In the Mood for Love, 2000,
yönetmen: Kar-Wai Wong,
filmden ekran görüntüsü,
kaynak: IMDb
Adım Adım Değişim

Fiziksel deneyim olarak hareketin kendisi aslında bir karışım. Deleuze’e göre; “Bir yanda, hareketli cisim tarafından katedilen, sonsuzca bölünebilir sayısal bir çokluk oluşturan, gerçek ya da olanaklı bütün parçaları edimsel olan ve yalnızca derece bakımından farklılaşan uzay vardır; diğer yanda ise başkalaşma olan, niteliksel virtüel çokluk olan saf hareket, tıpkı adımlarla bölünen, ama her bölündüğünde doğasını da değiştiren Akhilleus’un koşusu gibi. Bergson, yer değişiminin ardında, her zaman, başka bir doğaya sahip bir değişim olduğunu keşfeder. Dışarıdan bakıldığında koşuyu oluşturan sayısal bir kısım gibi görünen şey, içeriden yaşandığında aşılmış bir engelden başka bir şey değildir.”1

Burada teorik olarak ifade edilen “hareket etmenin hafızada yarattığı değişim” somut olarak nasıl kavranır? Bunu anlamaya çalışmak için, düşünce üreten insanların hareket etmeye duydukları isteğe bakılabilir. Birçok yazarın hareket etmek için günlerinin belirli bir bölümünü ayırdığı bilinir. Acaba yazarlar neden düzenli hareket etmeye ihtiyaç duyar? Günlerce bir odadan dışarı çıkmadan da iyi yazılar yazılamaz mı? Bu soruya Nietzsche “Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.”2 diye cevap veriyor. Koşmasaydım Yazamazdım isimli bir kitabı da olan yazar Haruki Murakami de aynı fikirde. Murakami’ye göre roman yazmak gibi sağlıksız şeylerle uğraşmak için insanlar mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorunda; yani, sağlıksız bir ruhun bile, sağlıklı bir vücuda gereksinimi var. Bu sebeple bedenini fiziksel olarak hareket ettirmeyi aralıksız sürdüren Murakami, bunu bazı durumlarda son sınırlarına kadar zorlayarak içinde taşıdığı yalnızlığı çürütüyor.3 Bunu yapmak için koşarken yalnızca koştuğunu, bir boşluğun içerisinde koştuğunu, başka bir ifadeyle de boşluğu yakalayabilmek için koştuğunu söylüyor.4

“Koşarken yalnızca koşmak” gibi, herhangi bir işi yaparken sadece o işi yapabilmek mümkün mü? Acaba bir şey düşünmeden ana odaklanılabilir mi? John Berger’e göre; bir daha hiç görülmeyecek, bir kez olmuş ve bir daha hiç olmayacak olan bu an; geçmiş, gelecek bütün zamanların içinde biriciktir.5 Ancak, başka bir zaman-mekânda olamayacak bu anların geçtiğini fark etmeden yaşarız. Bu durum, insanların genellikle bir şeyleri bölmekle, ayırmakla, sınıflandırmakla ve geriye kalanları yargılamakla, görmemekle meşgul olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu konuda Safiye Erol’un Kadıköyü’nün Romanı’nda, her gün yürüyüş yapan Bedriye’nin söylediklerine bakılabilir. Bedriye, Kadıköy’deki evinden başlayan ve ayaklarının götürdüğü yere gittiği yürüyüşlerini şöyle anlatır: “Evden belki öfke ile sıkıntı ile çıkmışımdır. Yürüdükçe fikirlerimin düğümü gevşer, çözülür ve nihayet düşüncem de yürüyüşüm gibi ahenkli, intizamlı bir akış bulur.”6 Bedriye, yaşadığı bu olumlu değişimi yürümekle ilişkilendirdiği kadar yürürken etrafında olup biteni fark etmesiyle de ilişkilendirir.7 Başka bir deyişle, harekete, zamana ve mekâna odaklanıldığında, sanki zihinde geri plandaki mesele yerli yerine oturur. Üstelik üzerinde düşünülen mesele aklında yokken olur bu; belki tam da bu sebeple olur demek gerek.

Bedriye’nin her gün yürüyerek hatıralarını öldürmesi ya da Murakami’nin her gün koşarak yalnızlığını çürütmesi hareket etmenin hafızada yarattığı değişimin somut ifadeleri olarak değerlendirilebilir. Acaba günlük rutinlerde yapılan hareketler de insanda böyle etkiler yaratamaz mı? Bu konu bana In the Mood for Love8 filmini hatırlatıyor. Film, Bay Chow ve Bayan Chan’ın aldatılma üzerine deneyimlerini, içinde bulundukları durumu kabullenmeye çalışmalarını ve değişimlerini anlatır. Ancak film, her yönüyle bu klişe konunun çok ötesindedir. Filmde, bir yandan Bay Chow ve Bayan Chan arasındaki ilişkiyi izlerken diğer yandan onların tekrar eden gündelik pratiklerini, örneğin işe ya da alışverişe gidip gelmelerini, yemek yemelerini, sigara içmelerini izleriz. Genellikle yavaş çekimle sunulan bu anlar, bedenin ritminin değişimiyle birlikte zihnin alışkanlıklarının da değiştiğini düşündürür; hareketin durduğu bazı anlar ise çelişkide kalındığını. Filmin geneline yayılan bir ritim ve bununla birlikte bir değişim vardır. Müzik, belirli aralıklarla gösterilen saatin ilerleyişi, adımlar, inilen-çıkılan merdivenler, tekrar eden hareketler-mekânlar, odaların duvarında, Bayan Chan’ın elbiselerinde, neredeyse her yerde, her şeyde olan hareket —sanki hepsi adım adım değişimi vurgular.

_ 
{Ana sayfada fold içindeki imge: In the Mood for Love, filmden ekran görüntüsü} 

1. Gilles Deleuze, Bergsonculuk, çev.: Hakan Yücefer, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2. Basım, 2010, s. 88.

2. Frédéric Gros, Yürümenin Felsefesi, çev.: Albina Ulutaşlı, Kolektif Yayınları, İstanbul, 6. Baskı, 2017, s. 17.

3. Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım, çev.: Hüseyin Can Erkin, Doğan Kitap, İstanbul, 2014, s. 25.

4. Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım, s. 98.

5. John Berger, O Ana Adanmış, haz.: Yurdanur Salman, Müge Gürsoy Sökmen, Metis, 5. Baskı, 2009, s. 9.

6. Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı, Kubbealtı Neşriyatı, 5. Baskı, İstanbul, 2010 (İlk basım 1938), s. 22.

7. Erol, Kadıköyü’nün Romanı, s. 22: “Bir de bakarım, Küçük Çamlıca yoluna gelmişim. İki tarafın çitlerinde yaban gülleri açmıştır. Korulardan bülbül sesi gelir. Kuzular meler. Kendimi yoklarım, ohh… Ne hafiflik, ne ferahlık! İki saat yürüyüşle ciğerlerim yıkanmış, zihnim yıkanmış, gönlüm yıkanmış, bulunur. İnsanlara şunu söylemek isterdim: Hastalar, garipler, bîkesler, yürüyün! Hem vücudunuza hem gönlünüze tatlı bir uyuşukluk gelinceye kadar yürüyün. Eski masallarda da böyle değil mi? İnsan, tahammülün, metânetin son mertebesinden sonra demir asâ demir çarıklı, nerede biteceği meçhul olan bir yola çıkar. Bu, insanın eleme karşı son müdâfaa vâsıtalarıdır. Kalbinin kırıldığı yeri ebediyyen terk edip yola revân olmak, dâimî hareketle hâtıraları öldürmek…”

8. In the Mood for Love [Faa yeung nin wa], yönetmen: Kar-Wai Wong, 2000.

Aslı Paköz, değişim, film, hareket, yürümek