabul etmeliydim: Bu mekân benim gibi bir çocuk için değil, ‘büyük misafirler’ içindi. Bunu anladıktan sonra, bu mekânlar ciddileşip resmileşerek, ulaşılmaz hâle gelirdi.

Gündelik yaşamdan yalıtılmış, ev halkına kapalı ve ziyaretçilere açık, Orhan Pamuk’un, “küçük birer müze” diye ifade ettiği salon pratiği, Türkiye ev kültürüne ait önemli bir tema olmuştur. Gösterişli mobilya ve aksesuarlarla dekore edilmiş, salt statü teşhirinin gerçekleştiği ve bu teşhirin bir dokunulmazlıkla birleştiği salon pratiğinin egemenliğini, Sencer Ayata ayrıntılı olarak betimlemiştir. Nazan Çapoğlu, çalışmasında, kamusal mahrem ekseninde ayrışan ev modelinin evcil düzeni tanımlamada güçlü bir prototip olduğunu belirtir.

Gelelim “yok öyle eskisi gibi salonlar…” veya “o tür salonlar artık geride kaldı…” iddialarına. Bu ve buna benzer ifadeler, bu güçlü prototipin artık zayıfladığını, hatta artık kalmadığını (kendi çerçeveleri bağlamında) müjdeler! Çünkü evin en geniş bölümü artık kilitli olmayacaktır! Sadece statü gösterisi için bir sahne kurulmayacaktır. Salonlar, gündelik yaşama açılacak, ‘rasyonel’ ve ‘işlevsel’ bir şekilde ev halkı bireylerinin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanılacaktır. Bu mantıklı savları dinlerken kendimi, çevremdekileri, röportaj yaptığım orta ve üst orta sınıf görüşmecileri düşündüğümde aslında taşlar yerine oturuyordu. Elizabeth Shove ve diğerleri belli bir pratiğin işleyiş ve devamlılığını tanımlamak için “kariyer” terimini kullanırlar. Bu durumda, müze-salon pratiğinin kariyeri epey düşüşte olmalıydı. İçmimarlık ve tasarım alanlarında işlevsellik kavramının egemenliğini göz önünde bulundurduğumuzda, bu iddialara katılmamak elde değildi.

Müze-salon pratiğinin kariyerinin çoğunlukla bittiğine paralel görüşler akademik dünyada da yer almıştır. Ferhunde Özbay, günümüzde orta ve üst orta sınıf evlerde, kapalı bir takdim salonuna rastlamanın çok ender bir durum olduğunu söyler. 1970’lerde ilk televizyonların ev yaşantısına dahil olmasıyla beraber, salonun kapılarının gündelik yaşama açılmaya başladığını ifade eder. Bu açılışın arkasındaki diğer önemli sosyo-kültürel dinamikler arasında, orta sınıf ailelerin kişisel gelişimleri için çocuklarına ayrı oda tahsis etme isteğini ve kadının kamusal alanda gerek iş gerek sosyalleşme adına daha çok aktif olmasını sıralar. Böylece, salonun kapalı tutulmasından dolayı gündelik yaşama ayrılan oturma odası bir çocuk odası olabilecektir. Evin kadını da, çalıştığı ve tüm vaktini evde geçirmediği için, çat kapı misafirliğe mesafeli olacaktır. Daha doğrusu kendini gerçekleştirme duygusunu evden dışarıya taşıdığı için, salonun düzeni ve dekoru hayati önceliğini kaybedecektir. Misafirliklerin randevu verilerek ayarlanması sonucu salon, ‘ancak’ geçici olarak bir takdim alanına dönüşüp ardından yine ev halkının gündelik yaşamına hizmet verebilecektir. Böyle bir düzende evin kamusal ve mahrem bölgelerinin arasındaki muazzam fark da azalmıştır. Kabaca “yok öyle salonlar artık” iddiasıyla söylenebilecek şey bir zamanlar böyle bir pratiğin egemen olduğu ve artık rasyonel bir şekilde ortadan kalktığıdır.

Daniel Miller sanayileşmiş toplumlarda, insanlar için önemli pek çok şeyin mahrem alanın kapalı kapıları arkasında gerçekleştiğini söyler. Evcil pratikleri çalışmak hem çok zor hem de şaşırtıcı, elde ettiğiniz verileri anlamlı bir şekilde kurgulayabildiğinizde çok keyif vericidir. Zordur, zira ‘kapalı kapılar ardında’ ne olup ne bittiğini, nasıl eşyalar yerleştirildiğini, nasıl rutinlerin benimsendiğini, o eşikten girmedikçe bilemeyiz. Aslında genel geçer iddialar da pek yeterli gelmez vakaları açıklamaya. Mahrem alan içinde, evcil pratiklerin kariyerlerinin gidişatına dair resmi kayıt, belge, kaynağa ulaşma imkânı ne yazık ki çok sınırlıdır. Tahmin etmek de zordur. Moderniteyle beraber kentli bireyin deneyimlediği ve yeniden ürettiği kamusal/özel ayrımı, beraberinde kamusal sahnede ayrı, mahrem alanda ayrı pratik ve beğenilerin içselleştirilmesine de neden olabilmektedir; özellikle de Türkiye gibi çeşitli kentleşme, sanayileşme ve modernleşme sorunları olan bir toplumda.

Tam da bu noktada, İsveçli araştırmacı Sofia Ulver-Sneistrup’un İsveç, Amerika ve Türkiye’deki orta sınıf tüketicilerin gündelik ev tüketimine dair karşılaştırmalı incelemesini anmak anlamlı olacak. Araştırmacı, 2005 eylül ayı boyunca, İstanbul’da evlerini ziyaret ettiği ve röportajlar yaptığı katılımcılar açısından, misafirler için ayrı bir salon kurgulayıp kurgulamamanın hâlâ çok ateşli bir tartışma olduğunu belirtir. İsveç ve Amerika’da da evin kamusal ve mahrem alanları sınırlandırılmıştır, ama Türkiye’de bu evcil ayrışmaya özel bir vurgu vardır: Kamusal alan ideal anlamda sadece kamusal, mahrem alan da ideal anlamda sadece mahrem olacaktır.

Sofia Ulver-Sneistrup, ziyaret ettiği evlerden birinde bunun en çarpıcı örneğiyle karşılaşmıştır. Katılımcı kendisini, salona almıştır. Görüşme esnasında salonu kullanmadıklarını, daha doğrusu Türkiye’de genel olarak salonun kullanılmadığını, kendilerinin, televizyonun da bulunduğu oturma odasında yaşadıklarını belirtmiştir. Salonda bulunan mobilyaları da kullanmadıklarını, her şeyin misafirler için olduğunu da ekleyen katılımcı, salondaki her şeyin çok kaliteli ve şıkır şıkır olması gerektiğini savunmuştur. Görüşme esnasında, bu katılımcının geri kalan aile üyeleri oturma odasında oturmaktadır. Araştırmacı oturma odasını da görmek istediğinde, katılımcı açıkça reddetmese de, oturma odasını göstermeye isteksiz davranmıştır.

Sofia Ulver-Sneistrup, 2000’lerde hâlâ devam eden müze-salon pratiğini, parlor’un en bariz örneği olarak değerlendirmiştir. Bu pratiği günümüzde de sürdüren bireyler için, sadece misafirlere ayrılmış bir mekâna sahip olmanın gurur duyulan bir lüks olduğunu not etmiştir.

Elizabeth Shove ve diğerlerinin sosyal pratik teorilerine dönecek olursak, güncel pratikler geçmiş örüntü, dönüşüm ve ortadan kayboluşların devamı niteliğinde görülmektedir. Pratiklerin kariyeri, onları sürdüren bireylerin değişen yaşamlarındaki icralarına bağlıdır. Bireyler yaşamları boyunca girdikleri değişik evrelerde, bazı pratikleri benimseyip bazılarını terk eder. Pratiklerin ve onları icra eden bireylerin kariyerleri birbirine bağlıdır, ama pratikler sabit varlıklar değildir. Müze-salon pratiğinin icrası, benimseyen bireylerin penceresinden, kişinin böyle bir salon kurma imkânı olması hâlinde neredeyse bir görev olarak görülür.

Tartışmanın diğer eksenini salonun yalıtılmasına itiraz eden katılımcılar oluşturur. Bu gruptaki katılımcılardan biri misafirlerin, evin çocuklarından daha önemli görülmesine isyan eder. Bir misafir gelmesi ihtimali için kocaman bir salon ve gündelik yaşamın geçtiği bir oturma odasını kapsayan ev kurgusunda, iki kardeşin birlikte küçük bir odada yaşamasına akıl sır erdiremez. Bunu geleneksel misafirperverlik alışkanlıklarına bağlayan katılımcı, yaşlı nesle ait ev kültürünü kabullenemediğini belirtmiştir. Ulver-Sneistrup, müze-salon pratiğini savunan ve ona karşı çıkan katılımcıları “salon avukatları” ve “salon karşıtı eylemciler” olarak sınıflandırmıştır. Uğur Tanyeli, Türkiye ev kültürünün direngen olduğunu söyler. Salon avukatlarının varlığı bize, salonun ideal anlamda kamusal, iç odaların ideal anlamda mahrem olarak deneyimlendiği baskın evcil pratiğin öyle kolay bitmediğini hatırlatır. Müze-salon, genel iddiaların aksine, zamanında egemen olmuş ve artık yaygın bir şekilde geride kalmış değil, kariyeri, sürdüren kişilere bağlı olarak devam eden bir pratiktir.

* 2017–2018 akademik yılı, Medipol Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü, “Gündelik Yaşam ve Mobilya Tasarımı” dersi öğrenci işleri arşivinden temin edilmiştir.

_
Miller, D. (ed.) (2001). Home Possessions: Material Culture Behind Closed Doors, Berg Publishers.
Nasır, E. (2016). Salon Mobilyalarının Kullanım ve Dönüşümlerinin İncelenmesi: Gündelik Yaşamda Salon Fikri, Mobilya Edinme Dinamikleri ve Kullanım Pratikleri. İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.
Özbay, Ferhunde. (1999). “Gendered Space: A New Look at Turkish Modernisation.” Gender & History 11 (3): 555–568.
Özsoy, A., and G. Gökmen. (2005). “Space Use, Dwelling Layout and Housing Quality: An Example of Low-Cost Housing in İstanbul.” Housing, Space and Quality of Life içinde, edited by Ricardo Garcia-Mira, David L. Uzzell, J. Eulogio Real, and José Romay [pp. 17–27]. Aldershot, Hants, UK: Ashgate.
Shove, E., Pantzar, M., and Watson, M. (2012). The Dynamics of Social Practice: Everyday Life and How It Changes. London: Sage Publications.
Tanyeli, Uğur. (2011). Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri. İstanbul: Boyut Yayıncılık.
Ulver-Sneistrup, Sofia. (2008). Status Spotting: A Consumer Cultural Exploration into Ordinary Status Consumption of ‘Home’ and Home Aesthetics. Lund: Lund Business Press.

Esra Bici Nasır, ev, gündelik hayat, salon, Yok Öyle Eskisi Gibi Salonlar