Seyyarbellek
Zorlu Geçmişleri Sergilemenin Zorluğu

“Zorlu geçmişlerle uzlaşmanın ve bu geçmişleri sergilemenin zorluğu…” Ayfer Bartu Candan1 “Hrant Dink Anma ve Hafıza Mekânı” çalışmaları kapsamında geçen 22-23 Mart’ta Yapı Kredi Kültür Sanat Loca’da gerçekleşen “Başka Bir Gelecek İçin Hafıza Mekânları, Hafıza Yolları”2 adlı bir panel dizisinde, başkanlığını yaptığı “Zor Geçmişleri Sergilemek” adlı birinci oturumun sonunda bu cümleyi kurdu. Mona el Hallak’ın3 “Unutma ve Hatırlama Arasında Beyrut” ve Bonita Bennett’in4 “Hafıza Bir Silahtır” adlı sunumlarında paylaştıkları her bir hatıra ile bu hatıraların içlerinde barındırdıklarının temsilinin arayışında —paylaşma kanalları kurulmaya çalışılırken— bu hatıraların basit bir teşhir nesnesi hâline gelmemesinin de zorluğu üzerine düşünmek için bize fırsat sundular.

Candan konuşmasına “Peki insanlar zorlu geçmişlerin sergilendiği hafıza mekânlarını ziyaret ettiklerinde ne oluyor?” “Bu ziyaretler sosyal adaleti, umudu mu hissettiriyor, suçluluk/utancı mı?” diye sorarak devam etti. En sonda ise “Bu temsiller hatıranın tabiatına ve karşı hafızaya dair ne söylüyor?” diye bir başka düşünce kapısı açtı. Sahiden ‘hatıranın, hafızanın mekânsal temsili’ bize ne söyleyebilirdi ki?

“Tanık oldun, ol ya da olacaksın…”
“Hatırlamıyorsun... Ama oldu.”

“Zor Geçmişleri Sergilemek” Oturumu,
Mart 2019, fotoğraf: Hrant Dink Vakfı

Bunlar zihnimde yankılanırken, panele verilen arada aklıma Bernard Tschumi’nin Questions of Space’indeki5 birkaç sorusu geldi. (Bu soruların aslında cevabının olmamasını sevdiğimi hatırladım. Sorular cevap aramaktan ziyade yeni soruları doğuruyordu.)

“Mekân tarihsel zamanın ürünü mü?”6 Peki, hatıranın/hafızanın mekânsal temsilini ararken ‘tarihsel zamanda’ hafıza nerede konumlanıyor? Bu noktada Peirre Nora’nın hafıza tanımı devreye girebilirdi. “Hafıza içerikten çok çerçevedir.” diyor Nora.7 “Çerçeveyi konumlandırırken mekândan ve zamandan soyutlanamaz.” Yine Nora’ya göre hafıza aslında bir koz, kullanılabilecek bir stratejiler bütünü ve kullanılma biçimiyle değerlenen bir olgu oluyor. O hâlde, hafızanın mekânsal temsili tarihsel zaman içerisinde konumlanırken, stratejisini bu zorlu geçmişlerin görünmez, sessiz olduğu yerlerde tarihi —yeniden— yazarak/kurarak elde edebilir mi?

Bu noktadan çıkarak “Mekân ne toplumsal bir ürün (nihai bir sonuç) ne de saf bir kategori (bir başlangıç noktası) değilse, (bir aracı) bir arabulucu mu?” sorusuna yönlenebilirdik.8 Yine bu soruyla birlikte “Mekânsal temsilinin aracılığıyla tanık olduğumuz her bir hatıra bizi de birer faile dönüştürebilir miydi? Bu temsillerin işlevi nasıl bir sosyal adalet sağlayacak? Arabulucu olarak mı? Sonuç ürünü olarak mı?” diye sorabilir miyiz?

“Zor geçmişleri sergilemek” üzerine mukayese yaparken “Sanat ve Hafıza” başlığı altında ikinci oturuma geçildi. Bu oturumdan önce sanatın hafızayla aynı cümlede nasıl kullanılabileceğini düşünmediğimi fark ettim ya da sanat herhangi bir durumda hafızanın tarafsız bir temsilcisi olabilir miydi? Hakikati bulanıklaştırma riski varken, hakikatin hafızasını da sisler ardına sürüklemez miydi?9

Andreas Knitz “Elçi Olarak Sanat” sunumunu yaparken, Mart 2019,
fotoğraf: Selcen Yeniçeri

Panele Andreas Knitz’in10 “Elçi Olarak Sanat” başlıklı sunumuyla başlandı. Sanatın hafızalar arasındaki aracılığı, bağ kurma gücü ve tüm bunları yaparken yine temsil üzerine eğileceğini belirtti. Sunumuna tarih, sanat, mimarlık aracılığıyla bellek üretimini nasıl ele aldığını; sevilmeyen ve hatırlanmayan bir tarihi ortaya çıkarmak iddiasında olduğunu söyleyerek devam etti. Bu paydaşlar ile ele aldığı projelerinden örnekler vererek sunumuna devam etti. Bu örnekler arasından “Growing Memory” daha en başta beni adıyla bile heyecanlandırmıştı.

“Growing Memory” projesine ait eskizler, kaynak: Hoheisel ve Knitz

Eberswalde’de şehrin merkezinde yer almış olan bir sinagogu temel alan proje, bu sinagogun temelleri üzerinde bir kolektif hafıza canlandırma niyetine sahipti. 1931 yılında, belediye arşivlerine göre kaza sonucu başlayan sinagog yangını mahalle sakinlerinin çabası sonucu söndürülmüş, yine arşivlere göre belediye tarafından tadilatının yapılacağı sözü verilmiş. Ancak 1938 yılında 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece yani Kristallnacht’ta [Kristal Gece]11 yeniden bir kundaklamaya maruz kalmış. Andreas Knitz bu olayı “Muhtemelen ilk yangında söndürme çalışmalarına yardım eden mahalleli bu sefer kundaklamada görev almıştı.” diye aktardı. Daha sonra Hitler döneminde yıkılarak yerine karakol ve itfaiye binası inşa edilmiş. 2012 yılında Eberswalde Belediyesi tarafından eskiden var olan sinagogun yerine bir anıt yapılması için bir yarışma düzenlenmiş. Yapılması kararlaştırılan “Growing Memory” projesi o zaman Eberswalde’de yaşayan bir tanık eşliğinde ve eski belgelerin rehberliğinde sinagogun temellerinin bulunmasıyla başlıyor. Temellerin keşfinden sonra temellerin rehberliğinde sinagogun izleri iki buçuk metrelik beton duvar ile yükseltip görünür hâle getirilmiş. Projeyi sanatçılar kendi sitelerinde “İç mekâna ağaçlar diktik ve ardından anıtı bir daha girilmemek üzere mühürledik.” biçiminde anlatmaktalar. Bir sonraki aşama ise, adından da anlaşılacağı gibi büyüyen, gelişen bir bellek mekânına dönüştürülmesi olmuş. Yine aynı açıklamada “…doğal bitki örtüsü zamanla sinagogun hacmini ve yapısını tamamlayacaktır ve böylece ağaçlar büyüdükçe bellek de genişleyecek.” diye belirtiliyor.

“Growing Memory” projesini sanatçı “sürekli büyüyen ve asla tamamlanmayacak bir anıt”olarak tanımlıyor. Sanatçının bu söyleminden referansla Maurice Halbwachs’ın12 kolektif hafıza üzerine dediklerini hatırlatıyorum. “Önceden bir şekilde haberdar olduğumuz bir olay hakkında bildiklerimizi güçlendirmek ya da çürütmek fakat aynı zamanda tamamlamak adına da tanıklara başvururuz, oysa bu esnada birçok durum bizim için karanlıkta kalır.”13

Yıkılan sinagogun yıllar sonra ortaya çıkarılan ‘tanık’ temelleri,
fotoğraf: Thomas Burckhardt / MOZ, kaynak: Hoheisel ve Knitz

Naziler tarafından yıkılan sinagogun temelini o zorlu hatıraların bir tanığı olarak kabul edebilir miyiz? Kolektif hafızanın kurulmasında karanlıkta kalan hatıralar (Knitz, 1931 yılındaki ilk yangından sonra sinagogun yeniden yapılacağına dair belgelerin aslında yaşanan yangından önce oluşturulduğuna dair iddiaların mevcut olduğunu iletti.) nasıl tekrar gün ışığına çıkarılabilir? Bu gibi soruların belirsiz cevapsızlığına karşı içimizi küçük bir umutla ferahlatabiliriz gibi, “Growing Memory” büyüdükçe bu karanlık hafıza noktaları kendi içerisinde aydınlanmaya başlayacak. Çünkü durağan sabit bir anıt olmaktan ziyade sürekli gelişen, büyüyen ve zamanın içerisinde değişen tüm özellikleriyle hafızayı sürekli teyit ettirecek ve canlı tutacaktır. Bu yönüyle de diğer tüm hafıza mekânlarına da örnek olabilir.

“Growing Memory” projesine ait eskizler, kaynak: Hoheisel ve Knitz
“Growing Memory”, 2017
(anıtın açılışından dört yıl sonra),
fotoğraf: Stefan Neubacher
(Stadt Eberswalde), kaynak: AMCHA

Marianne Hirsch’in açılış tebliğinde14 hafıza mekânlarının sadece şiddet ve felaketleri değil, arşivleri kullanarak aslında yaşam ve umudu da koruyan mekânlar olduğuna dair bir açıklaması vardı. Bu açıklamasına paralel dördüncü panel, “Hafıza Mekânlarında Yaşam ve Umut” adını taşımaktaydı. Bu panelde dikkatimi çeken “Yaşayan Vicdan Mekânları” ile Linda Norris’in15 sunumu oldu.

Linda Norris “Yaşayan Vicdan Mekânları” adlı sunumunu yaparken, Mart 2019, fotoğraf: Hrant Dink Vakfı

Uluslararası Vicdan Mekânları Koalisyonu 66 ülkeden 250’den fazla üyeye sahip bir oluşum. Esas amacı hafıza çalışmaları yürüten vicdan mekânları için bir rehber ve yardım ağı kurmak. Linda Norris koalisyonun amaçlarını,
• Tarihi mekân aracılığıyla yorumlamak,
• Uluslararası diyaloğa aracılık etmek ve bu yönde teşvik etmek,
• Hafıza çalışmaları için pozitif eylemler düzenlemek,
• Adalet ve evrensel insan haklarını korumak ve bu konuda kamuyu bilgilendirmek şeklinde sıraladı.

Tarihi mekân aracığıyla yorumlamak üzerine Linda Norris, aslında son yirmi yılda mekân tanımımızın tamamen değiştiğini ve bu değişimin hafıza çalışmalarını da etkilemiş olduğunu söyledi. Mekânı nasıl tarif edeceğimizin aslında orada kurulan hafızanın da yönünü etkileyecek bir unsur olması çok olağan. Ancak bu mekân hafıza arasındaki ilişkide hafıza yeniden kurulurken, sürekliliğinin nasıl sağlanacağına dair ipucunu nasıl ve nerede arayacağız? Pierre Nora bunun cevabını mekân olarak vermiş. “Artık hafıza ortamları yok, hafıza mekânları var.”16

Norris koalisyona üye olan vicdan mekânlarının örneklerini verirken sınıflandırmasını işyerleri ve evler olarak ayırdı. İşyerlerinin bir vicdan mekânı olarak düşünülmesinin aslında sanayi devriminden sonra yaşanan ekonomik değişimlerin sosyal ve kültürel yansımalarının yorumlanmasında bir paravan olduğunu dile getirdi. Evlerin vicdan mekânına dönüşümünde ise, gündelik hayat pratiklerinin zaman içerisindeki değişimleri ile birlikte hafızanın kurulması için mekân önerisi olarak sunulabileceğini belirtti.

“Peki, her yeri vicdan mekânı olarak düşünürsek hayatımızda ne değişir?” ve “Bir alışveriş merkezini vicdan mekânı olarak değerlendirirsek oradaki varlığımızı nasıl yorumlayabiliriz?” sorularıyla konuşmasını bitirdi. Bu tahrik edici soru, benim vicdan mekânlarının aslında birer ihlal mekânı da olduğunu düşünmeme sebebiyet verdi. Tschumi, mimarlık ve ihlal17 metninde mimarlıkta ihlali kavram ile pratik arasındaki paradoksal bağıntı olarak ele almaktadır. Bu paradoks vicdan mekânlarında da bir hayli var. Kölelik döneminin zorlu hatırasını, bu zorluğu sonuna kadar yaşamış bir mekânda hesaplaşmaya niyet etmek ve bu mekânı hafızadan eyleme geçmek için bir üs olarak kullanmak tam da ihlal eden tarafta yer almak demek.

Bu konferanstan çıkardığım notların bir kısmını paylaştım. Hafızanın geçmişten geleni bire bir hatırlamak yerine yeniden kurulan bir şey olduğunun kanıtı olacak şekilde, hafıza üzerine okudukça geriye dönüp her bir sunumun derinliğini hâlâ yeniden keşfeder hâldeyim. Her keşif sırasında Aziz Augustinus’un İtiraflar’ında okuduğum bir satır aklıma geliyor: “Ne büyük hafızanın gücü ne korkutucu, Tanrım, derin ve engin katmanlar ve bu, zihin ve bu, benim.” Benim olan, aslında benim bizatihi hatırladıklarım.

1. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi.

2. Panelde gerçekleştirilen tüm sunumlara Hrant Dink Vakfı’nın YouTube kanalından ulaşılabilir. Ayrıca bkz: “Başka Bir Gelecek İçin Hafıza Mekânları Hafıza Yolları Konferansı Yapıldı

3. Beyrut Amerikan Üniversitesi, mimar ve kültür mirası koruma aktivisti.

4. District Six Müzesi direktörü.

5. Bernard Tschumi, Questions of Space: Lectures on Architecture, AA Publications, Londra, 1990.

6. Orijinali: “4.0 Is space the product of historical time?”

7. Pierre Nora, Hafıza Mekânları, çev: Mehmet Emin Özcan, Dost Kitabevi, Ankara, 2006.

8. Orijinali “4.3 If space neither a social product (an end result) nor a pure category (a starting point ), is it an in between (in intermediary)?”

9. Erdem Ceylan Betonart Yazar Buluşmaları #59’daki konuşmasında temsili Olağan Şüpheliler filminde Kevin Spacey’in canlandırdığı Verbal Kint karakterinin repliğiyle açıklamıştı: “Şeytanın en büyük hilesi dünyayı aslında hiç var olmadığına inandırmaktır.” Ben de bu benzetmeden naçizane yola çıkarak acaba sanat bellek birlikteliğinde, “sanat belleği tam da bu noktada var olmadığına inandırmakla meşgul olabilir mi?” diye soruyorum.

10. Mimar, sanatçı ve aktivist.

11. Kristallnacht [Kristal Gece]: 1938’de 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nasyonal Sosyalist İşçi Parti idaresi tarafından düzenlenen ve Yahudilere ait ev, işyeri ve sinagoglara yapılmış saldırıların gerçekleştiği gecenin adıdır.

12. Kolektif bellek kavramını geliştiren Fransız filozof ve sosyolog.

13. Maurice Halbwachs, Kolektif Hafıza, çev: Banu Barış, Heretik Yayınları, Ankara, 2018.

14. Daha detaylı açıklama için bkz: “Dertleşme Mekânları, Paylaşılan Hafızalar”, Manifold, 15.08.2019.

15. Uluslararası Vicdan Mekânları Koalisyonu’nun Küresel Ağlar Program Direktörü.

16. Pierre Nora, Hafıza Mekânları, çev: Mehmet Emin Özcan, Dost Kitabevi, Ankara, 2006.

17. Bernard Tschumi, Mimarlık ve Kopma, çev: Alp Tümertekin, Janus Yayıncılık, İstanbul, 2018.

hafıza, mimarlık, müze, sanat, Selcen Yeniçeri, şiddet