Jennifer Lawrence,
Mother!, 2017,
yönetmen: Darren Aronofsky,
kaynak: IMDb
Peyderpey
Mother!

Darren Aronofsky’nin birkaç değişiklik sonrası ismini mother! şeklinde stilize etmeye karar verdiği filmi basında yüzyılın en kötü filmlerinden biri olmakla eleştiriliyor. Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer ve Ed Harris’in başrollerini paylaştığı film box office’te başarılı olamadığı gibi eleştirmenlerin de beğenisini kazanamadı. Filmle ilgili tartışmalar devam ederken, yönetmen Aronofsky ve başrol oyuncusu Jennifer Lawrence röportajlarda filmin derdini anlatmaya çalışıyorlar. Bu noktada, Lawrence’ın izleyici filme alegoriyi bilerek giderse daha iyi olur yorumuna katılıp spoil etme özgürlüğümü kullanarak filmin neden “yüzyılın en kötü filmi” olmadığını paylaşacağımı belirteyim ve devam edeyim.

Mother! maceram, bir cumartesi gecesi filmi izlemek için hazırlanırken, çok sevdiğim bir arkadaşımın telefonuma filmi şiddetle eleştiren bir mesaj atmasıyla başladı. Aslında büyük oranda filmle ilgili eleştirileri okumaktan kaçınmıştım, ama birkaç yerde filmi sevenin çok seveceğini, beğenmeyenlerin de nefret edeceğini belirten yorumlar okumuştum. Diğer bir deyişle çok hazırlıksız değildim arkadaşımın yorumlarına. Fakat, bu kadar net bir eleştiriyi yakinen duyunca bütün beklentilerimi sıfırladım ve salona öyle girdim.

İtiraf etmek gerekirse ilk başlarda arkadaşımın eleştirilerini haklı buldum. Fakat film devam ettiği sürede fikrim yavaş yavaş değişti. Filmin ilk üçte biri esnasında, konunun Aronofsky’nin geçmişi, tercihleri, şöhreti ve ilişkileri ile hesaplaşması üzerine olduğunu düşündüm. Bir nevi Terrence Mallick’in Knight of Cups (2015) filmi gibi öznel ve alegorik bir otobiyografi hissiyatı yarattı film. İkinci üçte birlik kısmında ise yaratıcılık sürecinde sorun yaşayan ve yavaş yavaş akıl sağlığını yitiren bir yazar hikâyesi olduğunu düşündüm. Bu kısım bana Stephen King’in novella’sından uyarlanan ve başrolünde Johnny Depp’in oynadığı Secret Window (2004) filmini hatırlattı. O esnada filmin gerçek bir korku filmi olmayı hedefleyip hedeflemediğini de düşündüm. Fakat, filmin özü, en azından benim için, son üçte birlik kısımda netlik kazandı. İlginç bir şekilde, filmin gerçek anlamı her şeyin karıştığı, çılgın olayların yaşandığı son kısmında ortaya koyuluyor. Diğer bir deyişle anlam, kaostan doğuyor. Son elli dakikaya girerken, “Bu film ne zaman bitecek?” derken son yarım saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Filmle ilgili farklı yorum ve okumalar mevcut. Yönetmen de birden fazla röportajında kendi niyetini özellikle insanın doğaya verdiği zararı eleştirme arzusu çerçevesinde ifade ediyor. Fakat tüm bu farklı görüş ve düşüncelere rağmen bence filmin ana ekseninde çok yalın varoluşçu bir soru var: Kötülük neden var? Dini metinlerin de din felsefesinin de bu soruya çeşitli cevapları mevcut. Fakat, filmde amaç soruya cevap aramak değil. Pek çok insanın kendi kendisine sorduğu bu soru, Aronofsky’nin filminde kendisini görünür kılmış.

Mother! tanıtım afişleri,
James Jean,
kaynak: IMDb

Tabii Darren Aranofsky’nin filmde bu soruyu ne kadar bilinçli olarak önde tuttuğu ve nasıl işlediği tartışılabilir. Yahudi-Hıristiyan imgeleri ile bezeli filmi anlatırken Aronofsky, Yunan mitolojisindeki yeryüzü Tanrıçası Gaia’dan söz edip ve filmin insanların dünyaya verdiği zarar ile ilgili olduğunu söylediği için semboller biraz karmaşıklaşıyor. Jennifer Lawrence tarafından canlandırılan ve Pirandello oyunlarını hatırlatırcasına adı hiç dile getirilmeyen “Anne” karakteri Gaia’ya benzetilebileceği gibi Meryem ile de benzerlikleri aleni. Filmin Roman Polanski’nin meşhur korku filmi Rosemary’nin Bebeği’ne (1968) benzetilmesi bu Meryem sembolizmi yüzünden. Fakat, Mother! Polanski’nin filminden farklı olarak ana akım film standartlarından hayli uzak. Festival seyircilerini çok zorlamayacak olan film, korku filmi izlemeyi bekleyenleri ve Aronofsky’yi Requiem for a Dream (2000) yüzünden beğenenleri hayal kırıklığına uğratacak sembolik ve izlenimci bir film.

Mother!’ın başrollerini
Jennifer Lawrence, Javier Bardem,
Michelle Pfeiffer ve Ed Harris
paylaşıyor.

Issız bir arazide eşiyle yalnız yaşadığı evde uyanan Anne karakterinin (Jennifer Lawrence) hayatı, eve beklenmedik şekilde gelen iki konukla beraber değişiyor. Uzun süredir yeni eser üretememiş yazar eşi (Javier Bardem) konukların gelişinden mutlu olunca durumu kabullenmeye çalışsa da beklenmedik olaylar silsilesi bunu mümkün kılmıyor. Konukların (Ed Harris ve Michelle Pfeiffer) gelişiyle beraber, Aranofsky sembollerini dokumaya başlıyor. Yazarın hayranı gibi görünen iki konuğun, girilmesi yasak odaya girip kıymetli taşı kırmasıyla dini alegori yavaş yavaş oluşmaya başlıyor. Evde önce inandırıcılığı nispeten makul bir cinayet, daha sonra ise şiddeti gitgide artan akıl almaz başka kötülükler yaşanıyor.

Özellikle filmin sonralarına doğru, söz konusu kötülükleri çerçevelendiriyor yönetmen. İnsan ticareti, polis şiddeti gibi anlaması çok güç olmayan anlık resimler çiziyor. Hızlanan bir hengâme içinde insanlığa dair pek çok sorunu sergiliyor. Belki izleyiciye fazlasıyla sembolik gelebilecek bu geçişler ekseninde, yazarın hayranlarıyla olan ilişkisi şekilleniyor. Yazarı çok seven ve bu uğurda birbirlerine zarar vermekten çekinmeyen hayranlar üzerinden Aronofsky, aslında hayranlık ve inanç üzerinden kurulan bağlılıkların benzerliklerini ortaya koymuş. Yazarın resimleri ile yapılan Latin Katolik estetiğine uygun hazırlanmış posterler, söz konusu paralelliğe işaret ediyor.

Bu tercih günümüzde televizyon ve eğlence sektörünün diğer alanlarında hayranları tasvir etmek için kullanılan fan kelimesinin Latince kökeni düşünülünce çok şaşırtıcı bir benzetme değil. Henry Jenkins, Textual Poachers (1992) adlı kitabında kelimenin kökenini, “tapınağa ait, tapınağa adanmış kimse” anlamına gelen Latince fanaticus kelimesine kadar takip ediyor (s. 12). Aronofsky de hayranlık müessesesinin sembol ve ritüellerini Hıristiyanlık inancının gelenekleri ile eşleştirmiş. Yahudi-Hıristiyan öğelerine biraz hâkim bir izleyici filmin sonlarına doğru bu benzerliğin ne kadar belirginleştiğini anlayacaktır. Hikâye tam o noktada anafikrine ulaşıyor. Yazar, hayranlarının ona verdiği sevgi uğruna Anne’yi ve oğlunu kurban etmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Yönetmenin muhtelif açıklamalarından, hem insanlığın doğaya verdiği zararı —ki daha önceki Noah (2014) filmini de bu konuyla ilişkilendirmişti Aronofsky— eleştirmeyi niyet ettiği belli. Aronofsky bir röportajında* niyetini şöyle özetlemiş: “[B]iz dünyaya saygısızlık edip zarar veriyoruz. [Toprağına] kir diye hitap ediyoruz. Yarattığımız zararı telafi etmiyoruz. Onu kazıyoruz. Ormanlarını kesiyoruz. Ona geri vermeden, ondan alıyoruz. Film bununla ilgili.” Bir başka röportajında da, Susan Griffin’in Kadın ve Doğa kitabına referans vermiş. Böylelikle Aronofsky hem “Doğa Ana” vurgusuyla doğaya dişilik atfında bulunuyor hem de kadınların doğa ile daha uyumlu bir ilişkisi olduğu kabulü üzerinden konuya feminizmi dahil etmiş oluyor.

Fakat, tam olarak bu açıklamalar yüzünden eleştirilere maruz kalıyor yönetmen. Filmin çok sembollü hâli filmi eleştiriye açık hâle getirirken yönetmenin filmi konumlandırmaya çalışan röportajları, tartışmaları alevlendiriyor. Yönetmenin daha fazla açıklama yapmamasını tavsiye eden Slate yazarı Sam Adams ve filmi, çevresel kriz ya da İncil yerine orta yaş krizi ile ilişkilendiren Richard Brody’nin yazdıkları bu eleştirilere örnek.

Benzer bir şekilde, açıklamalarında feminist bir perspektiften konuya yaklaştığını belirten Aronofsky, perspektifinin başarısı konusunda sorgulanıyor. Bu bağlamda yönetmen teşhirci olmayan bir estetik resmedip, biraz daha güçlü bir kadın karakter çizebilir miydi diye sormak kaçınılmaz. Aronofsky’nin çevre ile ilişkilendirdiği feminizm argümanını ortaya koyuşuyla ilgili eleştirilere hak vermekle beraber yönetmenin, kendi niyeti ötesinde feminist bir sonuca vardığını düşünüyorum. Yukarıda kısaca bahsettiğim varoluşçu “Kötülük neden var?” sorusunu, “Kötülüğün hedefinde niye daha çok kadınlar oluyor?” sorusuyla birleştirince film başka bir anlam kazanıyor. Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Anne, Yazar’ın mutluluğunu sağlamak için yaşıyor. Yazar’ın sembolik misafirlerinin gelişi ile binbir türlü duygusal, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Hayranlarından vazgeçemeyen Yazar, Anne’den, bir değil iki büyük fedakârlık istiyor. Önce bebeğinden, sonra canından vazgeçen Anne’nin sevgisi sayesinde Yazar, her şeye yeniden başlıyor. Sonra bu zulüm tekrar tekrar yaşanıyor.

Aronofsky’nin Yahudi-Hıristiyan sembolizmine dönecek olursak Habil’i gömen Havva bir anne. İsa’dan ayrı düşen Meryem bir anne. Yazar’ın etini kurban eti gibi hayranlarına sunduğu oğlunun annesi de bir ‘anne’. Acı çeken her kadının yerini bir başkası alıyor. Evrendeki varlığının nedeni sorgulanan kötülük devridaim ediyor. Filmdeki şiddet, zulüm ve acıya tanıklığımız dünyadaki zaruri şahitliğimizden çok da farklı değil. Tıpkı Aronofsky’nin hikâyesini kurduğu evde yaşananları izlediğimiz gibi dünyadaki kötülükleri izliyoruz. Ve dünya tüm kötülüğe rağmen dönmeye devam ediyor.

* İngilizce metin: “We are telling the story of Mother Nature turning into a female energy, and we defile the earth. We call her dirt. We don’t clean up after our mess. We drill in her. We cut down her forests. We take without giving back. That’s what the movie is.” Çeviri Ş.B.

Darren Aronofsky, film, Mother!, Peyderpey, sinema, Şebnem Baran