Stummfilm um Mitternacht
Die Stadt der Millionen

Genelde sinemaya bisikletle gelirim. Geç kaldıysam ve kan ter içinde sürmem icap ediyorsa on beş, yaz zamanları keyif yapmak istediğimdeyse yirmi beş, otuz dakika sürer yol. Evden atlarım bisiklete, kargolarımın emanet edildiği Ayşe bakkalın üzerinde olduğu Körtestraße üzerinden kanal yoluna çıkarım. Devamında ıhlamurlar altından ve geceden kalma sigara izmaritleri ve kırık bira şişelerinin üstünden Moritzplatz bulvarına çark eder, Prinzenstraße metro durağının yanındaki dönercinin kanser kebabı kokusuna varırım. Gece yarısı etkinliği ya bu Stummfilm, hem de cumartesi, o yüzden partilemeye giden gençlik Imbis’ten yol birası [Wegbier] ve midelerini gece boyu tutsun diye döner alır. Zum Mitnehmen. Yol uzun çünkü… İşte orada tuhaftır ki hep kırmızı ışığa takılırım. Neyse, geçtik ışıkları güçbela. Sonra sinemaya kadar yol dümdüz akar: Heinrich-Heine-Straße, Jannowitzbrücke ve Alexanderplatz. Akabinde yolumun uzamasını istemediğim gecelerde çaktırmadan yaya yolundan giderim. Kestirme çünkü o yol. Cezası var ama. Berlin’in herhangi çirkin alışveriş merkezlerinden biri olan Alexa’yı turlar, elektronik eşya satan Saturn’den sol yaparım. O zaman işte karşıma, çok da umurumdaymış gibi, Berlin televizyon kulesi [Fernsehturm] çıkar. Son düzlük. Yol bomboş. Zafer nidaları atarak Babylon’a, yani gecenin sessiz filmi olan Die Stadt der Millionen’e heyecanla, ellerimi bırakarak geçerim.

Ama bu hafta öyle olmadı işte. Bisikleti Imogen’a vermiştim. Elim mahkûm, U8 metrosuna kaldım. Böylesi hele daha başka macera. Saati hatırlatayım: 23:30! Metronun o saatlerde kendi şahsına münhasır bir hâli var, tam bir freak show: Makinist Hermannplatz’da, köşedeki McDonald’s başında bekleyen köpekli evsizleri alır, çiş kokulu Kottbusser Tor durağındaysa uyuşturucu ve esrar satıcılarını, kimsesizleri, metro dansçısı çıplak akrobatı, elinde poşetle fırın fırın gezip artan ekmekleri toplayan ve onları sokakta yaşayan insanlara dağıtan helal süt emmiş abimizi, bütün heves ve heyecanıyla evsizler için metroda gazete satan kısa boylu ve tombik tatlı ablamızı; yani Berlin’in tüm slum’ını toplar ve Alexanderplatz üzerinden kuzey banliyösü Wittenau’ya kadar yoluna devam eder. Çoğu insan Alex’te iner, Babyloncuların da durağıdır Alex.

Şansa bak! Babylon Sineması bizleri yazı köşemizin girizgâh sonrası ilk haftasında Milyonların Şehri: Bir Berlin Biyografisi [Die Stadt der Millionen: Ein Lebensbild Berlins, Adolf Trotz, 1925] filmiyle karşıladı. Sinema, kent ve toplum ilişkisi dahilinde bir şehir deneyimi anlatısı niyetinde olan bu yazı dizisinin kent biyografilerinin atası niteliğindeki bir filmle başlaması isabet oldu. Şehir belgeselciliğinin ilk filmlerinden sayılan ve Berlin merkezinin 1920’lerdeki şehir yaşantısını, gerçeği yansıtan görsel materyallerle (sokağa inmiş kamera, filmde zamanın gazete kupürlerinin kullanımı vs.) kültür filmi1 türünde temsil eden bu film, Walther Ruttmann’ın o meşhur Berlin. Büyükşehrin Senfonisi’nden [Berlin. Die Sinfonie der Großstadt, 1927] iki yıl önce UFA2 stüdyolarında çekilmiştir. Aynı şekilde sinema tarihinin sokak filmciliği tarzındaki en yetkin filmlerden olan Vertov’un Kameralı Adam’ı [Человек с киноаппаратом, 1929] da bu filmden iki yıl sonra gösterime girmiştir. Film, Almanya başkentinin yoğun ama aynı zamanda huzurlu ve keyifli hâllerini, geçmişini ve 2000 yılına dair gelecek öngörüsünü yansıtan bir şehir portresi sunar.

Yapısal olarak özetle dört bölümden oluşuyor: 1: Bir ucundan ötekine Berlin, 2: İşgünü, 3: Gece vakti Berlin, 4: Berlinlilerin pazar günü. Nice Üzerinde [À propos de Nice,3 Jean Vigo, 1930] filmi gibi, bir uçakta, kuşbakışı çekim planlarıyla başlayan Berlin turumuzda kamera bizlere Berlin’in şehir mimarisini tepeden seyrettirmekle birlikte, aynı zamanda şehrin tarihi/turistik mekânlarını da gezdiriyor: Berliner Dom, Berlin Kent Sarayı (İkinci Dünya Savaşı sırasında şiddetle bombalanan Berlin Kent Sarayı’nın, 2013 yılında restorasyon çalışmalarına başlandı. 2019 yılında bitirecekler. Ancak bu devasa projeden, şehirdeki evsizlik ve ekonomik problemleri sebebiyle Berlinliler pek de memnun değiller. “Halihazırda parasal sorunlarımız varken böylesi bir işe ne gerek var yani şimdi!” Haklılar, haklıyız.), Lustgarten, Spree… Devamındaysa iniyor ve şehir turuna bu sefer araba üzerinden devam ediyoruz: Brandenburger Tor, Müzeler Adası, Berlin Şehir Tiyatrosu… Yolculuk esnasında merkezin ana caddelerindeki şehir yaşamına da tanık oluyoruz: Araba ve insan trafiği, Friedrichstraße, Berlin’in 1920’ler ‘bohemya’sı, şıkır şıkır insanlar kafelerde buluşuyorlar; öte yandan aktarma istasyonlarındaki karmaşa, Alexanderplatz, tramvaylar ve faytonlar, sanki Tanju bizden gizli —çaktırmadan— Bratwurst gömsün diye köşe başına kondurulmuş sosisçi, “Hier noch die prima Warmen —heiß sind sie noch!” [Alev alev sosisler burada, aman dikkat, hâlâ sıcaktır!], gazeteciler, Potsdamer Platz ve yaşayan sokaklar; insanların sokak alışverişleri, patates, çiçek tezgâhları, ayakkabı boyacıları ve aralarında geçen ufak sohbetler…

Berlin, 1920’li yıllarda araç ve insan trafiği: Yayalar, yolcular, tramvaylar, faytonlar (Milyonların Şehri’nden ekran görüntüsü)

Kapitalizm sonrası şehirlerin içinde bulunduğu karmaşık, çok bileşenli hayat pratiğinden bir çıkış noktası olarak sinemanın doğuşundan bu yana var olan ütopya arayışının perde üzerindeki temsiline bu sefer Milyonların Şehri’nde rastlıyoruz. Film zamanın sokaklarını gösterirken aynı zamanda 2000 yılında bizleri nelerin beklediğine dair de bazı tahminlerde bulunuyor. Neler olduğunu tarif etmeyeceğim burada, yalnızca bir görsel paylaşacağım sizlerle ama sizi çok şaşırtacak bir fantezi bu, 1925 yılından.

2000 yılında Berlin sokakları
(
Milyonların Şehri’nden ekran görüntüsü)
2000 yılında Berlin’de bir çatı katı kafesi (Milyonların Şehri’nden ekran görüntüsü)

Geleceğe dair çizimlerden oluşan bu gösterim tercihinin yanı sıra, filmin belgesel tarzı sokak kameracılığına bir başka katman olarak Alman tarihine Berlin’de damga vurmuş yazar ve filozoflar da kurgusal olarak dahil olmuş. Brüderstraße, 18. yüzyıl başlarında zamanın değerli yazarlarından Gotthold Lessing’i ve arkadaşı Felix Mendelssohn’u görmüştür (Lessing ve Mendelssohn’un kardeşliğinin Brüderstraße’de meydana gelmesi de ayrı bir tat katmıyor mu!). Spreestraße ise Wilhelm Raabe’nin Sperlingsgasse Günlükleri [Die Chronik der Sperlingsgasse] romanına sahne olmuş. Unter den Linden’de ünlü kardeşler Alexander (bilim insanı) ve Wilhelm von Humboldt (filozof, tarihçi ve dilbilimci) ise 1810‘da (sonradan 1949 yılında Humboldt Üniversitesi olarak isim değiştirecek) Berlin Üniversitesi’nin açılmasına epeyi katkıda bulunmuştur. Aynı şehirde Fransız Devrimi’nin etkisini beraberinde taşıyan ve bu ateşi insanlara yayıp Almanların da benzer bir devrime ihtiyacı olduğu kanaatine sahip ünlü idealist filozof Johann Gottlieb Fichte, 1807/08 yılları arasında o meşhur provokatif “Alman Ulusuna Söylev” [Die Reden an die Deutsche Nation] konuşmasından nutuklar atıyor.

İlk bölüm Berlin şehri ve tarihine (geçmiş-şimdi-gelecek) olan gezimizle sonlanırken ikinci bölümde insanları ağır çalışma şartlarına zorlayan fabrikalara yöneliyoruz. Saat dokuza çeyrek var. İnsanlar trenlerinden iniyor. Karınca sürüsü, çalışma ordusu… Banliyölerden şehre akın var! Öyle ya da böyle bugün de geçerli olan demir kural işliyor: Dakiklik [Pünktlichkeit]. Seri üretim tezgâhları, fabrikalar, şehrin insanının ihtiyaçlarını karşılamak adına hızla ve durmaksızın çalışıyor. Tabii ki bunun ülke lojistiğindeki sembolü olan tren/demir ağlar bir sonraki sekansı oluşturuyor. Lamba fabrikası, yüksek bütçeli yapımların çekildiği büyük stüdyolar, borsa, inek, kuzu ve domuz çiftlikleri, sütler, sosisler… Evsizlerin zaman zaman kalabilecekleri yurtlar ve aşevleri, Neukölln itfaiye teşkilatı, Knorr, Siemens, Borsig, AEG, fabrika bacaları, makinelerin ritminin oluşturduğu şiddetli bir iş senfonisi…

Peki, akşam olunca Berlin’de ne oluyor? Paydos! Üçüncü bölüm: Gece vakti Berlin. Karınca sürüsü sabah arşınladığı yoldan geri geri yürüyüp evinin yolunu tutar. Arabalar, tramvaylar ve sokakların olduğu montaj çekim. Evlerde zenginlerin dine’leri, cep konserler, radyolarda klasik müzik dinletileri, lokallerde [Stammkneipe] yudumlanan likörler (Berliner Luft) ve neon ışıklar… Pschorr-Bräu, Eingang, Hildebrand Schokolade Kakao, Salamander, Zigarren Fabriken Hamburg, Kammerspiele’lerde gösteriler, vals geceleri. Willst du schöne Mädchen seh’n Musst’ zum Witwenball geh’n [Güzel hanımlar görmek istiyorsan Witwenball balosuna gitmen gerek]. Turmstraße’deki UFA’nın sinema salonunda oynayan Son Adam [Der letzte Mann, F. W. Murnau, 1924] filmi. Sonrasında akşam sporları, gece vakti bisiklet yarışları ve karaborsa.

14 Haziran 1924, Pazar. Yaz da gelmiş, ne diyeceğiz, göle gideceğiz diyeceğiz herhalde. Bütün yiyeceklerimizi, içeceklerimizi önceden hazırlayıp doğru güneye, Schlachtensee’ye yüzmeye! Biz de o tarihten tam 94 yıl sonra, bir cumartesi günü hava 33 dereceyken gittik girdik Schlachtensee’ye. Acayip kalabalık, Berlin bir sıcak olmayıversin hele! İnsanlar suda, suda olmayanlarsa güneşleniyor. Kimisi mayosunu, bikinisini çıkartmış, eski Doğu Almanya geleneğinin bir uzantısı olan çıplaklık kültürünü, FKK’yı [Freikörperkultur] sürdürüyor. Suya girmeyense Pichelsberg’de yelkende, kuzeyde Tegel Gölü’nde tekne turunda, doğuda Müggelberge’de dağ yürüyüşünde… Grünau’da gökyüzü mavidir hep. Ostsee’ye uzanır Berlin’in kuzeydoğusu ve orda yatar Heinrich von Kleist. Şehrin başka köşelerinde kimi futbol oynar, kimi futbol izler; aileler at yarışı için hipodroma gider. Ya da Achterbahn’la [lunapark treni] ufak bir heyecan yaşar, salıncakta sallanır. Hiç yorulmak istemeyenlerse dinlenir evlerinde, huzur içinde.

Film de işte böylesi bir huzurla biter. Oyuncakçılar, yemini semiren at, sokakta flörtleşen insanlar, caddelerin kontrolünü elinde tutan trafik polisleri, Berlin’in ciğeri olan bahçeler ve bu seri yaşamdan bir nebze olsun uzaklaşmaya gelinen parklar, Zoologischer Garten, filler, kutup ayıları, develer, su aygırları ve ileri geri yürüyen kalabalık bir yanda, öte yandaysa aylaklık.

Her şeyden öte sanki filmde bir şeyler eksik —Berlinliler. Bu saptama ilk kertede çok acayip gelebilir. “Ne yani filmde beton mu gördük sadece, insanlar işte!” Biraz bekleyin, savımı şu şekilde açıklamaya çalışayım: 80 dakika boyunca insanların günlük yaşamları, iş koşuşturmaları, gece eğlenceleri, tatil dinlenceleri, geçmiş şimdi ve gelecek tasarımlı zaman dolayımıyla gösteriliyor. Ama odak noktasında sanki insan değil de, ‘şehir’in figüranına dönmüş, ‘şehir’ anlatısı hedefi doğrultusunda araçsallaşmış, ‘şehir insanları’ var. Hızlı kesilmiş, şehrin birçok yerini göstermeyi amaçlamış bu senfonide birey insan, politik özne yok oluyor. Belki de yönetmen telaşlı montaj temposu ve insan bakış açısına yerleşmemiş escapist sinematografiden kaçınmalıydı. Tam da bu yüzden Béla Balázs filme “hem sanatsal hem de belgesel bir başarısızlık” diye bir eleştiri sunuyor. Hatta ekliyor: “Bu film hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. İnsansız gerçeklik olmaz, onların duyguları, durumları, düşleri…”4 Ancak bireyselliğin tasvirinin yokluğu, bir filmi bütünüyle inhuman [gaddar, acımasız, insan olmayan] yapar mı? Elbette diyenler yok değil!5 Film, modern şehir yaşamının görüntüsünü resmetmeyi, o şehirde yaşayan yerleşik halka nazaran daha fazla ve daha baskın şekilde göstermeye dönük bir tercih yapmış. Mimari yapılar, sokak planlaması ve peyzaj düzenlemeleri, insan manzaralarının temsiline dönük bir ilginin önüne geçmiş. O yüzden ‘karınca sürüsü’ benzeşimi hiç de boşa olmasa gerek. Hatta ve hatta (yine Balázs’a kulak verecek olursak) toplum içi çeşitliliğe olan ilgisizlik, filmin insanlarını kalabalığın kimliksiz elemanlarına indirgemiş bile denebilir. Ben şimdilik böylesi aşırı bir teze gitmiyorum, filmi izleme fırsatınız olursa bu görüşü değerlendirmenizi çok isterim.

Büyükşehirler her zaman bir rastlaşma mekânı olarak çeşit çeşit insana ev sahipliği yapmıştır. Şimdilik filmin insanla kurduğu sağlıksız ilişkiyi paranteze alırsak, Berlin 1925’lerde Adolf Trotz’un gözünden böyle bir yere benziyormuş. Peki günümüzün Berlin’i ne âlemde? Evet, sorunlardan bir sorun, 21. yüzyılın temel sorunlarından olan mülteci sorunu Berlin’de de epeyi önemli bir yer teşkil ediyor. Yakın-tarihsel olarak genelde Almanya, özeldeyse Berlin göçmenlik olgusunu çok yakından tanır. Böyle bir tarihsel bilinçle birlikte burada birçok sol grup “Refugees Welcome!” eylemleri düzenledi ve mültecilerle beraber yaşamanın yolları arandı, hâlâ aranıyor. Beraber yaşama uğraşı ne zaman kimi oluşumlar tarafından sekteye uğrasa, halkın kolektif hafızası bu milliyetçi çabalara karşı renkli bir karşı duruş sergiler. Örneğin aşırı sağ parti AFD’nin [Almanya İçin Alternatif/Alternative für Deutschland] 27 Mayıs günü Berlin’de “Almanya İçin Gelecek” [Zukunft für Deutschland] mottosuyla gerçekleştirdiği ve yaklaşık 5.000 kişinin katıldığı eyleme karşı, AFD karşıtı, sol eğilimli ve hem direnmeyi hem de eşzamanlı olarak eğlenmeyi seven insanların protesto eylemine 20.000’i aşkın bir katılım oldu. Spree Nehri ve eylemin yapıldığı meydanlar üzerindeki araçlara ses sistemi tahsis eden gece kulüpleri ve diskolar da şehrin çoğulcu kimliğine rengârenk bir katkıda bulundu. Dans ve beraberliğin birbirine karıştığı güneşli bir pazar günüydü… Göçmen karşıtı hareketler yer yer artış gösterse de insanların savaştan kaçıp Almanya’ya, Berlin’e gelmesi ve burada kendilerini yalnız hissettirmeyecek direngen bir çoğunlukla karşılaşmaları, bu şehir için övünç kaynağı değil de nedir?

“Irkçı, kadın düşmanı, sosyal
ve demokratik olmayan AFD’yi durdurun!”, “Nazisiz bir parlamento!”
(kaynak:
Aufstehen Gegen Rassismus)

Ancak 2018 Berlin’inin aksi yüzü: Ev bulmak bir dert, iş bulmak başka bir dert; öte yandan kentsel dönüşüm balyozu İstanbul kadar olmasa da yer yer Berlin’i de yıkıyor. Berlin’in altıda biri (% 22,7 ki, çoğunu çocuklar oluşturuyor) aylık 546 avro ile açlık sınırının altında yaşıyor, bu da insanları ne yazık ki çeteleşmeye ve suç faaliyetine itiyor. Berlinliler dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerle beraber epeyi pahalılaşan şehirlerinden yavaşça başka şehirlere taşınıyorlar. Berlin gençliğinin %10’u lise terk.6 İyi güzel, şehre dair işlerin öyle ya da böyle tıkırında gittiğini gördüğümüz bir film izledik. Fakat günümüze dönüp yaşam gerçekliğimizi bu sefer böylesi dertlerle sorgulamaya başladığımızda, sanki bunun altında ezilmekten alamıyoruz kendimizi. Başkasından belki başka bir Berlin duyacaksınız: Club’lar, disco’lar, Berghain’lar, KitKat’lar; partilemeceler… Tabii ki Berlin böylesi eğlencelere de sahne oluyor, ama öte yandan yoksulluk ve yoksunluk Berlin’in de/bile boğuştuğu temel problemlerden.

Galiba, Babylon bu sebeplerden ötürü de büyük önem teşkil ediyor. Bir fikir ve praxis olarak Babylon. Filmseverlerin haftada bir ücretsiz, nitelikli sessiz film seyredebilecekleri ve öncesinde ya da sonrasında kendi yaşamları hakkında konuşabilecekleri, kalabalığın kimliksiz elemanları olmaktan çıkıp bir nebze soluk alabilecekleri ortak bir platform oluşmuş durumda Babylon’da. Bile isteye, özgür şekilde katılımcılık gösterdikleri bir mekân.

Milyonların şehri Berlin. 1920’lerdekilerin Leipziger Straße ve Potsdamer Platz’ıyla. Ama söylemezsem olmaz: Günümüzde de U8 metrosuyla, Kotti, Görli ve Schlesi’mizle!

1. Kulturfilm: Öğretici film [Lehrfilm] sınıflandırması içinde yer alan, Almanya’da 1918–1945 yılları arasında, doğabilimleri, tıp, sanat, coğrafya, tarih ve cinsellik gibi (ayrıca cinsellik konusu gibi tabulaşmış, toplumda konuşulması ayıplanan konuları açıklamak amaçlı yapılmış filmlere de “aydınlanma filmi” [Aufklärungsfilm] adı verilir) alanlardan insanları bilgilendirmek niyetiyle yapılmış filmlerin, kültür odağına sahip filmlerine verilen ad.

2. UFA (Universum Film AG), 1917 kuruluş tarihli, sessiz sinema döneminin çığır açan yönetmenlerinin Dr. Mabuse, Kumarbaz [Dr. Mabuse, der Spieler, Fritz Lang, 1922], Nibelungen Destanı [Die Nibelungen, Fritz Lang, 1924], Metropolis (Fritz Lang, 1927), Mavi Melek [Der blaue Engel, Josef von Sternberg, 1930], İradenin Zaferi [Triumph des Willens, Leni Riefenstahl, 1935] gibi filmlerinin yapımcısı bir Alman film şirketidir.

3. Kuşbakışı açı üzerine konuşuyorsak, filmin fotoğraflarını çeken ve aynı zamanda görüntü yönetmeni olan Boris Kaufman’ın da adını anmalıyız.

4. Béla Balázs, Der Geist des Films, Frankfurt am Main: Suhrkamp Taschenbuch Wissenschaft, s. 56–60, 2001 (1930).

5. Al, bir de buradan yak. Bu da Kracauer’ın tezi. Siegfried Kracauer, “Wir schaffen’s”, Frankfurter Zeitung, 856, 17 November, Werke, vol. 6.1: Kleine Schriften zum Film 1921–1927 içinde, Frankfurt am Main: Suhrkamp, s. 411–13, 2004 (1927).

6. Bu paragrafta verdiğim bilgiler tümüyle İstatistik Ofisi Berlin-Brandenburg’un [Amt für Statistik Berlin-Brandenburg] 2017 yılı çalışmasından alınmıştır.

Berlin, Emre Adıyaman, gündelik hayat, kent, metropol, Milyonların Şehri [Die Stadt der Millionen], sessiz film, sinema, Stummfilm um Mitternacht, şehir