Cool Timeline,
kaynak: Wikimedia Commons
Cool Zamanlar,
Gençlik, Archigram
ve Tarifi Zor
Bir His Üzerine

Dick Pountain ve David Robins imzalı Cool Rules: Anatomy of an Attitude kitabından1 uyarlanan bir diyagramda 1500’lerden 2000’lere değin cool olan eğilim ve tutumlar gösteriliyor. Bu diyagramda belki de ilk dikkati çeken şey, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında ortaya çıkan çeşitlilik... Bu çeşitliliği bir bütün olarak, Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun kullandığı anlamda “kültür endüstrisi”nin içinde paketlemek ve reddetmek pekâlâ mümkün, en azından politik ve/veya akademik olarak. Ama ‘gündelik hayat’ bambaşka bir çağrı yapıyor bize: imkânlar dizilimi.

Sahiden de birbirleriyle etkileşim hâlinde olan sayısız eğilim bu dönemde kendini gerek kuramsal gerekse icra yönünden —geniş kitleler nazarında alıcı da bulacak şekilde— ifade edebilmiştir. Bu çeşitliliği bir görüngü olarak ele alabilir miyiz? Eğer varsayımımız evet olacaksa, bu görüngünün kültür tarihimizle olan ilişkisini nasıl yorumlayacağız? Bu yazıda konumuz tam olarak bu hususlar değil, tasayı dile getirmeden önce, yine de gündelik hayattan bir adım geri çekilip kısaca cool olanın üzerinde duralım: Andrew Hill’in ilgili eleştirisinde belirttiği gibi, kitap cool temsilleri, “yeni baskın [dominant] ideoloji” olarak yorumlamakta.2 Bu yorum bir soruyu daha gündeme getiriyor: İdeolojinin baskın niteliği neden ve ne şekilde değişmiş, çeşitlenmiştir? Niçin özelikle toplumsal bir kategori olarak gençlere yönelmiş durumdadır?

Raymond Williams, Kültür kitabında “[b]elirli toplumsal ilişki formlarının güçlü bağlantılarla belirli sanatsal formlar içinde ifade edildikleri tartışmasız bir konudur,” diyor; ne var ki hemen sonrasında okuyucuyu —kıraati hayli zahmetli bir açıklama ile— bu ilişkinin salt bir yansıtma ilişkisi olmadığı hususunda uyarıyor.3 Bunu Marksist ortodoksinin terminolojisine tercüme edersek, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkide birebir örtüşmelerinin bulunmadığını, ne var ki, arada ciddi fakat müphem bir ilişki olduğunu da dile getirmekte kendisi.

Bu ilişki nedir? Doğrusu bu durumun ‘tüketim demokrasisi’ ile bir ilişkisi bulunabilir ve temeli tüketicinin demografik yapısındaki değişimlere dayandırılabilir. Sözgelimi ilgilendiğimiz dönem özelinde, savaş sonrası iki kutup arasında bölünmüş dünyanın nüfus durumu bu ilişkiyi çözümlemede bize yardımcı olabilir. Terry H. Anderson da, konuyu bu açıdan yorumlayanlardan. O, “[b]u muazzam savaş sonrası doğum oranı, 1946’dan 1964’e on sekiz yıl sürdü ve tarihteki en büyük kuşağı yarattı. Yetmiş milyonunun üzerindeki bu rakam, ulusun çehresini bütünüyle değiştirdi,” diyor; üstelik Amerika için verdiği bu örneğin Avrupa için de kısmen geçerli olduğunu söylemekte kendisi.4

Nüfus patlamasının yaşanmasında ise iki faktörün etkili olduğu düşünülebilir: Savaş dönemi, kapitalizmin küresel krizini aşmak için gerekli olarak sektörel yıkımı gerçekleştirmişti. Savaşın sonrasında ise kapitalist sistemin yeniden inşası, işgücünün yeniden organize edilmesi kadar tüketimin de garanti altına alınmasına dayalı planlı ekonomilerin devri oldu. Doğu Bloku yapısal olarak, Batı Bloku ise —deyiş yerindeyse— taktiksel olarak ekonominin uzun vadeli planlamasını ve devletin teşvik ve yönlendirmesini benimsedi. Batı’da Keynes modeli, refah devletini bir çeşit toplumsal norm hâline getirirken, olası kitle hareketleri de frenleme işlevi görüyordu. İstihdamın sürekli kılınıp tüketimin garanti altına alınması, kitlesel yok oluşları yaşamış bir kuşağın hem düşünsel buhranlarına hem de gizil bir umut taşıyan demografik şahlanışına eşlik etti. Kültürün bir kitle tüketim nesnesi hâline gelmesi —Adornocu anlamıyla endüstrinin bir karşılığı olarak kendini ifade etmesi— toplumsal karşılıklarını ancak bu dönemde yaratabildi. Buna yardımcı olan teknik kabiliyet ise, savaş döneminde geliştirilmişti: Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl Tarihi’nde bu dönemin teknolojik gelişimini üç başlık altına ele alıyor; birincisi “zengin dünyadaki ve bir ölçüde yoksul dünyadaki gündelik hayatın bütünüyle değişmesi,” ikincisi araştırma-geliştirme faaliyetlerinin de artmasına sebebiyet veren “teknoloji karmaşıklaştıkça, keşif ya da icattan ürüne giden yolun da karmaşıklaşması ve geliştirme sürecinin daha detaylı ve pahalı hâle gelmesi”, üçüncüsü ise “yeni teknolojilerin karşı konulmaz biçimde, sermaye yoğun oluşu.”5 Bu son madde istihdam, kültür ve gençliğin bir toplumsal kategori olarak inşasına ilişkin ilişkisel bağı tamamlar: “Emekten tasarruf ediliyor (yüksek düzeyde kalifiye bilim insanları ve teknisyenler dışında), hatta emek ikame ediliyordu. Altın Çağ’ın başlıca özelliği, sürekli ve büyük yatırım gerektirmesi ve giderek, tüketiciler dışındaki insanlara ihtiyaç duymamasıydı.”6

Bu noktadan cool olana geri dönelim: Kültürün, kitlesel tüketim nesnesi olarak meta benzeri nitelik kazanması ve bu niteliğiyle verili bağlantılarının kontrol edilir düzeyi içinde gençlik temsil ve ihtiyaçlarına yöneltilmesi; bu temsil ve yönelimin kimi —muhalif ve hatta isyankâr oluşu gibi— görünümlerinin arasında beliren çelişki ve hatta bu çelişkinin açığa çıkardığı kimi demokratik talepli toplumsal patlamalar —daha sonra nostaljik bir vurguyla yâd edilecek olsa da— sonuçta sistemi ayakta tutan şey oldular.7 Gençlik için üretilen ve onun tarafından ya da onlara öykünen diğer toplumsal gruplar tarafından tüketilen ürünler çoğaldı... Belki psychedelism tecrübesini, uyuşturucuyu ve rock müziği, Bob Dylan’ı, hatta Pink Floyd’u, Jimi Hendrix’i, The Doors’u, vs. ‘ürün’ olarak görüp, tüm bunların ‘sistem’ için ‘elverişli’ olduklarını söylemek, biraz zorlama ama daha çok da kırıcı gelebilir insana, ne var ki, kapitalizmin en büyük başarısı uyarlanabilme yeteneği kadar temellük etme [appropriation] meziyetidir. Bu meziyeti hesaba katmadan kendini var eden her girişimin onun tarafından içselleştirileceği, dönüştürüleceği muhakkak hesaba katılmalı.

Dahası bu tecrübe ve ürünler asla ve katiyen gençliğin iktidarı anlamına gelmeyecekti; onlar sistem için iştahlı tüketiciler ve talepkâr hayalperestlerdi sadece.8 Sözgelimi Archigram, yazının esas tasası bir yerde, mimarlık bağlamında bu talepkârlığı, vücut bulduğu hayalperestlik düzleminde örnekler.

1960’larda kurulmuş avangard mimarlık grubu Archigram’ın başlıca üyeleri içinde Peter Cook, Warren Chalk, Ron Herron, Dennis Crompton, Michael Webb ve David Greene’i görüyoruz. Theo Crosby’in de gruba destek verdiğini biliyoruz.9 Architecture ile telegram sözcüklerinden üretilmiş Archigram’ın [mimari telgraf] menşei İngiltere. Onların mimarlığı tabana yayma, herkes için kılma iddialarındaki toplumsal dayanak bugün dahi etkili ve güncel. Üstelik bir yandan da tarihsel, çünkü Archigram doğası gereği, Joseph Paxton’ın Crystal Palace’ı (1854) gibi mimarlık düşüncesinin kalıcılık zeminini sorgulatan, yapıyı yersizleştiren görece erken bir örneğinin düşünsel zemininin demokratik-mantıksal sonucu olarak konumlanıyor. Bu noktada, ara uğrak olarak seri üretimi more for less sloganıyla akılcılaştıran ve tasarımın bir ilkesi olarak yorumlayan Richard Buckminster Fuller’ı da savaş sonrası dönemine değin (1895–1983) anmak gerek. Mesela onun Autonomous Living Unit’i (1949) aklımızın bir köşesinde durabilir.

Archigram’ın görüşlerini yaymak için kendilerine seçtikleri araç ise, çizgi roman estetiğini kullanan, bu yanıyla bir yandan da pop art’a yaslanan dergileri. Bu noktada, çizgi romanların başat özelliklerinden birinin çizgi roman karakterlerinin bilinçdışı unsurlarının bulunmaması olduğunu anımsayalım. Bu yanıyla çizgi romanlarda, en kötücül olanından en iyiciline tüm karakterlerin fazlasıyla ‘sağlıklı’ olduğu; kendilerini mevcut hâllerine getiren tuhaflık her ne olursa olsun —takıntıları ya da arzuları, ketlenmişlikleri ya da motivasyonları— bunlar hakkında olabildiğince açık ve bilinçli durumda bulundukları; ve nihayet sığ değil ama yine de kendi derinliklerini yavanlaştırmaya maruz bıraktıkları bilgilerini çağıralım.10

Archigram Magazine 4. (1964)
ve 9. sayının (1970) kapakları

Bu durumda özgürlük, kimlik, süreklilik, kendiliğindenlik, özgünlük gibi Archigram’ın lügatini oluşturan kavramları —en azından sunum araçları bakımından— nasıl değerlendireceğiz? Onları 1960’ların İngiltere’sinin sosyal kodlarına bağlılıktan kaynaklanan muhafazakârlığa göğüs geren bir çeşit mimari direniş hareketi olarak mı göreceğiz, yoksa Londra’daki mimarlık okullarında, özellikle Regent Street Polytechnic ve Architectural Association’da, bir kısım hoca ve öğrencinin yaptığı kimi çalışmaları ve yarışma projeleri ile yüksek kültüre karşı sıradan olanın grafik diline meyleden ama bu dil sayesinde de alımlayıcıyı tüketiciler olarak çoğaltan arayışların bir devamı olarak mı yorumlayacağız? Belki daha da önemlisi, Peter Cook’ın Plug-in City’sinde (1964) ya da Cedric Price’ın Fun Palace’ında (1960’lar) kimlik ve süreklilik ile özgürlük ve kendiliğindenlik arasındaki çelişkiyi nasıl görmezden geleceğiz? Sözgelimi yedek parçalarla makinevari bir mekanik yenilenmeye imkân tanıyan Plug-in City’de; olduğu gibi bir anda kurulup bir anda çözülebilen Instant City’de; dünya üzerinde sabitlenmeksizin sürekli devinen Walking City’de... Tüm bunların ‘megastrüktür’ ve ‘oluş hâlinde yapı’ gibi modern mimarlığın bastırdığı alternatif kimi kavrayışları gündeme getiriyor olmalarının, onların mimarlık içinde gençler tarafından sloganlaştırılmış demokratik girişimler olduklarını söylemeye yetmeyeceğini; hele ki bu tasarımlarda öngörülen toplumsal modelin, örgütlenme biçiminin ne olduğunu tartışmaksızın bu söylemin kendi sesiyle konuşamayacağını dile getirmeyecek miyiz? Tüm bunların ötesinde, sadece “kim” sorusu dahi, Archigram’ın toplumsal arakesitinde söylemsel karşıtına dönüşebildiğini göstermez mi: “Kim tarafından sökülecek”, “kim tarafından yenilenecek” ya da Fun Palace’da olduğu gibi “hizmet”, kim tarafından organize edilecek ve sağlanacak? İşte bu ve benzeri sorular mimarlığı demokratik varsayımsal grafik düzlemde genişleten, ama aynı şekilde bu muhayyelatın içinde onun tanımlılık alanını, sınırlarını ve hâliyle de toplumsallığını belirsizleştiren, onu niyetinden bağımsız olarak ortadan kaldırma gayreti içinde olan ve dahası —hiç istemediği hâlde— fütürist kurgusu içinde özgürlüğü tüketimde bulup, demokrasiyi totaliterizme feda eden bu konumu teşhir etmek için kullanılabilir.

Plug-In City Study”,
Warren Chalk, Peter Cook,
Dennis Crompton, 1964
Walking City”,
Warren Chalk, Frank Brian Harvey,
Ron Herron, 1964
Instant City”,
Peter Cook, Dennis Crompton,
Graham Foundation, Ron Herron,
Gordon Pask, 1968

Paul Rabinow’un Michel Foucault ile mekân, bilgi ve erk üzerine gerçekleştirdiği söyleşide, özgürlük hususunda başarılı olunamayacağı, zira “[e]ğer birisi özgürlüğün etkin bir biçimde kullanıldığı bir yer bulacak olursa —ve belki öyle yerler vardır— bunun nesnelerin düzenlenmesi ile değil, özgürlüğün kullanılması ile sağlandığını görecektir,” vurgusunun yapılmasını şu noktada anımsayabiliriz sanırım.11 Archigram’ın her şeyden önce nesneleri tasarlamaya çalıştığını, özgürlük vadettiği insanları ise ‘tip’ olarak gördüğünü söylemek, öngördüğü/önerdiği mimarlık modelinin —beklentisinin tersine— ancak ve ancak totaliter bir toplumda mümkün olacağını bir kez daha vurgulamamız gerekiyor. Teknik açıdan önerdiklerinin —yani konvansiyonel yapı elemanları ve formların yerine inovatif önerilerin öne sürülmesinin ve teknolojik olanakların sonuna dek zorlanarak mimarlığı uzamdan büsbütün koparma girişiminin— mimarlığın sınırları içinde olup olmadığı tartışmasından bağımsız olarak, özünde tekniğin mutlak hâkimiyetini öngören taslağın ‘grafik dil’inin, biçimsel özgürlük alanı olarak hiçbir anlam ifade etmediğini de ayrıca vurgulamalıyız.

Bu durumda son olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası çeşitliliklerden biri olarak Archigram’ın gençliğin içinden/gençliğe dönük cool bir tutum olarak hangi baskın ideolojiyi —görünmez kılarak da olsa— taşıdığını sormak anlamlı olabilir. David Greene’nin 1961 yılında Archigram’ın ilk sayısında yayımlanan şiiri, bu sorunun yazıda duyumsatılan yanıtını belki daha berrak aktarabilir: “aşk bitti / tuğlaların şiiri kayboldu / biz binaların içinde sürüklenmek istiyoruz” diyerek başlıyor, “yeni bir mimarlık nesli doğmalı biçimler ve mekânlarla / reddeder görünen Modern’in ilkelerini / ne var ki, aslen sahip çıkan bu ilkelere” diyerek devam ediyordu.12 Evet, tamı tamına böyle...

Burada tarifi henüz mümkün olmayan bir his insanı kuşatıyor, zira bu yazı esasında —kendi dağınıklığı içinde— biçimsel istem ile onun tarihsel/toplumsal gerekleri arasındaki açının her daim hesaplanması gerektiğini anımsatmak için kaleme alındı; yazının vesilesi Archigram’dı sadece. Grubun tüm arşivine Westminster Üniversitesi’nin sağladığı destekle internetten ulaşmak mümkün. Ayrıca birincil dildeki etkili kaynakların dışında, Bora Yasin Özkuş imzalı ilgili yüksek lisans tezine erişmek de olası. Biçime mesafelenmek, işlev ve beklentinin soyutlanmış-mimarlıktan ziyade toplumsallaşma süreçleriyle ilişkili olduğunu hatırda tutmak ve dahası bu toplumsallaşma içinde doğru pozisyonlar almak içinse ayrıca çaba sarf etmek gerekiyor, pek cool olmayan, makbul görülmeyen, gençliğe yakıştırılmayan eski moda metotlarla...

1. Pountain, Dick & Robins, David (2000). Cool Rules: Anatomy of an Attitude. Londra: Reaktion Books.

2. Hill, Andrew (2001). “Cool Rules: Anatomy of an Attitude”, Fashion Theory: The Journal of Dress, Body & Culture. Vol. 5 Issue 4, p. 457–459.

3. Willams, Raymond (1993). Kültür (çev. Ertuğrul Başer). İstanbul: İletişim Yayınları, s. 159.

4. Anderson, T. H. (1995). The Movement and the Sixties: Protest in America from Greensboro to Wounded Knee. New York: Oxford University Press, s. 89, vd.

5. Hobsbawm, Eric (2006), Kısa 20. Yüzyıl (çev. Yavuz Aloğan). İstanbul: Everest Yayınları.

6. Hobsbawm, age.

7. Bunun eleştirel bir örneği için, 2003 Fransa-Kanada ortak yapımı Les Invasions barbares [Barbarların İstilası] filmine (yön. Denys Arcand) bakılabilir.

8. Bu toplumsal kesimin arketipini, Jim Burns’ün 1971 yılında yayınlanan Arthropods: New Design Futures kitabı etkileyici bir şekilde tartışır.

9. Sadler, Simon (2005). Archigram: Architecture without Architecture. Cambridge: MIT Press, s. 161.

10. Burada çizgi romanlar ile ilgili olarak dile getirilen görüş, Üniversiteler Arası Psikoloji ve Sanat Sempozyumu V’te, Ekim 2016 tarihinde “Temellük Edilen Sanat, Mümkün Kılınan Bilinçdışı” başlığı altında tarafımdan tebliğ olarak sunuldu.

11. Foucault, Michel. “Mekan, Bilgi ve Erk”, söyleşen: Paul Rabinow, çev. Mehmet Adam, Mimarlık. 84/7-8, s. 15.

12. Cook, Peter (Ed.) (1999). Archigram. New York: Princeton Architectural Press.


{Fold içindeki imge: “Plug ‘n’ Clip House Project”, Peter Cook, 1965}

altkültür, Archigram, cool, ideoloji, karşı kültür, meta, mimarlık, mimarlık tarihi, Oktay Orhun, popüler kültür, tüketim