ve Haritaların
Öteki Hâlleri
Rota Yeniden Oluşturuluyor
Haritalar, kenti uzaktan ve yukarıdan kavranabilir kılarken, bedenin kentle kurduğu ilişkiyi çoğu zaman dışarıda bırakır. Yürürken hissedilen eğim, ritim, boşluk ve yoğunluk; çizgiler ve koordinatlar arasında silinir. Öteki Haritalar1 06.12.2025–10.01.2026 tarihleri arasında PASAJ İstanbul’da sergilenen ve 2025 yılında yapılmış kavramsal bir resim serisidir. Felice Hapetzeder’in kentsel dokuların morfolojisini ve değişimlerini ritim, kimlik ve hafıza üzerinden ele alan uzun vadeli sanatsal araştırmasının sonucunda ürettiği eserlerini kapsamaktadır.
Sergiye girdiğimiz alanda sanatçının sulu boya çalışmaları karşılıyor bizi. Her resim farklı ülkelerden belirli bir kentsel bölgenin planı üzerinden üretilmiş: Paris’teki Arc de Triomphe’dan yayılan yıldız biçimli bloklar, New York’taki Times Meydanı çevresindeki yoğun ızgara, İstanbul’da Tarlabaşı’nın özgün mimarisinin büyük kısmını değiştiren Taksim 360 dönüşümü ve Stockholm’de yeni tamamlanan Hegastaden mahalleleri. Sanatçının sulu boya tekniğiyle yeniden ürettiği, granülasyon ve renk tercihleriyle yeni dokular, katmanlar oluşturduğu bu seçilmiş kent planları, bizi, standart plan okuma alışkanlıklarımızdan çıkarıp kente hem yukarıdan ve yabancı bir gözle baktığımız hem de kentin renk ve dokularına sızdığımız bir ara kesite taşıyor. Haritalarla ilişkilenen bakma ve görme rutinlerimizi düşünmeye itiyor.
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
Haritalar şehrin mekân ve hizmet örgütlenmesinde kayıt tutma ve planlama yapmakta kullanılan önemli araçlardır. Günlük hayatımızda hızla merkeze yerleşen konum bilgileri ve navigasyon teknolojileriyle haritalar, artık günlük hayatımızda da yerle iletişim kurmanın ve hareketlerimizi yönlendirmenin önemli ve sıradan araçları hâlini aldı. Oysaki bizi bir noktaya ulaştırmanın en hızlı yollarını önümüze seren bu harita ve konum sistemleri kent dokusunu, kentlilerin ilişkisel örüntüsünü, coğrafi özelliklerini bizlere sunmaz. Yalnızca bizi varmak istediğimiz noktaya götüren alternatif rotalar çizer. Tıpkı kimlik numaralarımızla hızlı bir şekilde sisteme girip kendimizi tanımlarken fizyolojik ve karakter özelliklerimizden tamamen arındığımızda olduğu gibi, kent parçaları bu şekilde akıllı telefonumuzda nötralize olur.
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
Haritalar günlük hayatta görmediğimiz çizgileri çizer. Sınırlar koyar, numerik bilgilerle kenti, yapıları, sınırları, bir nevi insanları ve yaşantıları tasnif eder. Sokakta yürürken bu sınırları çoğu zaman hissetmeyiz. Beden ve göz, ölçmeye değil deneyimlemeye hizmet eden algılama biçimleriyle yapılı çevreyle ilişki kurar. Bilge Karasu, Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nda2 bu soyut sınırların yarattığı gizli engellere şöyle karşı çıkar:
“Sınırları yönetim sorumlularının haritalarında, dosyalarında, kütüklerinde kalsın. Bize gerekli olan, ölçüleri değil, kendi. Milyonlarca insan ölçüsünde gür akan, çamurlu pırıltılı seli. Rastegele bir çukurundan, bir yanından, bir kaldırım ya da kapısından girebiliriz söze. Bu akıntının ortasında, bu sellenişte, hangi tek noktanın önemi olabilir? Adı olabilir?”
Karasu, bu cümlelere bu cetvellerin, sınırların, soyutlamanın yarattığı gizli engellere kafa tutarcasına çizgileri ve isimlendirmeleri yönetim sorumlularının mesuliyetine bırakıverir. Bu sergide karşılaştığım harita-resimlerde, kenti soyutlayarak temsil eden araçların, sanatçı tarafından yeniden soyutlandığını görüyorum. Hapetzeder, haritayı kendi oyun alanına dönüştürüyor. Seçtiği sınırların neden orada başladığını ya da nerede bittiğini bilmiyorum; tıpkı haritalarda gördüğüm ama anlamlandıramadığımız ayrımlar gibi. Binaların geometrik sınır çizgileri sanatçının sulu boyasının pigmentasyonuyla yeniden biçimleniyor. Yapı izleri artık kentin bu bölgesini temsil eden çizgi grupları ve fiziksel sınırlar olmaktan çıkıp birbiriyle konuşan renk ve duyguların sahnesi hâline geliyor; tıpkı sokaklar gibi.
fotoğraflar: Zeynep Burçoğlu
Italo Calvino, Görünmez Kentler’de3 bir kenti kent yapan şeyin, ölçülerden çok geçmişle kurulan ilişkiler olduğunu söyler. Kent, anıların içinden geçen bir sünger gibi genişler; geçmişini yüksek sesle anlatmaz ama izlerini her yere dağıtır. Hapetzeder’in harita-resimleri de tam da bu noktada devreye giriyor. Sanatçı, kentin en resmi, en didaktik temsilini alıyor ve onu kırılgan, akışkan, duyusal bir yüzeye dönüştürüyor. Oyunun kurallarını kendi renkleri ve sınır çerçeveleriyle resmediyor.
Görünenler ve Görünmeyenler
Sergi bizleri uzun bir sergi metniyle karşılıyor. Barın Han’da PASAJ’ın katına ulaşana dek ara katlarda sanatçının resmetmeyi seçtiği kentlere dair kişisel yolculuğu ve mesele ettiği dönüşüm hikâyelerinin yol açtığı sonuçlara dair okumalarla hazırlanıyoruz sanatçının işlerini deneyimlemeye. Haritanın bir kavram olarak yarattığı rasyonel temsilden bizi çıkarmanın yanında, seçilen kentler ve kentlerin spesifik bölgeleri sanatçının mesele ettiği asıl konularla yakınlık kurmaya davet ediyor. İlk sergi açıklamasını okuduğumda İstanbul-Tarlabaşı, İsveç-Hegastaden ve Paris-Arc de Triomphe belleğimde benzer dertlere tanıklık etmiş ipuçlarını uyandırmıyor. Ama merakımı da bir o kadar uyandırıyor. Sonra, katları tırmandıkça sanatçının bu bölgelere dair sorun ettiği soylulaştırma projelerini okuyup bağlantıları anlamaya başlıyorum. Bu seçili kentler ve kentlerin resmedilen bölgeleri aslında birbirinden farklı zamanlarda, farklı koşullar ve planlamalarda, iktidar kararlarıyla dönüştürülmüş kent parçaları. Her birisi de buraların iyileştirildiği iddiası üstünden kentin organik dokusunu döküp parçalamaktan geri durmamış, kent merkezindeki artan mülk ve toprak değerlerini ekonomik ve sınıfsal olarak imtiyazlı gruplar için kullanıma açan müdahalelerin alanları.
fotoğraflar: Zeynep Burçoğlu
Tarlabaşı için yazdığı metinde sanatçı, burada gerçekleştirdiği atölyelerden birinde duvarları olmayan bir ev çizen bir çocuktan söz ediyor: “Sadece bir çatı ve bir zemin… İnsanlar girip çıkabilsin diye. Barınak ve sahne. Güvende olunacak bir yer ve görülmek için bir yer.” Sanatçının kaleme aldığı çocuğun bu tasviri, hepimizin arasında sıkışıp kaldığı barınma, güvende olma duygusu ile görülme, fark edilme arzusunun tahterevallisinin çarpıcı bir betimi oluyor benim için. Çocuğun görülüp ihtiyaçlarının fark edilmesine dair arzusu, hayalindeki evin duvarlarını yıkmasına neden olacak kadar kuvvetli bu resimde. Bu duvarsız ev resmi, beni tekrar sanatçının Tarlabaşı haritası üzerinden yaptığı resme bakmaya itiyor. Sanatçının resminin merkezinde, kentin harita dokusuyla hemhâl olmuş renklerin kesildiği büyük boşluğu görüyorum. Bunun Tarlabaşı 360 projesinin sınırları olduğunu anlayabiliyorum. Bu boşluk, Tarlabaşı’nın kentsel örüntüsünün, yapılanmasının, belleğinin bir parçası değil. Tarlabaşı’nın bu parlak, kıymetli projesi arkasındaki mahalleyi görmüyor; sanatçının resmindeki boşluğun büyüklüğü vurguluyor her şeyi. Renksiz olan, ait olmayan resmin ortasında çok daha görünür kalıyor ve bu, çocuğun duvarsız evin önüne bir set çekip görünmesine engel oluyor.
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
Sanatçının Paris resmine baktığımda ise Arc de Triomphe’nin yani Paris’in planlarının en önemli odaklarından biri olan Zafer Takı’nın, çevresindeki kent dokusunu yeğlemiş olduğunu görüyorum. Sanatçının metnindeki “Şehir güzel binalarla dolu ve yukarıdan bakıldığında bloklar, kırıklar ve yıldızlar gibi görünüyor. Ama bu çapraz güzellik başkalarının evlerinin içinden oyuldu” cümlelerinde üstünde gözüm bir süre duruyor. Paris planının bu küçük parçası bile bize tarihi izlerinin ve yaşam örüntüsünün Tarlabaşı’ndan çok farklı olduğunu göstermeye yetiyor. Grafik olarak gösterişli, fazla planlanmış, insan eliyle, cetvellerle çizilmiş bir plan bu. Bu noktada ruler kelimesinin, rule yani kural koymak, hükmetmek fiiliyle olan etimolojik bağı geliyor aklıma. Paris planında cetvelin izi açıktır; ölçü, düzen ve gösteriş iç içedir. Paris bu dönüşümü 1853 ila 1870 yılları arasında, Haussmann’ın4 belirlediği ve uyguladığı kentsel dönüşüm planlarıyla geçiriyor. Kent ölçeğinde cetvelin izleri ve gösterişini takip etmek bu nedenle çok daha olası. Romantizmin, demokrasi ve sanatın, kültürün başkenti olarak kabul gören Paris, kentsel morfolojisine esasen işçi direnişlerine engel olmak ve yoksulların periferiye taşınması için yapılan kentsel müdahalelerle gelmiş; kentin görsel bütünlüğü, ardındaki dışlayıcı müdahaleleri ustalıkla örtüyor.
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
Sanatçının Paris eseri için kaleme aldığı metin, Hausmann müdahaleleriyle konuyu sınırlandırmayıp güncel bir kentsel müdahaleyi arkadaşlarının deneyimi üzerinden anlatıyor. Periferi ve merkezin ve farklı sosyoekonomik grupların kent deneyiminin nasıl farklı akslarda biçimlendiğini ele alıyor. Bu bağlamda bahsettiği, arkadaşlarının çocuğuna dair kısım, tarihi, kentsel ya da politik bir anlatıdan daha çarpıcı: “Çocuk mimar olmak istiyor. Yolların veya sınırların dokunmadığı, havada süzülen binalar çiziyor. Belki bir gün insanları dışarı itmeyen bir şehir tasarlar.” Bu, Tarlabaşı için sanatçının kaleme aldığı metindeki çocuğun ev imgesini hatırlatıyor bana. Bu çocuklar duvarsız evler, sınırsız binalar hayal ediyor. Çizilen sınırların onları hep dışarıda bıraktığını hissettiriyorlar bana.
Benzer şekilde, sanatçının büyüdüğü Hegastaden’e dair metni de bu şehre odaklı kentsel dönüşüm projesinin, kentin anlatısını emekten inovasyona doğru taşımak istediğinin altını çiziyor. Ve şu cümleyi içeriyor: “Hegastaden’in dönüşümü sadece bölgenin tarihini yeniden yazmak değil, üzerine yazmak.” Böylelikle fiziksel özellikleri ve yaşam şartlarıyla aklımda ilişkilendiremediğim üç kent, aslında kentlerin nasıl dönüştürüldüğü, bu planlamaların kimleri ve neleri kolayca harcadığını birlikte görünür kılan, birbiriyle konuşan, adeta dertleşen yerler hâlini alıyor. Gözümün önündeki eserler haritayı yerbilimsel niteliğinden soyutlayan resim çalışmaları olmakla kalmayıp kentleri birbirine bağlayan benzer hikâyeler arasında köprü kuruyor.
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
Sergi mekânının ilk bölümünde harita-resimlerle geçirdiğim zamandan sonra, PASAJ’ın yarı-iç/yarı-dış olan ikinci sergi bölümüne adım atıyorum. Burada sanatçının bir video işi ve tüm camları kaplayan, reklam afişlerini ya da el ilanlarını andıran işleri karşılıyor beni. Bu eserlerde ortaklaşan mesele, farklı şehirlerde yürütülen yeniden kurgulama ve inşa pratiklerinin benzer sonuçlar üretmesi: yerinden etme, belleğin silinmesi ve tüm bu müdahalelerin “medeniyet”, “iyilik” ve “daha kaliteli bir yaşam” adına yapılması. İşlerin barındırdığı sahte iyimserlik, bana tanık olduğum sayısız yapı reklamını, iktidarların kentsel kararlarını ve Calvino’nun şu sözlerini hatırlatıyor:
“Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: Hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ve korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey, başka bir şeyi gizliyor olsa da.”
fotoğraf: Zeynep Burçoğlu
1. Sergi metnini okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
2. Bilge Karasu, Lağımlaranası ya da Beyoğlu (İstanbul: Metis Yayınları, 2017).
3. Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev. Işıl Saatçioğlu (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019).
4. Baron Georges-Eugène Haussmann, Fransa’da 3. Napolyon Dönemi’nde yaşayıp Paris’i bugünkü kentsel yapılanmasına kavuşturan, büyük kentsel dönüşümleri planlayan ve gerçekleştiren politikacıdır.
Barın Han, çağdaş sanat, Felice Hapetzeder, kent, kentsel dönüşüm, kentsel planlama, mekân, mimarlık, Öteki Haritalar, PASAJ, resim sanatı, sanat, şehir, Zeynep Burçoğlu