fotoğraf: Difei Li
(CC BY-NC-ND 2.0)
Oyun ve Maddi Çıkar

Geçen ay girdiğim tez izleme jürisinde profesyonel sporcuların ve kumarbazların da oyun oynadıklarını söylediğimde danışmanlarımdan Tonguç İbrahim Sezen, bu konuda yazarken dikkatli olmamı söyleyerek yaklaşık dört yıl önceki bir konferansta yaşanan tartışmayı hatırlattı. Bilgisayar Oyunlarının Felsefesi Konferansı’nın sekizincisi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, Patrick Crogan ve Mary Flanagan gibi oyun araştırmalarının önemli isimlerinin katılımıyla, büyük oranda Tonguç İbrahim Sezen’in çabalarıyla düzenlenmişti. Teması ‘oyunlar ve özgürlük’ olan konferansta, konuşmacılardan biri maddi çıkar elde etmenin oyun oynama eylemini etkilemediği konusunda görüşünü paylaşınca salondakilerin yarısı “olmaz öyle şey,” diğer yarısı da “bal gibi olur” diyerek birbirine girmişti.

Oyundan maddi kazanç elde edilmesiyle ilgili tartışmalar, Johan Huizinga’dan başlayarak bütün önemli oyun araştırmacıları tarafından sürdürüldü. Bu tartışmalardan örnekler vermeden önce burada bahsettiğim oyun kavramını açıklamak istiyorum. Burada ‘oyun’ kelimesini, saklambaç veya satranç gibi belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşen aktivitelerden ziyade, İngilizce’de play olarak kullanılan ve kendine ait bir alanda, pek çok ihtimal içeren özgür aktiviteleri anlatmak için kullanıyorum. Kurallar dahilinde oynanan oyunlar da [game] bu aktivitelere giriyor, ama bahsettiğimiz alan belirli oyunlarla açıklanamayacak kadar geniş; bazı araştırmacılar hayal kurmayı da bu alana dahil ediyor mesela. Oyundan maddi çıkar sağlanamayacağı, sağlanırsa aktivitenin oyun olmayacağı konusundaki görüşler de oyunların oyun olmayan aktivitelerden nasıl ayrıldığıyla alakalı aslında.

Johan Huizinga, Homo Ludens’te (1938) oyun oynamayı ‘ciddi olmama’ özelliğinin altını çizerek gündelik hayatın dışında olan bir aktivite olarak tanımlıyor ve kesinlikle maddi çıkar ve kâr etme gibi kavramlarla ilişkilendirilemeyeceğini söylüyor. Bir oyun, mesela basketbol, kâr amacıyla oynandığında ciddi bir aktiviteye dönüşüyor ve gündelik hayata dahil oluyor. Huizinga’nın bu yaklaşımı profesyonel sporun yanında kumarı, e-spor müsabakalarını ve hatta televizyondaki bilgi yarışmalarını oyun tartışmasının dışına itiyor. Bu kısıtlamadan sonra kültürün oyun unsurunu içerdiğini, hatta bu unsurun üstüne kurulduğunu göstermek için müsabakalar dışında çeşitli örnekler veriyor. Tiyatro ve edebiyattaki oyun unsurlarına işaret etmenin yanı sıra, İngiliz hukuk sistemindeki peruk takarak başka bir role bürünmeyi de oyun unsurunun içinde değerlendiriyor. Bu durum ufak bir çelişkiye yol açıyor: Oyuncular da, yazarlar da, hâkim de bu performansları karşılığında para alan insanlar. Huizinga bu insanların oyun oynadığını söylemiyor, aktivitelerinin (mesleklerinin) oyun unsuru içerdiğini savunuyor. Diğer taraftan da oyun unsurunu tamamen yok ettiğini ve olayları ciddileştirdiğini söylediği bir unsuru konuya, biraz işine geldiği şekilde, dahil ediyormuş gibi görünüyor.

Yıllar önce bir arkadaşım, bütün sosyal hayatı pahasına, Diablo II’de (2000) oynadığı paladin karakterini doksan küsur seviyesine çıkarmıştı. Tamamen bu oyuna adanmış yıllardan sonra da oyundan sıkılıp, karakterinin dosyalarını İngiltere’de bir oyuncuya yüksek bir meblağ karşılığında satmıştı. Bu satış, oyuna harcadığı yılları oynama eyleminin dışına mı taşıyor, yoksa sadece karakterini satmak için oynasaydı mı oyun olmamış olurdu, bilemiyorum. Böyle örnekler Huizinga’nın teorisine göre biraz muğlak bir noktada kalıyor.

Fransız düşünür Roger Caillois, Man, Play and Games (1958) [İnsan, Oynamak ve Oyunlar] kitabında oyunları diğer aktivitelerden, gündelik hayattan ayıran şeyin üretken (yaratıcı anlamında değil, daha çok kazanç üretmek anlamında) olmamaları olduğunu söylüyor. Kendi teorisinde önemli bir yeri olan, ama Huizinga’nın teorisinde dışlanan kumarı da para kazanmaktan başka kavramlar kullanarak incelemeyi teklif ediyor. Caillois’nın teorisinde oyunlarda mallar el değiştirebiliyor ama herhangi bir şey (servet, menfaat, vb.) üretilemiyor. Mesela, dört kişi poker oynarken paralar el değiştiriyor ama ortada olmayan bir şey aktiviteye dahil edilmemiş oluyor. Dolayısıyla kumar da üretken bir aktivite olmuyor. Bunun dışında oyuncular, sanatçılar ve profesyonel atletlerin hayatlarını kazanmak için yaptığı aktiviteleri Caillois da oyun olarak görmüyor. Bir basketçinin maaş için oynamasını işçilik olarak değerlendiriyor mesela. Bir profesyonel oyuncunun, ancak kendisininkinden başka bir oyunda* oynama aktivitesini gerçekleştirebileceğini savunuyor.

Amerikalı oyun araştırmacısı Brian Sutton-Smith’in oyunlar hakkındaki retorikleri derlediği harika kitabı The Ambiguity of Play’de (1997) [Oyunun Muğlaklığı], Huizinga ve Caillois gibi araştırmacıların yaptığı ‘ciddi olmayan’, ‘üretken olmayan’ ve ‘gündelik hayatın dışında’ gibi vurguların, modern düşüncede çalışma ve oyun arasında yapılan kartezyen ayrımdan kaynaklandığını savunuyor. Modern çağda —önceki çağlarda olmayan— iş ve oyunun ayrı olması gerektiğini dayatan bir çalışma etiği oluşturuldu. Çalışmanın ciddi, ayık, zorunlu, hatta eğlenceli olmaması gerektiği —özellikle Batı düşünce sisteminde— şehirlerdeki endüstriyel algının zaman kavramına yaklaşımıyla ortaya çıktı. Oyun da, Huizinga ve Caillois’nın yaptığı gibi, bu algının tam tersi olarak dayatıldı. Dolayısıyla içinde en ufak zorunluluk barındıran aktiviteler oyun tanımından uzaklaştırıldı.

Çalışmak, hayatın devam ettirilmesi için zorunlu bir eylem olarak görülebilir, en azından bir servet içine doğmamış insanlar açısından. Diğer yandan oyunun da zorunluluktan oynandığı, en azından oynanırmış gibi yapıldığı durumlar da olabiliyor, mesela sevilen bir çocuğu mutlu etmek adına. Bu istemeye istemeye oynanan oyunların nasıl değerlendirildiğiyle ilgili bir açıklama şimdiye kadar okumadım. Ayrıca çalışmak da bir oyun hâline getirilebilir. Çocukları, kimi kurmaca oyun unsurlarıyla etkileyerek ev işlerine yardım etmelerini sağlamak yaygın bir eylem. Üniversite sınavına hazırlanan bir insan, kafasında başka bir role bürünerek —bir turizm şirketi çalışanı mesela— çözmek zorunda olduğu yol problemlerini bir miktar daha çekilebilir (ve anlamlı) hâle getirebilir. Bir inşaat işçisi çivisini ritmik bir şekilde ufak ufak dans ederek çakabilir.

Maddi çıkar konusuna dönecek olursak, bir inşaat işçisi veya öğrenci yaptıkları işi oyuna dönüştürebiliyorsa, bir sporcunun bunu hayli hayli yapıyor olması beklenebilir ama durum pek de öyle değil; her öğrencinin test çözmeyi bir oyuna dönüştürmediği gibi. Bir basketçi sadece para kazanma amacıyla oynuyor olabilir; oyuna yeteneği vardır ve bunu paraya çevirmek istiyordur mesela. Bir başka basketçi de oyuna aşık olabilir ve aldığı maaşa oyundan çok daha az önem veriyordur. Bu oyuncunun oynamadığını, aslında çalıştığını iddia edemeyiz.

Sutton-Smith kitabı boyunca çeşitli retoriklerin oyunları açıklamak konusunda yetersiz kaldığını anlatıyor. İstediğimiz kadar örneklerle destekleyerek oyun şöyledir, oyun böyledir diye yazıp çizelim, bütün argümanımızı altüst edecek örnekler mutlaka karşımıza çıkacaktır. Bence bir eylemin oyun olup olmadığını, o eylemi gerçekleştirenden başka kimse bilemez. Çocuğuyla oynar gibi görünen bir ebeveyn aslında acı çekiyor olabilir veya arkadaşını bekleyen biri sokağı gözetlemekle yükümlü bir ajan olduğunu varsayarak içinde bulunduğu durumu daha az sıkıcı hâle getirmeye çalışıyor olabilir. Bir insanın o anda ne yapmakta olduğu ve bu eyleme nasıl yaklaştığı sadece kendi bileceği bir şeydir. Hele ki bu eylem oyun gibi karmakarışık ve açıklanamaz bir şeyse. Ludwig Wittgenstein’ın, kavramları açıklama çabasının anlamsızlığını göstermek adına sunduğu esas örneğin oyun olması tesadüfi değil.

* Maaşlı bir futbolcunun, arkadaşlarıyla tek kale maç yaparken oynuyor olup olmadığı kitapta net ifade edilmemiş, ama başka oyun olarak belirlenen şey muhtemelen sonunda oyun dışı bir birimden gelecek bir paranın olmadığı aktiviteler.

Brian Sutton-Smith, Çağıl Ömerbaş, Johan Huizinga, oyun, Roger Caillois