Taksim meydanı, 17/04/2018,
fotoğraf: Manifold
Çiçekçi Box’ları ve
Çiçek Pazarı

Açık ofis düzenini severim. Kimin ne sıklıkla çay içtiğini, paylaşılan müzik listelerini, kahve molası kararının göz göze gelinen bir anda verilmesini, aynı anda acıktım sanmayı. En çok da mesleğin icrasına dair dertlerin, tasaların paylaşımını; bir sıkıntı varsa herkesin farkında olmasını. Çoğu zaman birbirinin sıkıntısını gözetmeyen, birbirine yardım etmeyen, biraz makineleşerek bu hayatın içindeki mevcudiyetini kurmuş arkadaşlarımı ise yadırgamam. Hayat kolay değil, mimarlık ise hiç değil.

Çalıştığım ofisin açık düzeninde, bir gün çalmakta olan şarkının sözleri kulağıma takılıyor aniden: “Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından.” Bu şarkıyı genel olarak sevmiyorum, fakat sözleri bir anda çarpıyor beni. ESC tuşuna basmakla görevli parmağıma kramp giriyor. Yerimden kalkıyorum. Rahatsızım ve karşı çaprazımdaki B. ile çaycımız L. her zamanki gibi bendeki değişimi hemen fark ediyorlar.

Mola veriyoruz. “Çiçek pazarının yerine geçmek üzere ‘çiçekçi box’ları tasarladığımızı fark ettim” diyorum. Sigara içmediğim hâlde canım sigara içmek istiyor. “A. meydanındaki B. parkı köşesine… Oysa zaten bir çiçek pazarı vardı orada, sadece oraya özel. Pazarcısı, bir yaşantısı olan bir çiçek pazarı vardı. Şimdi biz, her yerde olabilecek bir ‘çiçekçi kutusu’ tasarımı detayıyla uğraşıyoruz.”

İstanbul’daki arkadaşım S.’yi arıyorum. “Kuzum bunu tartışalım. Çok haklısın aslında, ama sonuçta çiçekler yerde duruyordu.” diyor. Çiçeklerin yerde durması mıydı meselemiz? “Ama S., sonuçta bu o meydan tasarımının bir parçası ve o meydan tasarımı, etrafını çevreleyen yapılar ile aşağıdaki çoğu sokağı zaten yıkılmış T. mahallesiyle bütüncül bir proje.”

Biz fakülte ve yurdun konumundan dolayı Beyoğlu’nu biraz farklı tanırdık. 2005 yılında üniversiteye ilk başladığımızda Sıraselviler’i İstiklal sanmıştık. Sonra çok iyi tanıdık Beyoğlu’nu. En ucuz çay ve tostun nerede olduğunu bilirdik mesela… Sürekli ‘konsept’ değiştiren sokağın eski hâllerini bilirdik. Terziyi, deri tamir eden ayakkabıcıyı, “vegan” kelimesi dile henüz yeni yeni girerken en ucuz ve lezzetli falafel’in nerede satıldığını bilirdik. Köpeklerini tanırdık ve onlara kol kanat geren sokak satıcılarını. 2017 yılındaki ziyaretimde, bu düşüncelerle meydanın ortasındaki daracık yürüyen merdivenden aşağı, toplu taşıma alanına doğru inerken beni 2013 yılı şubat ayında kentten koparan panik atak duygusu geri geliyor. Kalbim ağzımda atıyor. Az sonra İstiklal’de yürüyeceğim. Her iki yüz metrede bir polis aracı olacak ve ben kendimi Kızılay Konur sokaktaki gibi hissedeceğim. Yıllarca dans ettiğimiz D. dansın eski manastır binasının önüne kadar gideceğim. Eski bir manastırda, bir çeşit yarı işgalci gibi geçirdiğimiz danslı günleri anacağım. O ağır manastır kapısını itip, karanlık merdivenlerden ürkerek ilk kez çıktığım 2006 yılını hayal edeceğim. Bina anıt eser olduğu için A. şirketinin tadilat izni alabilmek için bilinçli çıkarttığını düşündüğümüz yangın akşamını hatırlayacağım. Ve böylelikle D. dansın o binadan çıkartılışını… Dans çıkışı hep birlikte çay içtiğimiz köşede tütsü satan, 1990’lı yıllarda tiner kullanan bir çocukken bir şekilde bağımlılıktan kurtulabilmiş Adanalı J.’yi arayacak gözlerim. Ama o 2014’de beni aramış ve İstanbul’dan Adana’ya nihayet geri döndüğünü anlatmıştı. Terzinin çarşısında, terzi olmayacak artık. Sahaflar çarşısında tanıdık yüzler azalmış… Sonra üniversiteme gideceğim. Kürsülerin önünden, isimleri okuya okuya geçeceğim. Uzun koridor boyunca hocalarımın bir kısmının gitmiş olduğunu öğreneceğim. “Sahi yeni dekan hocanın adı nedir?” diye soracağım genç hocam K.’ya. K. omzuma dokunacak, bana bir kahve ısmarlayacak ve ben bir hasta ziyaretinden çıkmış gibi çıkacağım okulumdan.

İçimde İstanbul ziyaretimin buruk duygusu, önümde ‘çiçekçi box’larım. Üzgünüm. Sadece kendim için değil. Yaşıt meslektaşlarım, umut ve heyecan dolu arkadaşlarım, kendi kuşağım için. Üzgün olmak ve projeyi herkesle tartışmak yetmiyor. “Evet haklısın”lı, “ne yapalım piyasa buna dönüştü”lü cümleler neredeyse “biz yapmasak başkası yapacak”a varacak. Bir şeyler yapmam gerek. Kaç kere koptuğum piyasa ile arama bedenim bir kez daha giriyor. Boynum tutuk, ellerim kasıldı, midem yanıyor. Kendimi daha iyisini, daha da iyisini yapmaya, zihnimi uyanık ve eleştirel tutmaya çabalıyorum. Üzerimde büyük bir yük hissediyorum.

Açık ofis düzenini severim. Pek çok hayat tanırsın, emeğe ortak olursun. Arkadaşının bebeği vardır mesela ve büyüdüğüne şahit olursun. Mevsimleri, kitapları, düşünceleri ve çizimleri paylaşırsın. Ama ne yazık ki, yeniden aynı hastalığa tutuluyorum. Oysa o şarkıyı sevmezdim bile! Bir an evvel işi bırakmam gerek. Bir para kazanma yolu bulup, işi bırakmam gerek. Giderken hiçbir şey açıklamak istemiyorum. Acaba modellere koyduğum kırmızı ağaç koleksiyonumu da yanıma alırsam yanlış anlaşılır mı?

Bazı kâğıtlar imzalanıyor. Şimdi el yazısıyla tane tane yazmak gerekecek “kendi isteğimle” diye.

Lütfen, lütfen bu son olsun.

Mart 2017, Ankara

***

Genç bir mimar olarak kendi hayatımın parçası olan mekân ve aktörlerin kod isimlerle adlandırıldığı bu ve benzeri hikâyeler —hem hayatta kalmaya hem de meslek içinde kendimize yer açmaya çabaladığımız yıllar— elbette bir gün daha açıklıkla yazılacak, para kazanma ve daha da çok kazanma yolunu şirket, meslek odası ve akademi üzerinden açmış ticari kurumlar yakın bir tarihte araştırmalara konu olacaktır. Tarihin bu bölümünde kentsel mirasın katledilişine, kent suçlarının kavramlarla yüceltilip pazarlanmasına ve bunun yanı sıra akademinin, bilginin ve —kendinde bir sorun veya eksiklik varmış gibi— o mimarlık ofisinden bu mimarlık ofisine yıllarca sürgün olmuş genç mimarların emek sömürüsüne tanıklık ettik, ediyoruz. Bizim de mimarlık okulumuz işte bu ortam, bu yıllar. Tüm bu ikircikli pratiğin parçası olsak da içinde lale satılan çiçek pazarının ‘kare kare’ çiçekçi kutularıyla, yıllardır yerinde duran ağaçların yerdeki ‘kare kare’ lale dolu saksılarla yer değiştirmesinin anlamını okuyabiliyoruz. Bu yıllardan öğrenilenlerin daha etkin bir üretime elbette dönüşeceğini ve bunun önemli olacağını biliyorum.

Gülşah Aykaç, İstanbul, kent, kentsel dönüşüm, şehir, Taksim