“Son Sözler” başlıklı kitaplar insanların son sözlerini, onların hayatına bir pencere açan farklı bir edebi tür olarak ele alır. Meslektaşların ölümünün hemen ardından yazılan ölüm ilanları ve anı metinleri de son sözler gibi kendine özgü bir yazım türüdür: Ne analiz, ne eser incelemesi, ne kişisel günlük olan, ancak bunların hepsi olabilen; olağanlaşmamış anlatım biçimlerini, duygusallıkları mazur gören farklı bir makale yazım şeklidir. Bir yazar meslektaş hakkında ölüm ilanı yazmak, kişinin kasıtlı olarak yabancı konumundan, eleştirel ve analitik zihninden uzaklaşması, insan ilişkilerine ve yakınlığına kendini kaptırması anlamına gelir. Bu sadece bir yazarın başka bir yazarın eserini yorumlaması değil, kişisel karşılaşma ile akademik okumayı birleştiren ilişkisel bir anlatıdır. Bir başkasının eserini okumanın aslında iki insan arasındaki bir karşılaşma olduğunu hatırlatır. Tüm akademik sözlerin arkasında yaşayan, düşünen, ağlayan, gülümseyen, yargılayan, seven, nefret eden bir insan olduğunu fark ettirir. Ölüm ilanı yazıları bir geçiş türüdür: Bundan sonra bir insanın eserleri ve etkileri hakkında hep geçmiş zaman kullanılacaktır. Bir anlamda son söz, diğer anlamda ilk söz olan bu yazılar, yoğun kayıp ve üzüntü duygusuna rağmen yaşamanın, yazmanın, üretmenin, yaşayan, yazan ve üreten bir insanla anılar biriktirmenin ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu doğrulayan, yaşamı onaylayan bir türdür.
Manifold için hazırladığım “Jean-Louis Cohen’in Ardından” dosyası, meslektaşları ve öğrencilerinin anılarını bir araya getirerek, bu mimar ve tarihçinin mimarlık tarihine, sergilerine, eğitimine ve koleksiyonculuğuna yaptığı katkıları göstermeyi, daha özelde onun Fransa, Almanya, Rusya, Fas, ABD, Kanada, Irak, Brezilya, Somali-Etiyopya ve Türkiye’deki çalışmalarını ve etkisini anlatmayı amaçlıyor. Farklı günlerde yayımlanacak yazılar, mimarlık tarihinin pratik ve politikayla ilişkisi, detayları ve bütün resmi görmek arasındaki gerilim, sergi hazırlama ve kitap yazmanın tamamlayıcılığı ve yarışı, küresel mimarlık tarihi yazmanın önemi ve zorluğu, araştırma, öğretme ve danışmanlık yapma arasındaki birliktelik, bitmemiş projelerin akıbeti gibi konular üzerine sözler söylüyor. Meslektaşları, öğrencileri ve beraber çalıştığı kişilerin tek tek yazdıkları bu dosyada birleşerek, Jean-Louis Cohen’in çoklu uzmanlığının ve etkisinin geniş yelpazesini, çok katmanlı ve zengin yaşam mozaiğini ortaya çıkarıyor. Makaleler (biri hariç) İngilizce ya da Fransızca kaleme alındı ve benim tarafımdan Türkçeleştirildi. [Esra Akcan]
***
L’esprit d’escalier onun bana öğrettiği bir ifade. Tam merdivenden inmeye başladığınız ve söylemiş olmanız gereken her şeyi idrak ettiğiniz anı tarif ediyor.
“Jean-Louis Cohen’i Hatırlamak” başlıklı metinden, Avery Review 64 (Ekim 2023)
Jean-Louis Cohen’in vefatından sonra yaptığım iki sunumdan alıntılarla bu dosyaya katkıda bulunmam için beni davet ettiği için Esra Akcan’a minnettarım. İlki, 8 Aralık 2023’te New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde (IFA) düzenlenen bir anma töreninden. İkincisi, 6 Nisan 2024’te Kanada Mimarlık Merkezi’nde (CCA) düzenlenen “Yarım Kalan İşler: Jean-Louis Cohen’e Övgü” seminerindeki “Kamplar ve Zorla Dayatılan Yerleşimler” konulu oturumdan.
Veda Notu
Hepinizle bir arada olmak bir ayrıcalık, ancak bizi bir araya getiren koşullar altında burada olmaya henüz hazır değilim. Aralık ayına kadar bu toplantıya hazır olabileceğimi düşünmüştüm. Jean-Louis’nin kaybından bu yana dünyadaki olayların sürekli ritminin, onunla konuşma özlemini daha da güçlendirdiğini görüyorum. Yıllar boyunca, sıklıkla politik açıdan yoğun anlarda buluştuğumuzu fark ettim. Radikal sanat tarihleriyle –hele çalışmalarımda çok önemli hâle gelen feminist mimarlık tarihleriyle– yakınlaşmam onunla, özellikle de “Solun Mimarlık Tarihi” adını verdiğimiz bağımsız çalışma dersinde, oldu.
Jean-Louis’yle Ekim 2005’te doktora öğrencisi olmak için başvurduğum sırada üst kattaki ofisinde tanıştım. Neredeyse on aylık hamileydim. Pek çoğunuz, aynı koşullar altında bir doktora başvurusu aldığınızda, aklınızdan neler geçebileceğini düşünebilirsiniz. O gün ne konuştuğumuzu söyleyemem. Sık sık onu neyin ikna ettiğini hatırlamaya çalışırım. Yine de konuşmanın sonunda bana şöyle dedi: “Sizden haber almayı bekliyorum.” Birkaç gün sonra, sevgili Vera’sının doğumuna çok yakın bir zamanda anne oldum. Oğlum şimdi New York’ta lise son sınıfta. Biz burada toplanırken o da Mayıs 1968 Paris’i hakkında bir tarih projesi üzerinde çalışıyor. Dostumuz Jean-Louis ile o yer, o zaman ve hikâyeye onun bakış açıları hakkında konuşmayı çok istememin bir başka nedeni de bu.
Benim Jean-Louis için çalıştığım kadar uzun yıllar birisiyle araştırma görevlisi olarak çalıştığınızda, o kişinin akademik alışkanlıklarıyla tuhaf bir yakınlık geliştirirsiniz. Kendisiyle The Future of Architecture [Mimarlığın Geleceği] ve Architecture in Uniform [Üniformalı Mimarlık] kitaplarının yanı sıra New York Modern Sanat Müzesi’ndeki Le Corbusier: Bir Modern Peyzaj Atlası [An Atlas of Modern Landscape] sergisinde de çalıştım. Sergiye özellikle Chandigarh üzerine yaptığım araştırmalarla katkıda bulundum. Herhangi bir yüksek lisans öğrencisi gibi ben de öğrenmeye mimetik bir şekilde yaklaştım. Onun anahtar kelime araması yapma şeklini ne kadar yakından bildiğimi ancak ağustos ayında ölüm haberini duyduktan sonra fark ettim: Hangi dipnotları okuduğunu ve hangilerini dikkate almadığını, arşivde bir şeyi almak için diğerini bırakma anını, bir PowerPoint sunumunu biçimlendirme şeklini.
Jean-Louis’yle yaptığım hemen hemen her konuşmanın çocuklarımıza döndüğünü, ama daha da önemlisi, her çocukla olan sürecin ayrıntılarına döndüğünü söylemek için çocuklarımıza bir kez daha gönderme yapacağım. Şimdi fark ediyorum ki Vera’yla olan bir faaliyet ya da Mathilde’le yapılan bir konuşma ya da oğlum Sahil hakkında bilgi istemesi, çalışmalarımızla ilgili tartışmalarımızda temel bir örüntü oluşturuyordu. Tartışmalarımız, özellikle de yöntemle ilgili olanlar, ayrıntılı bir yelpazeye sahipti. Bunu nasıl ifade ettiniz? Çocuk bunu yaptığında ne yaparsınız? Hangi alıntı bunu nitelendirmenize yardımcı olur? Bu soruya nasıl cevap verdiniz? Arşiv bunu nasıl katalogladı?
Süreçteki ayrıntılara odaklı bakışı ile dünyaya bütünsel bir şekilde yerleşmesi birbirinin uzantısıydı. Onunki yürüyen bir pedagojiydi. “Şehri ayaklarınızla tanıyın” derdi. Bildiğiniz gibi, bu uygulamayı Barselona, Kazablanka, Chandigarh, Moskova’da bizzat tatbik etti. Bu metne, 2008 yılında, Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde (IFA) Robert Lubar’la birlikte Barselona’nın sanatı ve mimarisi üzerine bir ders vermek üzere, yeniden inşa edilen Barselona Pavyonu’na yaptığımız ziyaretten bir fotoğrafı ekliyorum. Her sabah erken bir saatten itibaren grubumuz yürüdü, yürüdü, yürüdü; bir Gracía’ya, bir Ensanche’a. Cerdà’nın şehir planını somutlaşmış bir şekilde öğrendik. Yolculuğumuzun ileri bir aşamasında sahilden Sitges’e doğru o araba kullanırken ben yolcu koltuğuna oturdum ve Somali, kamp mimarisi ve 2014’te tamamladığım tezime girebilen diğer konular hakkında yıllarca sürecek sohbetimiz başladı.
yeniden inşa edilen Ludwig Mies van der Rohe’in Barselona Pavyonu’nda
öğrencilerle birlikte,
fotoğraf: Anooradha Iyer Siddiqi,
Barselona, 2008
Benim için bilimsel bir ev hâline gelen yerlerin onun için keşfedilmiş zeminler olduğunu zamanla anladım. Konuşmalarımızın belirli yerlerinde yargı yetkisine benim sahip olabileceğimi, örneğin Etiyopya ve Somali’nin sınır bölgelerindeki araştırmamda öğrendiklerimi ona öğretebileceğimi düşündüm. Ne de olsa o sadece Mağrip’i tanıyordu. Yine de sohbetlerimizden birinde, Somaliland’deki Hargeisa, Etiyopya’nın Somali Bölgesi’ndeki Jigjiga ve Etiyopya dağlık bölgelerindeki Dire Dawa üzerinden yaptığı seyahatleri öğrendim. Bunlar ikimizi de belirleyen manzaralar ve zaman algılarıydı. Kenya’da Somali sınırındaki göç mimarisi ve Dadaab mülteci kamplarının mimarisi üzerine yazdığım tezime dayanan bir kitabı yakınlarda yayımladım. Bu kitabı asla onun eline veremeyeceğim. Buradaki mülteci kamplarının arşivi onun bu kitaptaki izidir.
En değer verdiğim sohbetlerden birini 2011 yılındaki Dadaab ziyaretim sonrasında yapmıştık. Benim için küresel güvenlik devleti tarafından mümkün kılınan bir hapishane alanına yapılan bu ziyaret kıyamet gibiydi. Çizmelerim kurşun dolu ofisine giden merdivenleri çıkarken bu konuyu nasıl tartışacağımı bilmiyordum. Sonra Jean-Louis’nin Auschwitz’den yeni döndüğünü öğrendim. Orada çalışmış ve annesi hakkında belgeler bulmuştu. O zamanki sözlerini ve nezaketini, Müslüman dünyasına yapılan adaletsizliği gösteren yerlere yaptığım yolculuk ile Shoah’nın ikonik yerlerine yaptığı yolculuk arasındaki paralellikleri anlamasını asla unutmayacağım. Onu işte bu dayanışmasıyla hatırlayacağım.
Bedenselleşmiş pratiği figürlere de uzanıyordu. Bize, duvarcının oğlu Mies van der Rohe’nin Aachen Katedrali’nde geçirdiği çocukluğunda geliştirdiği maddi hassasiyetleri öğretti. Gurme Le Corbusier’i Hindistan’daki Mughlai mutfağını yerken takip ettik. Ona göre bu mimarlar insandılar: hikâyeleri, deneyimleri ve alışkanlıkları olan. Jean-Louis’nin birçok katkısı da kendi hayat deneyimine dayanıyordu. Sovyetlerin mimarlık maceralarını incelemesi, Rusya’daki komünist yaz kamplarında geçirdiği çocukluğundan doğmuştu (ki birçok dillerinden birini burada öğrenmişti). Lüksemburg Bahçeleri’nde yelken açan ahşap tekneler; bilime, teknolojiye, havacılığa ve uzay uçuşlarına ömür boyu sürecek hayranlığını doğurmuştu. Bir gün, Sovyet bilim ve teknoloji tarihçisi olan eşim Asif’le gece geç saatlere kadar roketler hakkında konuşunca fark ettiğim bir saplantı! Yıllarca birbirleriyle arşiv ve anı alışverişi yaptılar.
En çok onun paylaşımcılığına, neşesine ve zekâsına değer veriyorum. Silver Towers’daki yemekler, seminer sonundaki partiler, sergi açılışlarındaki neşe (ister Venedik’te ister Almine Rech’teki enstitünün karşısında), Avery Kütüphanesi’nde yanımdaki sandalyeye oturup, her zaman siperlerde, bir sonraki konuşmasını yazması. Ve tabii ki her konuşmanın etrafında gezinen çocuklar. Her zaman benimkileri sorardı ve çok gururlu bir baba ve büyükbabaydı. Seni özlüyorum Jean-Louis ve sonsuz teşekkür ederim.
Sömürgeci Ayak İzleri
Bu Kanada Mimarlık Merkezi (CCA) seminerinin yaratıcılığı, Jean-Louis’in ruhuna çok uygun. Onu onurlandıran bu sohbetin bir parçası olmak ve entelektüel çalışmalarından ilham alarak gelecekteki olası çalışmaları hayal etmek benim için bir ayrıcalık. O ve ben, birlikte bir proje üzerinde resmi olarak çalışmaya başlamamıştık, ama bu yıl ve gelecek yıl boyunca gerçekleştireceğimize inandığım bir tartışmanın tohumlarını atmıştık. Onunla yaptığım son konuşmalardan bazılarının bu grubun [okurun] ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Bu da beni onun yıllar içinde ilişkilendiğim bilimsel kaygılarını düşünmeye sevk ediyor.
2007–2014 yılları arasında Jean-Louis Cohen’in doktora öğrencisiydim ve birçok projede araştırma asistanı olarak çalıştım: Özellikle The Future of Architecture since 1889 kitabı, New York Modern Sanat Müzesi’nde Le Corbusier: Bir Modern Peyzajlar Atlası sergisi ve Architecture in Uniform sempozyumu, sergisi ve kitabı. (Sonuncusunun başlığı onun mükemmel zekâsını yansıtıyor; pek çok sorunsalın tek bir mizahi referansta damıtılması). Bu işler için görsel ve metinsel malzeme toplamasına ve bunlara hazırlık olarak verdiği derslere yardım ettim.
Ölümünden bir buçuk yıl önce, Doğu Afrika’da yaptığım araştırmalara dayanan doktora tezim üzerine çalışmaya başladığım zamanlarda konuştuğumuz bir konuyu yeniden alevlendiren bir sohbete başladık. Architecture of Migration: The Dadaab Refugee Camps and Humanitarian Settlement [Göç Mimarisi: Dadaab Mülteci Kampları ve İnsani Yerleşim] adlı kitabım, 1980’lerin sonlarında ve 1990’ların başlarında ülkenin merkezi hükümetinin çöküşünden sonra Somali’den gelen mültecileri barındırmak için kurulan Dadaab’daki kampların mimarisine bakıyor ve bu göç çalışmasından bir kavram tarihi çıkarıyor.
Araştırma, Jean-Louis için –değerlendirebildiğim kadarıyla– figürasyon sorunu üzerine kuruludur. Jean-Louis, mimari figürasyon işini, yani spekülatif tasarımı morfolojik inşaatın temeline alan egzersizi, çok ciddiye alırdı. Ona göre mimari biçim bir çeşit emekti: Belirgin bir mimari ikonografiyle işaretlenmemiş dönemlerin şeklini kristalleştirmede önemli bir görev görürdü. En güçlü yönlerinden birinin, soyut olmayan uygulamaların tarihsel olarak ifade edilmesi olduğuna inanıyorum. Tasarım içinde ya da tarihyazımında fark edilmeyecek mekânsal ve maddi uygulamaları ortaya çıkarmaya büyük ilgi duyuyordu.
Bunu, CCA’da “Üniformalı Mimarlık: İkinci Dünya Savaşı için Tasarlama ve İnşa Etme” sergisi için yaptığı çalışmada iki şekilde gördük. İlk olarak, daha önce mimarlık tarihinde yeterince önemsenmeyen Guernica ile Hiroşima olayları arasındaki zaman dilimini tarihsel olarak dönemselleştirdi. İkinci olarak, dönemdeki maddi harabe ve mekânsal haritalama ikonografisini belirledi. Bu sergiyi, sempozyumu ve kitabı geliştirirken yaptığı yenilik, savaş dönemindeki modern mimarlığın tarihini yazmak kadar, mimarlığın var olmadığı varsayılan parantez içi bir dönemin imgelerini de bulmaktı. Tarihsel anlatı içinde bu paranteze alınmış zaman dilimini, bu “boşluğu” doldurmak için, tasarlanmış formları ve arşiv eserlerini tüm renkleriyle ortaya çıkardı. Bunun için mimarlık tarihini farklı tasarım nesnelerinde ve mekânsal uygulamalarda aradı: barınaklar, sığınaklar ve kampların yanı sıra görsel ve maddi kamuflaj tasarımları gibi. Lütfen, bunların yalnızca tamamlayıcı unsurlar veya ön plana çıkacak ana mimarilere ek küçük mimariler olmadığını unutmayın. Onları figürasyon üzerine verdiği emeklerle tarihyazımına yerleştirirken, sonraki nesiller içindeki çoğumuzun örtülü veya gizli tarihleri ön plana çıkarmak için kullandığımız platformu inşa etmeye de yardımcı oldu.
Jean-Louis Cohen’in figürasyon çalışmalarının özünde, çeşitli insan figürlerinin, özellikle de mimarların tanımlanması vardı. Ona göre, mimarlar daha geniş kültürel hikâyenin içine doğrudan aitti; bir bakıma, daha büyük tarihlerin kahramanlarını mimar olanlardan seçiyordu. Mimarları, zaafları ve tutarsızlıkları, eğilimleri ve mizaçları olan insanlar olarak anlattı. İnsan hikâyesinin ayrıntılarına odaklanmak, mimarlık tarihini toplumsal, entelektüel ve küresel tarihlere taşır. Tabii ki, mimara monografik bir biçimde odaklanmaya, özellikle de imza mimarını sadece imzanın değerini artırmak için kullanılan bir uzmanlık stratejisi olarak yüceltmeye yönelik eleştirileri biliyorum. Bunu kastetmiyorum. Yine de ister Le Corbusier ister Frank Gehry olsun, kişiyi ete kemiğe büründürken Jean-Louis’nin bilenmiş bir yöntem geliştirdiğini görüyorum. Biyografik ayrıntılar aracılığıyla, mimari tarihleri evrensel tarihlerin bir dayanağı hâline getirdi.
Araştırma görevlisi olarak çalıştığım dönemden bilgisayarımda “JLC_architect portraits” başlıklı bir dosyam var. Şimdi fark ediyorum ki, onun araştırma görevlisi olarak çalıştığım yıllar boyunca onlarca mimar portresi toplamışım. Architecture In Uniform’la ilgili olarak dosyalar arasında Berthold Lubetkin (Tecton’dan), Erno Goldfinger, Konrad Wachsmann, Laszlo Moholy-Nagy, Ray ve Charles Eames portreleri yer alıyor; onun hikâyelerinin kahramanları. Dosyalarım arasında Albert Speer gibi düşmanlar da var, tek başına bir portresi ve Nürnberg savaş suçları davasında çekilmiş bir diğeri.
Size 2010 yılında [Londra] Mimarlık Derneği’nde verdiği “II. Dünya Savaşı için Tasarım” başlıklı konferansının bir bölümünü göstermek istiyorum (ve bu videoyu oynatmadan önce dikkatli olmak istiyorum çünkü onu görmek ve sesini duymak bazılarımız için hâlâ çok acı verici). Videoda Auschwitz’de tutuklu bulunan Polonyalı mimar Szymon Syrkus’u tartışıyor. Jean-Louis’nin bana önerdiği kitaplarda bu fotoğrafı aramak için günlerce uğraştım ve sonunda üzüldüm çünkü sunumu için bulabildiğim tek şey bulanık bir fotoğraftı. Ama o, doğal olarak, buna takılmadı. “Bulanık fotoğraf hikâyenin bir parçası” dedi.
Yine izlediği yöntem figürasyondu. Mesele ne gördüğümüzü sormak ve mimarilere, pratiklere, mekânlara ve insanlara biçim ve görsellik kazandırmak değil, onları nasıl gördüğümüzü sormaktı. Onun için bunun bir metodoloji meselesi olduğuna inanıyorum: Belirli yöntemleri tarihsel olayların bilgilendiricisi olarak nasıl adlandırdığımız ve bunların tarihyazımı pratiğinin kendisini nasıl bilgilendirdiği.
II. Dünya Savaşı üzerine yaptığı araştırmasının bir bölümü, bu yıllarda ortaya çıkan çok çeşitli kamp tipolojilerini tanımlamayı ve ünlü bir yerleşim yerinin bitişiğinde yer alan ama sakinlerinin ne olduğunu görmeyi reddettiği ikonik Auschwitz kampını incelemeyi içeriyordu. Dadaab’ı incelemeye başladığım ilk yıl, Jean-Louis beni Debórah Dwork ve Jan van Pelt’in Auschwitz üzerine yaptığı usta çalışmayla tanıştırdı. O zamanlar, bu korkunç yerin ve mimari planlarının, Somali sınırındaki bir UNHCR mülteci kampının mimari çalışmasıyla neden ilgili olabileceğini anlamamıştım. Dadaab bir çalışma ya da gözaltı kampı pek değildi. Biçimsel, tipolojik, tarihsel ve sembolik olarak her yönden farklıydılar. Tez araştırmam için saha çalışmasını yürütmek üzere Dadaab’ı ziyaret ettikten sonra anlayışım değişti. Güvenlik teknolojileriyle oluşturulmuş bir alan, yalnızca apartheid rejimleri altında var olduğunu sandığım yapısal baskı biçimlerine maruz kalmış bir yerdi. Şimdi düşünüyorum da Jean Louis’nin savaş sırasında tasarım ve inşa etmeye ilişkin kendini adadığı bazı işleri görmeye başladım: Yani, ilgili mimarileri, uygulamaları, yerleri ve insanları belirlemek ve onları ete kemiğe büründürmek için yaptığı çalışmaları.
2011’de Dadaab’dan döndükten sonra ilk buluşma ve konuşmamız Güzel Sanatlar Enstitüsü’nün üst katındaki ofisinde gerçekleşti. Ona anlatacak çok şeyim vardı. Sonra Jean-Louis’in kendisinin de bir araştırma gezisinden, Auschwitz’den yeni döndüğünü öğrendim. Araştırma alanının dehşetini bilmeseniz, onunla konuşurken, anlaşılması zor bir arşivde harika keşifler yaptığını düşünürdünüz. Bu seferki “muhteşem” keşifleri, annesinin tutukluluk sırasındaki zorunlu emeğine ait belgeler ve Auschwitz’in laboratuvarlarına ve çalışma alanlarına yaptığı ziyaretlerdi. 2014 yılında CCA’da yaptığı “Savaşta Mimarlar: Yerler, Projeler, Figürler” [Architectes en guerre: lieux, projets, figures] konuşmasından bir başka videoda, annesi Marie Elisa ve babası Francis Le Maire’la birlikte aile albümünden bir fotoğraf gösteriyor. Annesinin tutsak fotoğrafına da yer veriyor.
Kendi ailem de Hindistan’dan göç etmek zorunda kalmıştı, ancak benim soyut ünlü bir yeri alıp derin bir figürasyon emeğiyle gerçeğe dönüştürmek gibi bir yaşam deneyimim yok. Sohbetlerimiz üzerine düşündüğümde, kendi aile arşivine olan açık tutumu beni çok etkiliyor. Bugünkü sohbetimize uygun olarak, CCA’ya bağışladığı bazı arşiv materyallerine nasıl farklı bir şekilde bakabileceğimizi merak ediyorum. Anladığım kadarıyla, burada atıfta bulunduğum belgeler onun bağışladığı koleksiyonun bir parçası değil ve Ardèche’deki aile evinde olabilir.
Belki Dadaab’dan dönüşümden bu kadar kısa bir süre sonraki zamanlaması yüzünden ve kesinlikle benimle paylaştığı bulgular nedeniyle, Jean-Louis’yle bu karşılaşmamızı hiç unutmadım. Birkaç yıl önce bu konuyu tekrar konuşmaya başlamıştık. Kamplar ve zorla dayatılan yerleşimler üzerine bir makale dizisi üzerinde çalışıyordum ve onun yapabileceği katkıyı tartıştık. Ben ve Hollyamber Kennedy tarafından ortaklaşa yönetilen bir çalışma grubu olan projenin adı “Yerleşim”. Grubumuzun içinde Nasser Abourahme, Nitin Bathla, Jill H. Casid, CCA araştırma direktörü Rafico Ruiz, Manuel Schvartzberg Carrió ve Vazira Fazila-Yacoobali Zamindar yer alıyor. Mimarlık ve beşerî bilimlerin birlikte düşünülmesiyle ortaya çıkacak bakış açılarıyla yerleşim üzerine yeni anlayışlar geliştirmeyi amaçlıyoruz. Sorularımız, yerleşim ve onun aynası olan göç arasındaki ilişkilerin analizine dayanıyor ve sömürgecilikle ilgili yerleşim tarihlerini akademik olarak ele alan ve uzun süredir devam eden kolektif çalışmalardan destek alıyor. Yerleşim ve göç arasındaki paradoksal bağlantıyı, tarihsel olarak belirli yerlerin toprak politikaları ve epistemleri ve insanların bunlarla olan ilişkisi olarak anlıyoruz. “Yerleşim” çalışma grubu, ETH Zürih, Getty Araştırma Enstitüsü ve Columbia Üniversitesi Heyman Beşeri Bilimler Merkezi’nde araştırmalarını sundu. Yayımlanmak üzere bir kitap hazırlıyoruz ve Jean-Louis de bu gruba katılacaktı. Bu kaybı başka bir ampütasyonla birlikte hissediyorum, onunla yaptığım tez araştırmasına dayanan kitap, ölümünden sadece birkaç hafta sonra yayımlandı.
“Yerleşim” kitabına yapacağı katkıyı resmileştirmeye fırsatımız olmadığı için bugün sadece onu teşvik etmiş olacağım yönelimler hakkında konuşabilirim. Auschwitz ve figürleri üzerine son derece kişisel bir bakış açısıyla bir makale yazmasını isterdim, yani bir yandan mimarlık tarihçisi olarak, ama aynı anda hem fikir hem de bilim dünyasıyla, komünist sosyal ve politik projeyle ve zorba yerleşim mimarilerinden doğan özgürleşme anlayışlarıyla meşgul olan insanların oğlu olarak düşünmesini isterdim.
Anooradha Iyer Siddiqi, araştırma, arşiv, Esra Akcan, Jean-Louis Cohen, Jean-Louis Cohen’in Ardından, mimarlık, mimarlık tarihi, tarihyazımı