Lynn Van Royen,
Hotel Beau Séjour,
2016, kaynak: IMDb
Peyderpey
La Trêve ve
Hotel Beau Séjour ile
Detektif Meselesi

İyi bir detektif hikâyesi, kafasını dağıtmak isteyen birine verilebilecek en güzel hediyelerden biridir. İnsanların neden suç ve cinayet konularına ilgi duyduğunu uzun uzun tartışabiliriz. Gerçek suç hikâyeleri bir çeşit heyecan yaratırken klasik polisiyeler adaletin şu veya bu şekilde tecelli edeceği ile ilgili inancı pekiştirir. Bazen bu tür, sosyolojik analizleri ve kurumsal eleştirileri mümkün kılar. Polis teşkilatından başlayarak adalet sisteminin siyasi ve ekonomik güce ne kadar tabi olduğunu gösterir. Suçun kurbanı, gerçekleşme mekânı ve suçluya göre değişir süreçler zaman zaman. Bazen de bir bilmece ya da bulmaca gibi işler bu türün örnekleri. Okuyucu ya da izleyici detektifle beraber bir keşfe çıkar; Sherlock Holmes misali, adaletin yerini bulmasından ziyade suçlunun kim olduğunu anlamaktır motivasyon.

Okuyucunun tercih sebepleri ile beraber ana karakterlerin motivasyonları ve kimlikleri türün kendi içinde alt gruplara ayrılmasına sebep olur. Türün geneline, Türkçede polisiye diyoruz ama bazen suçlunun peşindeki bir polis değil de bir özel detektif ya da tesadüfi şekilde kendini olaylar içinde bulan sıradan biri de olabiliyor. İngilizce crime terimini çevirelim desek, ‘suç’ bence pek şık olmuyor. Detektiflik bu işten para kazananlara özgü değildir, yeri gelince suçu çözmenin peşine düşen izleyici veya okuyucu detektiftir diyerek ben detektif hikâyesi diyorum bu tür film, roman ve dizilere.

Özellikle İngiltere’de edebi tarihi çok geriye giden bu türün günümüz televizyon uyarlamaları küresel bir popülariteye sahip. Sherlock Holmes’un hikâyesini yaşadığımız tarihe taşıyan Sherlock ve bir polis, suçlu peşinde koşan bir avcı ise onu suçludan ayıran ne kalmıştır sorusuna cevap arayan Luther en popüler örneklerden. Helen Mirren’ı şöhrete taşırken doksanların İngiltere’sindeki kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığını eleştiren Prime Suspect dünyada tanınan başka bir örnek. Okyanusun diğer yakasına geçince biraz daha formüle bağlı, her hafta bir suçun çözüldüğü diziler öne çıkıyor. Radyodan televizyona transfer olan Dragnet ile yer eden bu formatın daha yeni uygulamaları Law and Order ve Türkiye’de de uzun süre yayınlanan CSI serisi. DNA testleri, kamera kayıtları gibi teknolojik detaylara önem veren bu seri ABD’de her hafta başka suç konu edildiğinden takibi kolay ve kitlelere hitap eden bir format olarak kabul ediliyor.

Son yıllarda bu türdeki Anglo-Amerikan üstünlüğü hafiften sarsıldı. Wallander ve The Girl with the Dragon Tattoo romanları ve ekran uyarlamaları İskandinav Noir ya da Nordic Noir olarak tanınan kategoriyi hayatımıza soktu. Türkiye’de de uyarlanan İsveç dizisi Forbrydelsen ve İngiliz-Fransız ortak yapımı bir uyarlaması bulunan Danimarka-İsveç dizisi Bron/Broen küresel tanınırlığı olan örnekler. İskandinav detektif hikâyelerinin yavaş ritimli anlatımı, bölgeye özgü coğrafyanın özenli bir sinematografi ile yansıtılmasıyla birleşince ortaya hayli meditatif bir sonuç çıkıyor. Elbette söz konusu olan, Amerikan dizilerinin aksiyon hızı ile karşılaştırılamayacak türden bir anlatım stili. İşin içine zombileri de katan Fransız dizisi Les Revenants gibi dizilerle beraber İskandinavya’nın soğuk iklimine atfedilen bu stilin Avrupa’ya yayıldığını söylemek mümkün. Hatta True Detective gibi Amerikan dizilerini etkilediğini iddia edenler de mevcut.

İngiltere, İskandinavya ve Fransa’dan sonra Avrupa noir’ının yeni durağı Belçika. 2011–2013 yılları arasında ülkeyi yirmi ay kadar hükümetsiz bırakan dilsel ve kültürel ayrım kaçınılmaz olarak ülkenin içerik üretimine yansıyor. Bu ayrım nedeniyle Belçika, detektif dizileri kervanına hem Flamanca hem de Fransızca dizilerle katıldı. 2012’de yayınlanmaya başlayan Salamander sonrası 2016’da yayınlanan La Trêve (The Truce) ve 2017’de yayınlanan Hotel Beau Séjour, aynı ülkenin suça farklı dillerde nasıl baktığının özgün örnekleri.

Flamanca çekilen Hotel Beau Séjour ve Fransızca çekilen La Trêve benzer şekilde küçük kasabalarda geçiyorlar. Gözalıcı güzellikte doğa görüntüleri ile beraber küçük yerlerden beklenmeyecek derecede çetrefilli ilişkilere tanık oluyoruz her iki dizide. Benzer mekân, kurgu ve noir estetiğine rağmen iki yapım, gerçekçilik ekseninde birbirlerinden çok ayrılar.

La Trêve, eşi kanserden ölen ve bir de üstüne yer aldığı polis operasyonu başarısız olan Yoann’ın (Yoann Blanc) kızı ile beraber, büyüdüğü Heiderfeld’e taşınması ile başlıyor. Yoann herkesin intihar olduğuna kanaat getirdiği bir ölüm vakasının cinayet olduğunu söyleyerek kasabayı hareketlendiriyor. Öldürülen genç, kasaba futbol takımının Afrikalı oyuncusu olunca akla ilk ırkçı motivasyon geliyor. Fakat küçük kasabanın uyuşturucu ticareti ve gizli kulüpler gibi başka özellikleri ortaya çıktıkça durum değişiyor. Kasabaya inşa edilmesi tepkilere neden olan bir baraj projesi aynı anda tansiyonu yükseltiyor. Hikâyenin çok iyi bir sonu olmadığını Yoann’ın ilk bölümdeki terapi seansında anlıyoruz. Bu noktadan geri dönüşler ile yavaş yavaş kasabanın da Yoann’ın psikolojisinin de pek güven telkin etmediğini ortaya koyuyor dizi.

Yoann Blanc, La Trêve,
2015, kaynak: IMDb
La Trêve, 2016 © Hélicotronc,
kaynak: Bulles de Culture

Hotel Beau Séjour’da bir detektif değil, kurbanın ta kendisi, suçlunun peşine düşüyor. Kato (Lynn Van Royen), açılışına hazırlanılan ve diziye adını veren bir otelde uyanıp kendi cesedi ile karşı karşıya kalıyor. Korku içerisinde koşarken kimseye sesini duyuramamasından Kato’nun öldüğünü anlıyoruz. Ancak işler, hayatındaki beş kişinin onu hâlâ görebildiğini keşfedince değişiyor. Yine kasaba ile geçmiş bağları olan bir detektif, Marion (Katrin Lohmann), hikâyeye giriyor. Ama hikâyenin asıl detektifi Kato. Hatırlamadığı son gecesinin detaylarını çözmeye çalışırken onu gören beş kişi —babası, üvey kız kardeşi, en yakın arkadaşı, erkek arkadaşının kuzeni ve erkek arkadaşının aynı zamanda polis olan amcası— Kato’ya zaman zaman yardım ederken, zaman zaman da köstek oluyorlar. Tıpkı La Trêve’deki gibi, uyuşturucu ticareti ve karışık kişisel ilişkiler hikâyeyi komplike hâle getiriyor.

Mieke De Groote
ve Katrin Lohmann,
Hotel Beau Séjour, 2016,
kaynak: IMDb

İkinci dizinin en ilginç yanı, Kato’nun beş kişiye görünmesinin çok fazla sorgulanmaması. Bu beş kişi, Kato’nun neden hâlâ orada olduğuna dair merak duymuyor gibi. Söz konusu noktaya takılmazsak eli yüzü düzgün bir hikâye ile karşı karşıyayız. La Trêve ise daha klasik ve gerçekçi bir polisiye örneği. İşinin yarattığı deformasyonun sonucu mu, karakterinin karanlık yanının tezahürü mü bilmesek de Yoann’ın suçla ilişkisi karmaşık. Türü takip edenlerin aşina olduğu sorunlu polislerden. Kendisini tasvir etmek için biraz Luther biraz Behzat Ç. diyebiliriz.

Farklı dilleri konuşmalarına karşın her iki dizi Belçika taşrasını benzer şekilde resmediyorlar. Ne Hotel Beau Séjour ne de La Trêve çığır açacak kadar yenilikçi ya da ilginç değiller. Fakat Avrupa noir’ını anlamak için iyi örnekler. Sıkmadan, katilin kim olduğunu hemen hissettirmeden —bu türün sevenleri için en büyük zulümdür bence bu— merakınızı muhafaza ederek devam ediyorlar.

En başta dediğim gibi kafa dağıtmak isteyenler için detektif hikâyeleri önemlidir. İki dizi, bu amaca hizmet edebilecek nitelikte. Aklımıza mukayyet olmak için, zaman zaman hepimize lazım oluyor kafa dağıtacak hikâyeler. Durum vahim, iki Belçika noir’ı yetmez diyenlere, Alper Canıgüz’ün sosyolojik gözlemlerini varoluşçulukla yoğurduğu cinayet romanı Kan ve Gül’ü tavsiye ederim. Ben bitirdim, yeni detektif hikâyeleri arıyorum.

dedektif [detektif] hikâyesi, dizi, film, noir, Peyderpey, polisiye, popüler kültür, Şebnem Baran, televizyon