NY | NY [01 Mart–30 Nisan 2020]
COVID-19 Sonrası (NYC):
Hayatımız ‘Zoom’ Oldu

Birbirine geçişli bir dizi hâlinde yazı yazmak, gündeme ait kritik kesitlerin nasıl da hayal edilemeyecek ölçüde değişebildiğini, bir ay öncesine ait önemli gündem notlarının nasıl adeta hükümsüz hâle gelebileceğini görünür kıldı. Hızlı akışa ülke koşullarından alışkındık da dünya da öyle oldu. Bu yazının başlığını da bir öncekinin devamında bu defa COVID-19 sonrasına dikkat çekerek “Hayatımız ‘Zoom’ Oldu” şeklinde not almıştım, öyleydi de. Fakat Haziran 2020’de önlenemez çıkışıyla Black Lives Matter [Siyahların Hayatı Değerlidir] hareketi diğer her şeyi önemsizleştirdi ve evlere kapanan yaşamı da ekranlarda Zoom olmaktan çıkartarak sokağa döktü... Salgına rağmen!* Böylece kişisel karabasanlarımızdan da kurtulup toplumsal aydınlanma ve hak arayışlarına doğru yol alır olduk, yani dünyaca... {Fakat bu yeni durum, her ne kadar yazılarda katmanlı/sıçramalı bir yapıyı benimsemiş olsam da, dizinin kendi zamansallığında bir sonraki yazının konularından biri olacak.}

Nerede Kalmıştık?

Öyleyse notlara geri dönersek, Nisan 2020’de şunları yazmışım (Mart’a sonra geleceğim): “Nedense şu salgın günlerinde, 21. yüzyıl New York’u ve 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı Büyükada’sını birbirine çatıyorum... Manhattan’da binalar yerli yerinde duruyor, bahar da geldi, fakat malum, yaşam şu günlerde ev içlerine yığıldı! Ve bu durum, biraz tuhaf bir şekilde, bana bir yönüyle İstanbul Prens Adaları’nın yüz yıl kadar önceki dönemini hatırlatıyor... Büyükada’da çalışırken (mimari tasarım stüdyosu) adanın doğal, kültürel, mimari yapısına ve toplumsal yaşantısına epeyce yakınlaşmıştık ve böylece her bir köşkün bir zamanlar nasıl da küçük bir konser salonu ya da tiyatro gibi yaşadığını öğrenme fırsatımız olmuştu. Şimdi de Manhattan’a bakarken, evet biraz tuhafça, her bir apartman dairesinin hatta odanın nasıl da her şeyin yaşandığı bir yere dönüştüğünü düşünüyorum. Her bir mekân şu sıra birer sinema, tiyatro, konser ve toplantı salonuna, hatta bir dersliğe/stüdyoya, bütün bunların hepsine birden, kimi zaman eş anlı, dönüşüverdi. Fakat bu defa, bir yüz yıl sonra, evde tek başına ve tüm dünyayla birlikte! Böylece hızlıca ve yalnız oraya buraya sıçrıyor, Zoom yapıp duruyoruz. Dünya çapındaki ağlar ve çevrimiçi programlar sağ olsun!” {Bu arada Zoom dijital teknolojiler alanında dünyanın en değerli şirketleri arasına girmiş; iletişim hâlinde olabilmenin artı değeri tabii çok yüksek, hatta böyle bir zamanda ‘paha biçilemez’ hâliyle iyi de para kazandırıyor.}

Ve benim gündemim de, bu nota paralel, pek çok kişininki gibi bu minvalde geçmeye başladı. {Dönemin can alıcı tartışması, hayatın bu ritimde de olsa sürmesini imkânlı kılan, essential workers [yaptıkları iş vazgeçilmez çalışanlar] hariç ve onlar sayesinde.} Yani Zoom vb. üzerinden konferanslar, jüriler, konserler, aile, eş-dost buluşmaları... Fakat öncesinde, henüz salgın resmen ilan edilmeden, yirmi sekiz yıl üzerine (ABD ziyaretlerimin ilk adresi) Cincinnati’ye yaptığım bir seyahat var. Bu seyahatten, bugün hâlâ uzak görünen bir-iki Manhattan ziyaretinden ve sonra da sanal olarak katıldığım bazı konferans, film festivali, konser, kısaca daha da yoğunlaşan ‘evde bir NYC yaşantısından’ söz edeceğim. Araya salgın karabasanları da girecek.

Cincinnati’ye Gidiş

Dünya gerçekten küçük! Şöyle ki: Önce The New School ekibiyle tanışmama aracılık eden mimarlık ve sanat eleştirmeni Jayne Merkel’in aslen Cincinnatili olduğunu, sonra doğrusu o güne kadar adını duymadığım fakat daha sonra ABD’nin mimarlık okulları listesinden hep ilk onda yer aldığını öğrendiğim Cincinnati Üniversitesi-DAAP’den bir davet almama benden habersiz aracılık eden o dönemki (1990) MIT Mimarlık Bölüm Başkanı Stanford Anderson’ın da aslen Cicinnatili olduğunu, hatta Jayne Merkel’in arkadaşı olduğunu öğrendim. Jane’in ayrıca bana o dönemde Cincinnati davetini yapan John Hancock’u da tanıdığını öğrenince hem şaşırdım hem de şaşırmadım. Çünkü dünya gerçekten küçük... Doktora yaparken bugün hâlâ pek çok öğrenci gibi ben de bir yıllığına kütüphane kaynakları iyi olan bir okula gitmek istedim; o günlerde İTÜ’nün iyi sayılabilecek bir kütüphanesi vardı fakat yine de yayınlara erişim kısıtlıydı, henüz internet yoktu, email yeni kullanılmaya başlamıştı. {Bugün NYC’ye gelişimin ardında da bir doktora öğrencisi gibi gelip kitaplarla baş başa kalmak isteği yatıyor.} Bunun için ABD’de on kadar okula yazmıştım, biri de MIT’ydi. İşte böylece, Stanford Anderson o esnada MIT’de böyle bir pozisyon olmaması üzerine mektubumu aynı zamanda misafir öğretim üyesi olduğu Cincinnati-DAAP’ye taşıyor. Bir bayram sabahı John Hancock’tan aldığım bu sürpriz davet mektubuna çok sevinmiştim. John Hancock uzun yıllar, mimarlık alanında akademisyen yetiştirme hedefliyle hareket eden kuram ağırlıklı bu mimarlık master programının başkanlığını yaptı, bugün ise emeritus professor. Okulun oldukça kapsamlı bir kütüphanesi de vardı! Ve Mart 2020’de orada tanıştığım dostlarımın ısrarlı davetleriyle yirmi sekiz yılın üzerine tekrar gittim. Salgının öncü adımları belirmiş olsa da mükemmel bir dört gün geçirdim, eski dostları ve kampüsü ziyaret ettim. Bu arada kampüs, oradan mezun Michael Graves ve Erik Sueberkrop ve diğer pek çok ünlü mimarlık ofisinin tasarladığı binalara ev sahipliği yapıyor. Örneğin DAAP ek binası-Peter Eisenman, Molecular Studies-Frank Gehry, Recreation Center-Thom Mayne, Athletic Center-Bernard Tschumi, vd. John Hancock’a sorduğumda ise George Hargreaves ve Mary Margaret Jones tarafından yenilenen master plan ve peyzajın öncelikle görülmesi gerekenler arasında olduğu belirti.

Cincinnati Üniversitesi kampüsü

İki New Yorker

New York’a dönüşümün ertesi günü, okula ve oradan da bir arkadaşımın doğum gününü kutlamak üzere bir klip çekmek üzere High Line’a doğru yürürken parkın kapatılmış olduğunu gördüm, canım sıkıldı. Oysa New York’ta olmadığım sürece salgının şehirde nasıl ilerlediğini izleyemediğimi sonradan anladım. Meğer çoktan herkes evlerine çekilmiş! Davetlisi olduğum mimari tasarım bölüm başkanı Emily Moss ve okulun yöneticisi Bethany Camarati ile sergiyle ilgili işler için yazışırken okula gitmekten söz edince, “Ayşe sen ne diyorsun, salgın ilan edildi” dediklerinde durumun vahametini anladım. Oysa daha birkaç gün önce Cincinati’ye hareket ederken iki hafta sonra açılacak serginin hazırlıklarını bitirmeye çalışıyorduk.

Future Visions sergisi hazırlıkları ise giderek hüzünlü bir hâl almaya başladı... Bu konudan bir ara söz etmiştim. Sergi, buradaki araştırma projemin de bir parçası olarak (Visionary Design and Architecture) son üç yılda mimari tasarım stüdyosunda Future Visions @ …: New Urbanity – New Architecture başlığıyla New York, İstanbul, Atina, Moskova ve İzmir olmak üzere beş şehirde yaptığımız projelerin bir seri kart ve kataloğunu içerecek, açılışta bir de konuşma olacaktı. Tarihi belirlenmiş, yerleştirme için gereken malzemeler ısmarlanmış, sergi kartları ile katalog baskıya verilmiş, poster taslağı hazırlanmıştı. Sergi yapma kararı ise daha New York’a gelmeden, okulun yüzüncü yılı kutlamaları çerçevesinde yer almak üzere onaylanmıştı (bkz. The Festival of New). {Şu günlerde NYC yeniden açılırken süreç kaldığı yerden devam ediyor; sergi Eylül başında açılacakmış gibi hareket ediliyor fakat okul henüz yüz yüze eğitime dönme konusunda kesin kararını verebilmiş değil!}

Sergi posterinde yer alacak imge

Kapanma öncesi Manhattan’ın son demlerine dönecek olursam... {Üç ay üstüne ilk kez evvelki gün gittim, arkadaşlarıma “Distopya filmleri gibi. En kalabalık 42. Cadde’de sadece birkaç evsiz. Zemin katlardaki dükkânlar kontrplaklarla çivilenerek kapatılmış. Görmek lazım!” diye yazdım (Bu konuya bir sonraki yazıda döneceğim).} Şimdi size iki New Yorker tanıştıracağım. Biri şu doğum günü videosu çekerken sokakta tanıştığım, adını dahi bilmediğim şirin bir New Yorklu, diğeri de hemen onun yanı başında mütevazı ve etkili hatta ikonik olarak adlandırabilecek bir New Yorklu.

“I am ‘some’ New Yorker”

High Line üzerinde, Ennead Architects tarafından tasarlanan The Standard binasından söz ediyorum. 2009 yılında tamamlanmış. Doğrusu daha eski olduğunu düşünüyordum, muhtemelen güçlü modern mimarlık izleri nedeniyle. Bir otel olan bu binanın etkisini güçlendiren unsurların ise High Line ile iç içe fakat ona dik olan konumu; bu konumun bir parçası olarak farklı zemin kodlarına değebiliyor ve bu kodlardan şehre açılıyor oluşu; High Line üzerinde yürürken çok belirgin bir hisle binaya yaklaşılıyor ve içinden geçerek uzaklaşılıyor oluşu/algısı ve açık bir kitabı anımsatıyor oluşu (en azından benim için) olduğunu düşünüyorum. Bu sonuçla ilgili otelin yöneticilerinin şu yorumu ilginç: “Standard’ı inşa ettiğimiz zaman, New York’a doğru en iyi bakışı elde edeceğimizi ümit ediyorduk. Onun aynı zamanda kendine doğru bir bakışı sağlayacağını tahmin etmedik.” Fakat binanın mimarları bu sonucu düşünmüş olmalı!

High Line, The Standard,
Ennead Architects

Evden Yayın / Zoom Pencereleri

Ve sonunda ben de eve kapandım, uzun bir süre de hiç çıkmadım (Sokağa çıkma yasağı ilan edilmedi fakat kimse de çıkmadı). Karşımda federal devletin gönderdiği hastane gemisi; biri yine karşımda on dokuz milyonluk NY ve diğeri arkamda on milyonluk NJ, her gün bu iki eyaletten gelen biner kişiye varan kayıp sayılarıyla son derece depresif günler başladı... Fakat son üç aydır yoğunlaştığım ve zihnimi de iyice berraklaştıran ‘geleceğin tarihi’ okumalarından bugünlerin geçeceğini de biliyordum! Yine de her gece ertesi günün daha iyi olması için dua ederek yatıyorum. Gündüzleri de sanal da olsa çok kuvvet veren aile, arkadaş buluşmaları, haber takipleri, akşam saatlerinde katıldığım mimarlık, tasarım ve sanat toplantıları ve özellikle elimdeki çalışmalardan güç bularak günleri geçirmeye başladım. {Bugün ise, 22 Haziran 2020 itibarıyla, New York’ta 56.780 testte 552 pozitif COVID-19 vakası ve 10 kayıpla artık o zorlu günler önemli ölçüde geride kaldı gibi...}

Bu sanal toplantılar arasında The New School’un Kanada Mimarlık Merkezi işbirliğiyle düzenlediği Mimarlık ve Tasarım Film Festivali örneğin çok iyi geldi. Bu vesileyle bir dizi ilham verici filmi akşamları sinema saati geldi diyerek izledim. MoMA ve The Shed ziyaretleri sanal olarak devam etti, yine akşam saatlerinde çeşitli sanatçı diyalog ve performanslarına ev sahipliği yaptım! Cooper Union Mimarlık Bölümü konferanslarını hiç kesintiye uğratmadı. Hatta tartışma kısımları daha yoğun oldu, çünkü herkesin katılımına açıktı.

Cooper’ın bu konferanslarının üçünden kısaca bahsedeceğim. İlki Kolombiyalı mimar Daniel Bonilla’nın sunuşu. Bonilla kırsal yatayda veya kentsel düşeyde ‘esneklik, mutasyon, metamorfoz’ kavramları etrafında iç-dış, kapalı-açık mekân ilişkilerini tartıştıkları, araştırmaya dayalı bir mimarlık anlayışına sahip olduklarından söz etti. Gösterdiği binalar bu nitelikleri taşıyan etkileyici örneklerdi. Ve bir soru üzerine Bonilla, tasarımların ekip olarak −TAB− geliştirildiğinin altını çizdi.

8111, Bogota, Kolombiya, Daniel Bonilla, fotoğraf: Alejandro Arango, kaynak: TAB
La Calera’s Chapel, Kolombiya,
Daniel Bonilla,
fotoğraf: Alberto Fonseca, Andrés Téllez, kaynak: TAB

İkincisi İsviçreli mimar Andreas Brundler’in Bucher & Brundler Mimarlık adına yaptığı “Constellations - Correlations” başlıklı sunuş. Brundler özellikle tasarladıkları tek ev, apartman ve konut grubu projeleri üzerinden ‘kuvvetli bir mekân duyum ve deneyimi oluşturma’nın önemine işaret etti. Sorular kısmında ise projelerinin nasıl kullanıcı topluluklarla birlikte tasarlandığına ve bunun İsviçre’de olağan bir durum olduğuna vurgu yaptı. Hepsi inşa edilmiş binalardan oluşan bu sunuştaki projelere ayrıca kendine has bir tasarımı olan web sitelerinden bakmanızı öneririm.

House in Linescio, Ticino;
Bucher & Brundler
Cooperative Building, StadtErl, Basel; Bucher & Brundler

“Remote Lecture” başlığıyla ilan edilen bu konferanslardan bir diğeri Neeraj Bhatia’nın kitabı New Investigations In Collective Form üzerine yaptığı bir konuşmaydı ki sonunda kalabalık katılımcı grubuyla tartışma “Zoom vb. ile kamusal alan nasıl açılır” konusuna geldi.

New Investigations in Collective Form, Neeraj Bhatia

Bu arada ben de Zoom üzerinden Pratt Institute Mimarlık Bölümü’nde bir final jürisine davet edildim. Böylece Pratt’ı da biraz içeriden görme fırsatım oldu. Sanal ortamın önemli imkânı dünyanın farklı yerlerinden katılımı çok kolaylaştırıyor olmasıydı ki bu jüri de öyleydi! Dagmar Richter ve Ceren Boğaç tarafından yürütülen stüdyonun konusu jüride olma nedenlerim arasındaydı: “Down with the Wall! Long live the Wall!” Jüri sonunda öğrenciler ayrıldıktan sonra, herkes evinde eline aldığı kadehiyle, öyle de duyurulan Zoom kokteyl partiye katıldı. Doğrusu çok hoştu; daha önceden tanımadığım bu insanlarla, kendime de şaşarak koyu bir sohbete giriştim! Birkaç gün sonra jüri başkanı Dagmar Richter’den “Yorumlarınız öğrencilerimiz ve bizler için son derece değerliydi, çok fazla şey öğrendik” diyen zarif bir teşekkür mesajı aldım. Tabii memnun oldum. {İTÜ Mimari Tasarım ekibinin yerli yerinde durduğunu biz biliyoruz da dışarıdan gözlerin de bunu hızlıca görmesi memnuniyet vericiydi!}

NYC’de katıldığım jürilerden birkaç not aktaracak olursam: Genel olarak öğrenci çok yüceltiliyor ve doğrudan “Orasını öyle, burasını böyle, şunu da şöyle yapsan” gibi konuşmalardansa daha çok sorularla ve oldukça yumuşak bir üslupla görüşler belirtiliyor. Bu, bizim stüdyoda alışkın olduğumuz bir yaklaşım fakat yine daha dikkatli bir dil söz konusu. Fakat bu tutumun öğrenciyi bazı şeyleri görmekten alıkoyduğunu söylemek de mümkün! Ayrıca jüriler jüri üyeleri tarafından çok ciddiye alınıyor, öğretim üyeleri veya mimarlar öğrenci projelerinin yanı sıra kendi aralarında uzun konuşma ve tartışmalara girişiyor (Bunu çok iyi buldum). Örneğin Pratt jürisinde gayet ufuk açıcı fikirler o esnadaki tartışmalardan belirdi. Parsons’ta dikkatimi çeken bir durum ise stüdyo yürütücülerinin jüri yorumlarını nasıl dikkatle not aldığıydı. Yani jürilerin ciddi bir işlevi var; fakat tabii öğrenci sayıları da çok makul!

Pratt Institute, Richter & Bogac Studio, Final Jury Zoom Coktail Party 

Salgın ve Eve Kapanmanın Ruh Hâlleri / Karabasanlar

“Aman hiçbir takviye, ilaç eksiğim kalmasın, derece de ısmarlayayım, tansiyon aleti de... Canım kitapların ısmarlanması sonraya kalsın, belli ki daha buradayız!” En büyük kriz anı ise Türkiye’ye uçuşlar durdurulduğunda gece yarısı kalkıp, “Acaba gerekirse nereden dönebilirim?” araştırmaları ve gayet saçma bir şekilde “Buralı olduğunu düşün, o zaman ne yapacaktın?” diye kendini kandırmacalar. Sonra neredeyse sürekli “Aman, virüs kapmış olabilir miyim?” telaşları. Ve bu telaşlar arasında, market için plastik eldiven ararken sırta saksı düşmeler, sonunda eğilirken kaburga çatlatmalar, “Aman aile duymasın ki telaş etmesin” deyip kendi telaşını en yükseğe çıkartmalar. Gece yarısı kalkıp sağlık sigortasından iz sürüp hangi hastaneye gideceğini öğrenip rahatlayıp, nasıl rahatlamaksa sonra tekrar uykuya dönmeler... Gibi niceleriyle geçen bir karabasan dünyasıyla da bu vesileyle tanışmış oldum. İyi ki çabuk mutlu olan bir yapım var da sabahın aydınlığıyla birlikte bu evhamları bırakıp güne neşeyle devam edebildim. Salgınla ilgili sayılar düzeldikçe ve sabahın köründe de olsa yürüyüşlere başlayınca bu karabasanlar büyük ölçüde geride kaldı. Muhtemelen herkes için de öyle fakat ülkeniz, şehriniz ve yakınlarınızdan bu kadar uzakta ve no way out koşullarında olmak, iki kere ve iki yönlü olarak hiç kolay değil. Fakat sağ olsun doktorlarımız ve dijital dünya, İstanbul’dan New York’a tedavi oldum! İlk günlerin bir de hem hoş hem de yine ruhsal olarak zorlayıcı şöyle bir yönü vardı: Neredeyse bütün İstanbul, başta öğrencilerim, arkadaşlarım, yakınlarım, yöneticilerimiz, komşularım hatta bahçıvanımız bile arayıp nasıl olduğumu sordu. Bu bir yandan çok moral vericiydi fakat bir yandan da herkese “İyiyim, aman merak etmeyin” demek, yukarıdaki ruh hâllerinde, biraz zorlu bir durumdu.

Ve İyileşmenin Hâlleri

The Shed bu ruh hâllerini iyileştirmeye yönelik (yakınını kaybedenleri de gözeten) Up Close adı altında anlamlı bir seri sundu. Aşağıda bu performanslardan biri var. İki ayrı şehirde yaşayan üç kardeşten oluşan bir trionun iki ayrı evden “House or Home: 690” başlıklı performansı. Gerçekten insana iyi geliyor (özellikle ikinci yarısı)!

HawtPlates, “House or Home: 690”,
The Shed 

Bir Penceremden NYC Daha

Hayat eve sığdırılmaya çalışınca elinizdeki en önemli değişkenin ışık ve onu etkileyen hava hareketleri olduğunu fark ediyorsunuz ve tabii bir de doğanın ağaçlardaki seyri ve kuş sesleri... Bu açıdan çok şanslıydım. NYC, okyanustan geldiğini tahmin ettiğim yoğun hava hareketleriyle müthiş hızla değişen bir ışığa ve dramatik görüntülere sahip bir şehir. Başınızı kitaptan/bilgisayardan her kaldırışınızda farklı ışık ve renkler içinde bir şehirle karşılaşabiliyorsunuz!

{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}

* “Salgını Takip Ederken Sistemi de Görmek” başlıklı kısmı bu yazıya sığdıramayacağımı anladım, bir sonraki yazıda yer vereceğim.

Ayşe Şentürer, karantina, New York