11 Eylül Anma/Kahramanlar Gecesi,
 13 Eylül 2013,
fotoğraf: Chief National Guard Bureau
(United States government work)
Beyzbola Övgü

Adanmış bir New York Mets taraftarı olan Paul Auster’ın uzun süre internette dönen bir videosu vardı. Temel olarak neden beyzbolun dünyadaki başka hiçbir şeye benzemediğini anlatan, bunu beyzbol cemaatlerinin kültürel kodlarını ihmal etmeden yapan ama oyunu her şeyden ayrıksı kılmış temel işleyiş esaslarını da kendine has bir dille öykülediği, birkaç epizottan ibaret bir video. Örneğin şöyle diyordu: “Skor yapmak için topun şart olmadığı yegâne top oyunudur beyzbol.” Tabii, burada küçük bir şerhe ihtiyaç var: Futbolda nasıl sayı yapıldığı malumdur; 7,42 metrelik bir mesafede konumlandırılmış üç direğin arasından geçmesi gerekir topun. Keza basketbolda bir çemberin içinden geçmesi, voleybolda oyun alanını belirleyen sınırların içine düşmesi ya da block-out olması, teniste topla kort çizgileri arasındaki isabet-ihlal korelasyonunun sağlanması gerekir, vs. Beyzbolda da topla sayı yapılır elbet, tok bir sopa sesinin ardından bazen 450-500 fit kadar yol alarak çelik kirişli bir çatı boyunca süzülen –hatta bazen suya düşen– (maçlarını denizin hemen bitişiğinde oynadığı için San Francisco Giants maçlarında bir de splash ball çetelesi tutulur) topun verdiği orgazmik tatmin hissi için herkesin kulağı kiriştedir. Lakin bu şart değildir, zira tek bir isabetli vuruş yapmaksızın rakipten beş adet ceza koşusu koparmış bir takımın o maçı temiz bir farkla kazanması teknik bir imkân dahilindedir. Auster’ın bu romanesk tespitine şu eklenebilir sözgelimi: “Dünyanın bütün top oyunlarında topa sahip olan, oyunu kuran takım hücum eder, sadece beyzbolda top atan takım savunma takımıdır.” Ezcümle, beyzbol, onu bir top oyunu yapan bütün jenerik tanım kıstaslarının ötesinde, sadece oyuncuyla oyun aparatları arasındaki verili ergonomiyi değil, oyuna tahsis edilmiş nizami alan ölçülerini veya mesafe algısını da dönüştüren, silen, bulandıran bir ‘topos’ üzerinde ifa edilir. Ve, evet, bu sarhoş edici boşluk hissinden başka ölçüye vurulamaz.

Lawrence S. Ritter’dan ödünç bir deyişle, Moby Dick’in en son balina avıyla ilgili olması gibi, beyzbolun da oyunun teknik usul ve işleyiş esaslarını aşan folklorik bir aurayla tüm bir Amerikan toplum hayatına, onun en görünmez zerrelerine nüfuz ettiği söylenebilir. Bir ‘ballpark’ deneyiminin ayırt edici yanı, ritüelin ne kadar devindirici bir katalizör ya da ne kadar kavi bir sosyal çimento olduğundan daha çok, bizzat var olmasıdır. Lakin, bunun tüm bir sosyokültürel arka planı içine alacak kadar heterojen ve geniş görüşlü bir haleye evrilmesindeki güçlük, Amerikan toplumundaki tüm görünür yahut içrek sancıların negatifidir. Jackie Robinson büyük ligdeki ilk siyahi olana ve ateş altındaki bir eşiği [color barrier] geçene dek adına negro league demekte kimsenin beis görmediği bir lanetliler kolonisi veya bir Güney California misyonu olan Cahuilla’ya mensup Chief Meyers’ten Moses Yellowhorse’a dek onca yerliden ibaret bir marrano kuşağı hiç eksik olmamıştır beyzbolda. Öyle ki, ilk önemli maçlarından birinde, ikinci beyzi kapmaya uğraşırken kendisiyle dertop olduğu Robinson’u yüreklendiren ilk gözüpek veteran Hank Greenberg’in de Yahudi olması ironi sayılamayacak kadar hakiki bir Amerikan sergüzeştidir. Keza Al Simmons’ın Polonyalı, Joe DiMaggio’nun İtalyan olması yüzünden hakarete uğradıkları, Zeke Bonura’ya ‘muz burunlu’, herhangi bir spor branşında anısı yaşatılan en büyük efsanelerden bir olduğu su götürmeyecek Babe Ruth’a ‘besili babun’ dendiği bilinir. Münferit sporcular şahsında vücut bulmuş imrenilesi bir ukdenin bile kesip atmaya zaman zaman kifayet etmediği bu önyargılar Amerikan rüyasının çoğu kez hoyrat ve kuralsız gerçekliğinde bir sosyal moment olarak kristalleşir. Beyzbolu her türlü verili kıstasın bileziğinden taşıran dışrak etkiler ırk ve dinle sınırlı değildir elbette; savaş sonrasındaki refah döneminin post-spekülatif kapitalizme bağlandığı ölçüsüz servet aksı, simülasyon ekranlarında milyon tane olasılık üzerinden hesaba vurulan beyzbol logaritması sabermetrics, edebiyattan sinemaya her türlü anlatı enstrümanıyla fabllaştırılmış bir arka plan ve daha nice başkalaştırıcı etki. Hatta, küçük çocuklara beyzbolu sevdirmek için gittiği Japonya’da stratejik üretim ve ikmal tesislerinin vaziyet planlarını çalan maaşlı CIA memuru Moe Berg’in durumunda görüldüğü üzere, beyzbolu araçsallaştıran koca bir istihbarat akışı. II. Dünya Savaşı’nda cepheye çağrılan Ted Williams’ın alev almış bir uçağı yekpare hâlde indirmeyi başarması gibi vakalar ise gerçek ile kurgu arasındaki sınırı velut bir söylence lehine durmaksızın ihlal eder. Lakin, hiçbir şey, topun en fazla sekiz-dokuz dakika oyunda kaldığı ortalama üç saatlik bir maçın koca bir ulusal ‘epos’a dönüşmesinin yarattığı yaygın ve amansız etkiyle kıyaslanamaz.

Beyzbol sözcüğünün ilk kez 18. yüzyılın ilk yarısında kullanıldığı sanılıyor. Bugünkü anlamını edinmesi ise Alman eğitimci Johann Gutsmuths’a izafe edilir; söylendiği kadarıyla “diğerinden itibaren bir istasyonun kerterizini almak” gibi bir anlama gelen Ball mit Freystaten tanımlamasını ilk kez o kullanmıştır. Bir başka rivayet de bu köken hikâyesini general rütbesiyle iç savaşta boy gösteren Abner Doubleday’in hesabına yazar. Başlangıçta bu spora ilgi çekmenin güçlüğü tuhaf çözüm önerileri doğurur; örneğin, devre aralarında atlarla yarışan Olimpiyat şampiyonu sprinter Jesse Owens’ın başını çektiği gösteriler düzenlenir. Ne ki, tümüyle katışık bir sosyal dokuyla örülmüşse de, Amerikan toplumunun beyzbolu hem bir spor hem de bu faaliyet bütününü kapsayan bir tür gündelik yaşam yönergesi gibi benimsemesi fazla zaman almaz. Oyun, bazen mütehakkim sınıfın –Veblen’e atıfla– sadece çarçur etmek için satın almaya güç yetirebildiği bir boş zaman vahasına, bazen de azınlıkların –blues ve cazı da hesaba katarak– acının hışmından paha biçtiği bir nefis terbiyesine dönüşür. Caza giden yolu açarken ıstırap yüklü bir haykırıştan azık devşiren howler’ların bellerine dek çamura gömüldükleri çeltik tarlalarında yaptığını siyahi, yerli, göçmen, Yahudi toplulukları at derisinden yapılmış, 108 adet çift dikişli bir topun ardına düşerek yapar. Bir süre sonra gündelik hayatın ritmini tutan bir metronom olup çıkar beyzbol; öyle ki, Polo Grounds’daki hiçbir Giants ya da Yankees maçı öğleden sonra dörtten önce başlamaz, Wall Street’in paydos etmesi beklenir. Dahası, verili gerçeklik ile mitin yer değiştirdiği veya her ikisinden ibaret bir amalgamın tüm Amerikan yaşayışına yön verdiği tuhaf bir mayadan karılır hayat; sözgelimi 1919 finalini Cincinnati’ye ‘sattığı’ kanıtlarla sabit White Sox’ın böyle bir hinliğe aklı yatmayacak kadar masum üyesi Shoeless Joe Jackson’ı Hollywood’da canlandıran Ray Liotta’nın (Field of Dreams, 1989) solak olmaması filmi inandırıcılıktan uzak kılarken, geceleri Iowa düzlüklerinde hayaletlerin beyzbol oynadığından kimsenin kuşkusu yoktur. Gündelik hakikatin tüm çıplaklığıyla hissedildiği yer ise artık ucu bucağı belirsiz bir sanayi kolu ve/veya spekülasyon sahası olan beyzbolun bu örfi yapıyı paraya tahvil etme çabası olmalı. Burada söz konusu olan sadece astronomik maaşlar, akıllara durgunluk veren sponsorluk anlaşmaları, devasa korporasyonların hiç azalmayan kâr iştahı da değil, örneğin, 1999 senesinde, Mark McGwire’ın bir önceki sene için rekor sayılan on yedinci home-run koşusuna vasıta olan top Guernsey’s’deki bir açık artırmada üç milyon dolara satıldı; 2005 yılında, Babe Ruth’un Boston’dan New York’a giderken imza ettiği kontrat bir milyon dolara alıcı buldu; nihayet, 18 Nisan 1923’te koştuğu ilk home-run sırasında vurduğu top Sotheby’s’de 1,26 milyon dolar bedelle sahibini buldu. Bugün Kuzey Amerika’dan Karayipler’e, Hint Okyanusu ve Okyanusya’dan Uzakdoğu’ya yayılmış bu fenomenin dal budak salarken izlediği baş döndürücü hızı neredeyse izlenemez kılan şey biraz da başlangıcındaki mütevazı, yumuşak başlı ikbal talebi olsa gerek.

Şu hâlde, hemen hemen her kültürel olgu gibi beyzbolun da alternatif bir düşünüş rejimi, kendisine has bir dil ve gramer hukuku, onca kaçaktan beslenen bir kara mizah yaratması tümüyle anlaşılır. Kitlesel iletişimi çekip çeviren başat ‘medyum’un radyo olduğu yıllar boyunca spikerlerin yarattığı alt-dil bir süre sonra hem dilin yerleşik kalıplarını kurar, hem de bu takdimcilerin bir kısmını Amerikan kültürünün demirbaş figürleri hâline getirir. Altmış üç sene boyunca Dodgers maçlarını anlattıktan sonra 2016’da emekliye ayrılan Vin Scully sadece Sunset Bulvar’ı dik kesen bir caddeye adını vermez, Cooperstown’daki Hall of Fame’in yegâne broadcaster’ı da odur. Radyoyu bir tür ‘zihin tiyatrosu’ olarak tanımlayan Ernie Harwell Detroit Tigers’ın ‘Tiges’ olarak bilinmesine vesile olmakla kalmaz, tek topla iki hücumcuyu saf dışı etmek anlamına gelen double play için ‘bir fiyatına iki’ deyişini de o yerleştirir. Pittsburgh Pirates anlatıcısı Bob Prince sonu bir home-run koşusuna varan bir vuruşu takiben süzülen topun peşi sıra seslenir: “Hadi, bir elveda öpücüğü verin ona!” Milo Hamilton “Holy Toledo!” diye bağırır topun ardından. Efsanevi Cubs spikeri Harry Caray uğurlu mottosunu hep yineler: “Olabilir, oluyor, oldu bile, Holy Cow!” Modern zamanların Yankees spikeri Michael Kay ise “Bu bebek sırra kadem basıyor!” diye uğurlar topu. İnsanlarla kulüpleri arasındaki kimlik, aidiyet, özdeşlik ilişkisi üzerine kurulmuş sosyopsikolojik gözlemler bir yana, fiziksel olarak da insanların kutbu bu oyun ve onun kültürel bakiyesidir. Sözgelimi, takımların şehir değiştirmesi bir uzvun kaybı gibi tecrübe edilir. Örneğin Walter O’Malley’nin Dodgers’ı bir gece Brooklyn’den Pasifik sahiline kaçırmasının ardından baş gösteren travmaya gerçeklik vurgusu eksilmeyen bir mizahla karşı koyulabilir ancak. (“Bir odadasınız, karşınızda Hitler, Stalin ve O’Malley, tabancanızda ise iki kurşun var, ne yaparsınız?” diye sorar bir Brooklyn Dodgers taraftarı ve soruyu kendi yanıtlar: “İkisini de O’Malley’nin kafasına sıkarım.”) Bu öyle bir hamledir ki takım Brooklyn’de yerleşikken genel menajerlik yapan Branch Rickey, Brooklyn’in sadece duygusal değil coğrafi bilincini de yitirdiğinden yakınır. Bazen de politik madrabazlıklar kamu fonlarını sakınmaktan başka niyeti olmadığını iddia eden siyasetçilerin hamasetine yedirilir ve bu defa kulüpler evlerinden kovulur. Tam bir harabeye döndükten sonra Kansas City’den Oakland’a taşınan Athletics tazeleyici bir başlangıcın hayalini kurarken, Missouri senatörü Stuart Symington başlarından savdıklarını ileri sürdüğü belanın büyüklüğünü Oakland’a dair bir latifeyle ifade eder: “Hiroşima’dan sonra yeryüzünün en talihli ikinci kenti!” Heyhat, o Athletics 1972-74 arasında üst üste üç world series kazanır, takımın finansal işleyişi ve organizasyon şeması kitaplara, filmlere ve akademik tezlere konu olur, sonunda kültürel odak canlı bir doku transferi gibi yer değiştirir.

Son verirken, bir kez daha, kendisinden başka hiçbir miyarı yoktur beyzbolun. John Updike’ın unutulmaz bir beyzbol efsanesi, hatta kültürel bir ikon olan Ted Williams’a jübilesi vesilesiyle adadığı mersiye (“Hub Fans Bid Kid Adieu”, The New Yorker, 22 Ekim 1960) çokça açıklayıcıdır: “Beyzbol, tüm takım sporları içinde, zarafet yüklü eylem fasılalarıyla, beyaz kuşanmış adamların tek tük seçildiği devasa ve sükûn dolu oyun alanıyla, histen arınmış aritmetiğiyle bir münzevinin hayatında ona bir yer açıp kutsiyet atfetmesine en fazla el verendir.” John Rawls ise beyzbola özgü kusursuz simetriden söz eder: “Başka spor dalları, sözgelimi basketbol, akışı dengede tutmak için kural dizgesiyle durmaksızın oynar, oysa bir beyzbol sahası insan zihni ve metabolizmasının sahip olduğu tüm yetiyi bütün doğallığı içinde kullanmasını mümkün kılan tam bir bakışım sağlar; atıcının üzerinde durduğu tartan yükseltiden merkez kaleyle beyzler arasındaki mesafeye dek.” Hepsinden öte, folklorik, kültürel, uhrevi bir anlam taşımadığı zaman bile, tüm o baskın yararsızlığı artık gizlenemez olduğunda dahi göz alıcıdır beyzbol. Bu gösteriyi izleyenleri izlemekten haz duyan büyük şair William Carlos Williams, Spring and All’da (1923) şunu söylemeden edemez: “Hiçbir işe yaramıyor olduklarını bilmenin ışıltısıyla parlıyor yüzleri.” Ve tabii kayıp bir cennete inanmayan onlarcasının o eski güzel günlere Ring Lardner’ın iki beyzbol oyuncusunu konu ettiği hikâyesindeki el değmemiş ukdeyle sığındığı da sır değildir: “İçinde gelecek olan bir tebessümle gülümsediler birbirlerine.”

{fold içindeki fotoğraf: Stephen Rahn (public domain)}

Ali Karabayram, beyzbol, gündelik hayat, oyun, popüler kültür, spor, top oyunu