Başyapıt Polisiye: Masterpiece Mystery

Uzun bir aradan sonra Boston’da evdeyim. Gündelik hayatın küçük zevkleri arasında en çok özlediğim şeye kavuştum: Akşamları kanepeye kurulup PBS kanalında Masterpiece Mystery seyretmek. Temmuz boyunca Grantchester’in üçüncü sezonu ve mini seri Prime Suspect: Tennison yayındaydı. Her ikisi de tadına doyamadan bitti. Bunlara ek olarak iki haftalık bir binge-watching ile Doctor Blake Mysteries, Midsomer Murders ve Death in Paradise’ın yeni epizotlarını arka arkaya devirdim; televizyondan kitaplara geçtiğim geç saatlerde ise Anthony Horowitz’in yeni çıkan Magpie Murders kitabını bitirdim. Ağustos ayında Endeavour’ın dördüncü sezonunu dört gözle bekliyorum. Bu kadar İngiliz klasik polisiyesine gömülmüşken ve yaz sıcağında canım akademik yazılarla uğraşmak istemezken, Manifold’da Şebnem Baran’ın “dedektif meselesi” ve Belçika noir’ı yazısını da keyifle okuyunca bir kere daha fark ettim ki çoğumuz bu dizi ve romanları kendi köşemizde ve kendi özelimizde tüketiyor olsak da aslında çok kalabalık ve sınır tanımayan bir “polisiye sevenler kulübü” oluşturuyoruz. O hâlde bu ortak zevkimizi paylaşalım, sohbeti genişletelim diye heveslendim. Spesifik dizi ya da romanlar üzerine odaklı yazmayı bir başka zamana bırakarak önce “klasik polisiye” üzerine genel bir giriş denemesi ile başlamak istedim; yazacaklarımı zaten bilen kulüp üyelerinin affına sığınarak.

Önce terminoloji… Bu janrın gelmiş geçmiş en büyük üstatlarından, üç sene önce, 94 yaşında kaybettiğimiz P.D. James hanımefendi (hayatının büyük bölümünü Birleşik Krallık polis teşkilatında geçirmiş, son nefesine kadar keskin zekâsından hiçbir şey kaybetmemiş ve cinayetle uğraşırken kaşmir takımı üzerine inci kolyelerini takmayı ihmal etmemiş bir baronesten bahsediyoruz), cinayet-dedektif-çözüm şemasıyla özetleyebileceğimiz bu popüler janr için “dedektif hikâyesi” [detective fiction] sözcüğünü kullanıyor ve bunu daha kapsayıcı bir külliyat olan “suç edebiyatı”nın [crime literature] bir alt kategorisi olarak tanımlıyor.* Şebnem Baran da “dedektif hikâyesi”nin, Türkçedeki “polisiye”den daha uygun bir tabir olduğuna dikkat çekiyor çünkü bu hikâyelerde dedektiflik sadece polislere özgü değil; hatta “klasik polisiye”nin artık kanonik olmuş kurucu eserlerinde esas dedektif polis bile değil, zekâsıyla öne çıkan bir amatör: Eksantrik Sherlock Holmes, titiz ve ters Hercule Poirot, tonton Miss Marple gibi. Daha yeni TV dizilerinden Grantchester’de köyün papazı, duyarlı ve iyi kalpli din adamı, yakışıklı Sidney Chambers (James Norton) ya da Miss Fisher’s Murder Mysteries’in cesur, feminist ve bir film yıldızı kadar havalı “leydi” dedektifi Phryne Fisher (Essie Davis) da akla gelebilir.

Miss Fisher’s Murder Mysteries,
kaynak: wmht.org

19. yüzyıl sonlarından 1950’lerin başlarına kadar uzanan döneme ait hikâyelerde bu amatör dedektifler başrol oynarken, 1960’lar ve sonrasını konu alan hikâyelerde polis teşkilatı içinde çalışan profesyonel dedektiflerin ön plana çıktığını görürüz. Polisiye janrında “klasik”ten “modern” döneme geçişe tekabül eden ve daha çok TV dizileri ile hayatımıza giren bu yakın dönem dedektifleri sayesinde bizim de İngiliz polis teşkilatının hiyerarşisine aşina olduğumuz yadsınamaz. Üstten asta doğru DCI [detective chief inspector], DI [detective inspector], DS [detective sergeant] ve DC [detective constable] gibi unvanlar sevdiğimiz pek çok dizi ya da roman kahramanıyla özdeşleşmiş durumda. Favorilerimizi hemen hatırlayalım: Oxford polis teşkilatından opera tutkunu Inspector Morse —ki ilk isminin Endeavour olduğunu sonradan yapılan ve gençlik yıllarını anlatan diziden öğrendik; Morse’un yardımcılığından yetişen ama onun elit zevklerine karşın daha halktan birisi Inspector Lewis ve ultra-entelektüel yardımcısı, bir nevi filozof-polis DS Hathaway; karısı trafik kazasında ölen meslektaşı Lewis gibi o da geçmişinde bir trajedi yaşayıp sevdiği kadını kaybetmiş olan, Scotland Yard’ın inadına dürüst ve yüzü gülmez polisi Inspector George Gently —ki aynı aktörü (Martin Shaw) P.D. James hikâyelerinin daha yeni televizyon uyarlamalarında Inspector Adam Dalgliesh olarak da izledik; ve tabii yaşlandıkça sanki daha da güzelleşen eşsiz Hellen Mirren’in canlandırdığı, erkek egemen polis dünyasında kadın olarak kendini kabul ettirmenin bedelini özel hayatındaki yıkıntılarla ödeyip alkolle teselli bulan DCI Jane Tennison —ki bu yaz, başta sözünü ettiğim yeni mini dizi Prime Suspect: Tennison ile onun da gençliğine dönüş yapıp, yirmili yaşlarında güzel, tecrübesiz ama hırslı bir DC iken yaşadığı olayı ve alkole başlamasının sebebini izledik (spoiler yok!).

Inspector George Gently,
kaynak: Knowledge Network
Prime Suspect: Tennison,
kaynak: pbs.org

P.D. James, amatör dedektifin yerini profesyonel dedektifin almasıyla, “...zor, bazen tehlikeli ve çoğu zaman tatsız bir mesleği icra eden, bir yandan da mesleki kıskançlıklar, köstek olan üstler, bürokrasinin ağırlığı, aile sorunları gibi insan olmaya özgü sorunlarla boğuşan daha realist karakterlerin sahneye çıktığını” kaydeder (181). Ruth Rendell’in Inspector Reginald Wexford’u gibi mutlu ve mazbut aykırı örnekler olsa da, dedektiflerimiz genel olarak mutsuz ve sorunludur. Öyle ki, P.D. James, (İskandinav polisiyesinden gelerek İngiltere izleyicisini fetheden Kurt Wallander (Kenneth Branagh) örneğinde olduğu gibi yalnız, boşanmış ya da karısı/sevgilisi ölmüş, alkol bağımlısı, psikolojik olarak sorunlu, derin hayal kırıklıkları yaşayan karakterlerle —ki ben bunlara Hinterland’in DCI Tom Mathias’ını da ekleyebilirim) “acaba roman kahramanı polisleri bir stereotipe indirgeme hatasına mı düşüyoruz?” diye sormadan edemez (191). “Bir yazar da çıkıp işini seven, ekip arkadaşlarıyla çok iyi anlaşan, mutlu bir evliliği ve iki tane sorunsuz güzel çocuğu olan, kiliseye giden ve boş zamanlarında çello çalan bir dedektif yaratsa, inandırıcı olur mu bilmem ama çok orijinal bir iş yapmış olur” diyerek kendisinin de katkı yaptığı yerleşik tiplemeyle hafif dalga da geçer. Düşünmeye değer bir mevzu olsa da, ben mutsuz dedektiflerimi daha sevdiğimi itiraf edeyim. Fazla uzatmamak için yan karakterlere [side-kick] hiç girmiyorum ama, klasik ya da modern fark etmez, Sherlock’u Watson’suz, Poirot’yu Hastings’siz, Inspector Lewis’i DS Hathaway’siz, Sidney Chambers’i Inspector Geordie’siz, George Gently’yi DS John Bacchus’suz düşünmenin mümkün olmadığını not ederek geçelim.

Biraz da kurgudan [plot] söz edelim. Yüzlercesini okusak/izlesek de, asla bıkmadığımız klasik polisiyelerin ortak paydası son derece tanıdık, konvansiyonel ve değişmez bir formül olan cinayet-dedektif-çözüm sekansıdır. Hemen hepsinde hikâye bir cinayetle baslar. Bıçaklanmış, boğulmuş, zehirlenmiş, ateşli silahla vurulmuş ya da kolay akla gelmeyecek vahşette başka yöntemlerle öldürülmüş olan maktulü çoğu zaman hiç tanımıyor olmamız önemlidir çünkü onu insan olarak değil, üzerinde deliller taşıyan cansız bir nesne olarak görmemiz, duygusal bir bağ kurmamamız lazımdır. Zaten genellikle dedektif ve side-kick’ten sonra en önemli karakter otopsiyi yapan doktordur [medical examiner]. Örneğin Inspector Lewis’te bu görevi yapan güzel adli patoloji uzmanı Dr. Laura Hobson (Clare Holman), karısını meşum kazada kaybettikten sonra kalbini aşka kapatmış olan Inspector Lewis’i (Kevin Whately) dokuz sezon sonunda açmayı başaracak ve popüler dizi bu iki orta yaşlı kanun insanının mutlu beraberliği ile son bulacaktır. Avustralya’nın güney kıyısındaki Ballarat şehrinde geçen (ve maalesef bu yıl bitecek olan) Doctor Blake Mysteries’de ise, polis teşkilatının adli tabibi Dr. Lucien Blake (Craig McLachlan) hikâyenin esas kahramanı ve dedektifi, soruşturmayı yürüten polis şefi ise sadece bir yan karakterdir.

Inspector Lewis,
kaynak: pbs.org

Tekrar kurguya dönersek, cinayet ve tipik olay mahalli işlemlerinden sonra (parmak izleri, fotoğraflar, plastik delil torbaları vb.) görgü tanıkları ve şüphelilerle tanışırız. Agatha Christie’den beri klasik formülün birinci ve en değişmez ögesi, sınırları belli bir mekânda (küçük bir köy/kasaba, bir üniversite kampüsü, lüks bir tatil köyü ya da bir tren veya yolcu gemisi olabilir), belli sayıda ve hepsini ayrı ayrı tanıyacağımız şüphelilerden oluşan, parçalarının birer birer yerine oturtulması gereken bir bulmacadır. Katil mutlaka bu şüphelilerden birisidir (bu hikâyelerde dışarıdan gelmiş herhangi birisi söz konusu olamaz); çoğu zaman da hepsinin böyle bir cinayeti işleyecek ya da işlenmesini arzu edecek farklı sebepleri vardır. (Agatha Christie başyapıtlarından Murder on the Orient Express’de olduğu gibi şüphelilerin cinayeti hep birlikte işlemiş olması da ihtimal dahilindedir). Bundan sonra, klasik polisiyenin hiç şaşmayan çözüm anahtarı “sebep-vasıta-fırsat” üçlemesi [motive-means-opportunity] devreye girer, hikâyedeki dedektifi ve side-kick’ini uğraştırırken bizi de kanepe dedektifi yapar. Hep birlikte sorarız: Bu ölümden kim kârlı çıkıyor ve kimin motivasyonu en güçlü; kullanılan vasıtaya (tabanca, bıçak, zehir her neyse) kim nasıl ulaşmış; ve kimin, söz konusu cinayet saatinde cinayet mahallinde olmadığına şahitlik edecek bir tanığı [alibi] yok? Kafamızı biraz daha karıştırmak için de klasik polisiyenin bir başka belirleyici ögesi sahneye sürülecektir: yanıltıcı ipucu [red herring]. (“Kırmızı ringa balığı” diye çevrilince absürd olan bu tabirin Türkçesini ben bulamadım). Dikkatler en suçluymuş gibi görünen ama aslında suçsuz olan bir şüpheli üzerinde yoğunlaşır. Tabii “klasik polisiye sevenler kulübü” üyeleri bu formüle göre yazılmış yüzlerce dedektif hikâyesi okuyup/izlemiş oldukları için, ‘kırmızı ringa’yı hemen tanırlar ve failin başka birisi olduğunu bilirler.

Soruşturma birkaç yanlış yola, bazen de çıkmaza sapar gibi olsa da bir noktada mutlaka çözülür: Çoğunlukla dedektifimiz bambaşka bir şeye bakarken ya da birisi konuyla hiç ilgili olmayan bir şey söylerken aniden gelen bir ilhamla daha önce bağlanamayan ipuçlarını bağlar, kafasında çakan şimşek olayı aydınlatır. Klasik formülü tekrarlayan bir hikâyeyse bu son perdede dedektifimiz herkesi aynı mekâna toplayıp bulmacanın çözümünü hem şüphelilere, hem bize anlatır ve katili gösterir. Bunu Hercule Poirot kadar teatral bir şekilde yapmasalar da çağdaş dedektifler arasında aynı mizanseni takip edenler az değildir: Mesela Death in Paradise’ın, keskin zekâsı sevimli sakarlığıyla ters orantılı dedektifi Humphrey (Kris Marshall), Karayipler’deki küçücük ve cennet gibi St. Marie adasında geçen cinayetleri çözdükten sonra ekibiyle birlikte bütün şüphelileri toplar ve final show’unu yapar. Yeri gelmişken, hem klasik polisiye formülüne bire bir sadık kalan, hem de son derece eğlenceli, komedi tadında bir günümüz Agatha Christie dizisi olarak Death in Paradise’ı izlememiş olanlara öneririm: Kuzey polisiyeleri [Nordic noir] ne kadar ağır ve karanlıksa bu Karayipler polisiyesi o kadar günlük güneşlik, hafif ve eğlenceliktir. (Yanlış anlaşılmasın: Hepsinin yeri ayrıdır; hepsinin zevki başkadır).

Death in Paradise,
kaynak: bbc.co.uk

Dedektif hikâyesinin iskeletini oluşturan formül bu kadar bildik, bu kadar yerleşmiş olunca geriye bu temel formülün hangi yan hikâyelerle, hangi karakterlerle ve hangi yaratıcılıkla işlenip süsleneceği kalır ki iyi polisiyeyi kötüsünden ayıran, hangisini zevkle seyredip hangisini yarıda bırakacağımızı belirleyen de budur. Kendi hesabıma, bu janrın yaratıcısı olan geçmiş üstatlara (Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers gibi) saygıda kusur etmesem bile, İngilizcede “whodunit” (ya da eski deyişle “who done it?” —kim yaptı?) olarak adlandırılan ve artık klasikleşmiş bu erken dönem polisiyelere ancak eğlencelik olarak bakabiliyor, ya da akademik bir ilgi gösterebiliyorum (öte yandan bunlardaki periyot detaylarının tadına da doyum olmaz: Hercule Poirot’nun 1920’ler moderni, Art Deco detaylı evini bir düşünün!). Türkçede maalesef tatmin edici bir karşılığı olmayan, Oxford İngilizce sözlüğünde “katilin en sonda ortaya çıkarıldığı cinayet hikâyesi” olarak tanımlanan bu whodunit’lerde, sadece hikâye kurgusundaki işlevsellikleri için orada bulunan karakterler derinlikten yoksundur. Her türlü insani zaaf ve duygusallıktan arınmış olan dedektifimizin, sadece nesnel gözlem ve rasyonel akıl yürütmelerle olayı çözdüğü bu hikâyeler, tembel bir hafta sonunda izlenir ya da plajda okunur olsa da bittiğinde sadece bir tane daha tipik whodunit bitmiş olur, unutulur gider, iz bırakmaz. Bir başka hikâyede başka mekânlarda başka karakterlerle benzer olaylar tekrarlanacak, gelenek devam edecektir. (Mesela Midsomer Murders dizisi 1997’den beri, tam 19 sezondur, iki DCI, beş DS değiştirse de hâlâ yayınlanmaktadır).

Tabii gelenek olan yerde, geleneğin küçük oyunlarla değiştirilmesi, kuralların eğilip bükülmesi ve ortaya yeni bir şeyler çıkması da olacaktır. Nitekim Rönesans ve Manyerizm misali, klasik polisiye de postmodern polisiyelere kaynak olup yeni biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam ediyor. BBC yapımı, Benedict Cumberbatch’in harika performansı ve 21. yüzyılın teknolojisiyle güncellenen yeni Sherlock dizisi kanımca başarılı bir örnektir. Kitapları ‘çoksatan’ yazar Anthony Horowitz de postmodern polisiyelerinde, çağdaş hikâyelerin ana kurgusunu, klasiklerden devşirdiği referans ve alıntılarla oluşturur (Moriarty, 2015); bazen de “hikâye içinde hikâye” ile geçmişte cereyan eden Agatha Christievari bir cinayeti günümüzde gerçekleşen bir cinayete kurnaz oyunlarla bağlar, paralel okumalara davet eder (Magpie Murders, 2017). Benim daha tercih ettiğim ve daha büyük zevkle izlediğim dedektif hikâyeleri ise, sözünü ettiğim klasik ve postmodern uçların ortasında bir yerlerde duran modern polisiyelerdir (ki Masterpiece Mystery’nin yayın programının büyük bölümünü bunlar oluşturur). Bunlarda, cinayet-dedektif-çözüm sekansı aynı klasiklerdeki gibi tezahür etse de, tarihsel bağlam, çevre ve ilişkiler önemlidir; karakterler daha derinlemesine işlendiği için kimisiyle empati kurar, kimisini sever, kimisinden nefret ederiz. Cinayetlerin arka planındaki tarihsel bağlam —ırkçılık, cinsel ayrımcılık, ekonomik çöküntü vb. sosyal problemler (Inspector George Gently), II. Dünya Savaşı koşulları (Foyle’s War), polis teşkilatı içindeki yolsuzluklar ve çevrilen dümenler (Endeavour, Prime Suspect) bize biraz da toplumsal tarih dersi sunarken, dedektiflerimiz de Sherlock, Poirot ya da Miss Marple’da olmayan bir ciddiyet ve ağırlık taşır. Zaten P.D. James de, esas ilgileri okuyucularını meraklandırmak ve eğlendirmek olan klasik dönem yazarları ile içinde yaşadıkları toplumun defolarını dert edinen modern dönem dedektif hikâyeleri arasındaki bu farka işaret eder. Dedektif hikâyesini toplumdan soyutlamayı reddeden modern yazarlar sayesinde “bugün artık polislerin de, içinden çıktıkları toplumun diğer bireylerinden daha dürüst ve erdemli olmadıklarını, yolsuzlukların iktidar koridorlarında kol gezip, bizzat hükümetlerin ve ceza hukuku sisteminin içinde de yerleşebildiğini çok iyi biliyoruz” der (194).

P.D. James (2013),
fotoğraf: Smalltown Boy,
kaynak: Wikimedia Commons

Mevzu dedektif hikâyesi olunca İngiltere’nin, daha doğrusu Birleşik Krallık’ın, tartışılmaz üstünlüğünden bahsetmemek olmaz (ki iki alanda daha, rock müzik ve high-tech mimarlıkta da bu böyledir). Anglosakson kültürüne diğerlerinden daha fazla aşina olmam ve İngilizce bilmem belki de tercihlerimi yönlendiriyor olabilir ama teslim etmek gerekir ki klasik polisiyenin vatanı İngiltere, en büyük yazarları ve en unutulmaz kahramanları İngilizdir. Bunu söylerken başka ülkelerin hakkını yemek istemem: Örneğin İsveç’in medarı iftiharı Kurt Wallander’i (Henning Mankell), İzlanda’nın dondurucu soğuğunda gecen karanlık polisiyelerdeki Inspector Erlendur’u (Arnaldur Indridason), İtalyan polisinin laçkalığından bunalmış, doğma büyüme Venedikli komiser Guido Brunetti’yi (Donna Leon) ve tabii bizimkilerden Başkomiser Nevzat’ı (Ahmet Ümit) ve Behzat Ç.’yi de (Emrah Serbes) aynı zevkle ve ilgiyle okurum/izlerim. Yine de (son sıralarda yükselen Nordic noir tek ciddi rakip olmaya başlamışsa da) bu tekil örnekler, ülkelerinin edebiyatı içinde köklü bir gelenek oluşturacak kadar çok değildir; İngiltere’deki gibi bir popüler kültürün, neredeyse iki yüzyıllık kolektif bir tahayyülün halkalarını oluşturmazlar. Yeri gelmişken şunu da ekleyeyim: Dedektif hikâyesiyle yakın akraba sayılabilecek bir başka popüler janrda —casusluk hikâyelerinde de [spy thriller ya da espionage literature] İngiltere yine başı çekegelmiştir. Graham Greene’den John le Carré’ye uzanan ve aynı polisiyeler gibi sıklıkla romandan televizyon ve sinemaya aktarılan bu diğer tadına doyulmaz külliyatı fırsat olursa başka bir yazıda ele almak isterim.

Hâl böyle olunca, dedektif hikâyelerinin geçtiği yerler ve mekânlar da Londra başta olmak üzere Britanya adasının şehirleri ve kırsalı ya da Emperyal Britanya’nın denizaşırı uzantılarıdır. Öncelikle Sherlock Holmes’un ve Hercule Poirot’nun Londra’daki evlerini hatırlayalım: Baker Street 221’deki ev, hayali bir karakterin ‘evi’ olarak lanse edilip gerçekmiş gibi müzeleştirilen belki de tek örnektir. Benim için fazla turistik ve sahne dekoru gibidir; küçük bir endüstri oluşturan hediyelik Sherlock Holmes paraphernalia’sı da eklenince Conan Doyle ucuzlatılmış gibi gelir. Hercule Poirot’nun Charterhouse Square’deki Art Deco ‘evi’ Florin Court’un müze olmasını tercih ederdim. Victoria döneminde geçen polisiyeler için sisli ve soğuk Londra sokakları gibisi yoktur: Anne Perry’nin tarihi polisiyelerinde dedektiflerimiz William Monk ve Thomas Pitt az dolaşmamıştır o sokaklarda. Genel olarak dedektif hikâyelerinde, olay Londra’da geçmese bile, limanı ve gemileri, tren istasyonları ve Scotland Yard’ı ile Londra her zaman bir şekilde vardır (mesela başka bir şehir veya kasabada cinayetin işlendiği saatte baş şüpheli Londra’ya gitmiştir ya da yerel polisin başa çıkamadığı çetrefillikte bir vaka için Scotland Yard’dan dedektif devşirilmiştir). Lynda La Plante, Prime Suspect’i metropoliten Londra’da kurgularken, Alan Hunter’ın romanlarından uyarlama Inspector George Gently dizisi, Newcastle ve Durham bölgesinin gri, çirkin ve endüstriyel şehirlerinde çekilmiştir. Ve tabii Oxford da, tarihi dokusu, üniversitesi ve kütüphaneleriyle artık bir dedektif kentidir (Inspector Morse, Inspector Lewis, Endeavour). Öte yandan, geleneksel evleri, köy meydanındaki kilisesi ve içine kapalı topluluklarıyla küçük, izole ve pitoresk köyler de Agatha Christievari klasik polisiyenin vazgeçilmez mekânlarıdır. Herkesin herkesi tanıdığı, kişisel kötülüklerin komünal bir iyilikseverlik maskesi arkasına gizlendiği, dışarıdan gelen dedektifimizin bilmediği ama bulup çıkaracağı çeşitli sırların saklandığı böyle yerler, kapalı toplumu sarsacak sansasyonel cinayetler için biçilmiş kaftandır (Midsomer Murders, Grantchester).

Grantchester,
kaynak: Tellyspotting

İngiltere tarihinin, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun kolonilerine ve denizaşırı topraklarına nasıl göbekten bağlı olduğu postkoloniyel kültürel çalışmalar sayesinde bugün artık kolay inkâr edilemez hâle gelmiştir. (Stuart Hall, “bir fincan çaydan daha İngiliz ne olabilir?” diye sorduktan sonra çayın Hindistan’dan, şekerin Jamaika’dan gelme serüvenini anlatır; Salman Rushdie de, “İngilizlerin problemi, kendi tarihlerinin başka diyarlarda yazılmış olduğunu bilmemeleridir” diye durumu özetler). Bir fincan çay kadar ‘İngiliz’ olan dedektif hikâyesi de denizaşırı uzak diyarlarda geçebilir; polisiyenin soğuk rasyonelliği ve kanıksanmış şematikliği bu uzak diyarların egzotikliği ile daha ilginç hâle gelebilir. Daha önce sözünü ettiğim, Agatha Christie formülünü günümüze sadakatle uyarlayan Death in Paradise, Karayipler’deki hayali Saint Marie adasında, sahil kasabası Honoré’de geçer ve çekimleri, İngilizlerin 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’ya devrettiği Guadeloupe adasında yapılmıştır. Avusturalya da, kendi özgün tarihi, coğrafyası ve aksanıyla, biraz da uzaklığının verdiği tahayyül zenginliği ile, kendi dedektif hikâyelerini üretip külliyata eklemiştir: 1920’lerde Melbourne’da geçen Miss Fisher Mysteries ve biraz kuzey batısındaki Ballarat’da gecen Doctor Blake Mysteries yıllardır popülaritelerini korumayı başarmış dizilerdir. Sadece dedektif hikâyeleri için değil, İngiliz kültür endüstrisinin tamamı için belki de en zengin kaynak ise şüphesiz Hindistan’dır. Özellikle, Kraliçe Victoria’nın ölümünden 1947’deki bağımsızlığa kadar geçen son dönem, popüler dedektif hikâyelerini de kapsayan sayısız romana, diziye ve filme konu olmuştur. Her nasılsa Masterpiece Mystery dizisi yapılmamışsa da Barbara Cleverly’nin “British Raj polisiyeleri” benim kişisel favorilerim arasındadır: Özellikle “Son Kaşmir Gülü” [The Last Kashmiri Rose] ve “Simla’da Caz Zamanı” [Ragtime in Simla] kitapları, Scotland Yard’dan Hindistan’a tayin edilen Inspector Joe Sandilands’i de, artık hepsini iyi tanıdığım ve bana birer gerçek kişiymiş gibi gelen dedektif kahramanlar panteonuna yerleştirmiştir.

Doctor Blake Mysteries,
kaynak: Daily Mail Online

Dedektif hikâyelerini tükettiğim için değil (bu imkânsız bir şey!) yazıyı fazla uzattığım için artık kesmem gerekiyor. Klasik polisiyeyi ‘gerçek edebi janr’lardan ayırıp, popüler bir janr olarak küçümseyip burun kıvıranlar çoksa da, otuz küsur yıldır hiç hayal kırıklığına uğratmadan aynı tadı veren bu hikâyeler olmasa hayatımda bir şeyler eksik kalırmış gibi belir bana. Dünyada olan biten, Türkiye hâlleri, gündelik dertlerimiz ne olursa olsun televizyonda Masterpiece Mystery başladığında, özellikle de Edward Gorey’in o muhteşem grafikleri ile kendisi bir klasik hâline gelen animasyon jenerik ekrana geldiğinde ben hayattan hoşnutumdur, bir fincan bitki çayım yanımda, her şey yerli yerindedir, canımı sıkan ne varsa bir süreliğine askıya alınmış ve dünyanın kötülükleri dışarıda kalmıştır. Az sonra bir cinayet işlenecek olması bu durumu hayli paradoksal kılsa da aslında klasik polisiyenin esası ve hiç eskimeyen cazibesi tam da buradadır. Şöyle ki, ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bu hikâyelerde hiç değişmeyen şey sonunda katilin bulunacağını ve her şeyin normale döneceğini bilmemizdir. Gerçek hayatta pek çok cinayet faili meçhul olarak kaldığı ve her şey hiçbir zaman normale dönmediği için, klasik polisiyenin bu ‘düzen restorasyonu’ vaadi bizi rahatlatır, asla yan yana duramayacak iki fikri —cinayet ve hoş vakit geçirmeyi— sorunsuzca yan yana getirir. Aynı nedenle de, katilin mutlaka yakalanmadığı ve suçun cezasız da kalabildiği, bizlere rasyonel yöntemlerle çözebileceğimiz derli toplu bir bulmaca yerine tekinsiz, sonuçsuz, psikolojik gerilimler sunan hikâyeler bu yazının kapsamına girmez, ama apayrı bir yazıyı da hak ederler. (Bu türün de tartışmasız kraliçesi, yazmış olduğu her romanı, hikâyeyi, hatta belki de her satırı okuduğum hâlde doyamamış hissettiğim Patricia Highsmith’tir ama, Woody Allen’ın Match Point filmi gibi iyi yapılmış türevleri de aynı zevki verir.)

P.D. James’le başladım, onunla bitireyim. Büyük üstat, dedektif hikâyelerinin neden öncelikle bir İngiliz geleneği olduğunu anlatırken, bu gelenekte “...suç, cinayet ve toplumsal kaosun bir sapma [abberation], erdem ve düzenin ise, bütün aklı başında insanların hedeflediği bir norm, bize aksini düşündürecek çeşitli olaylar cereyan etse de aslında rasyonel, anlaşılır ve etik bir evrende yaşadığımıza olan inancımızın teyidi” olduğunu söyler (14). Ona göre, organize bir kolluk kuvvetinden ve kanunun her daim tesisine olan kolektif güvenden yoksun, ölümün ve cinayetin sıradanlaşmış olduğu toplumlarda klasik polisiyenin gelişip yeşermesine de imkân yoktur. Türkiyeliler olarak düşünmemize değer doğrusu…

{23–30 Temmuz 2017}
Masterpiece Mystery,
jenerik, Edward Gorey

* P.D. James, Talking About Detective Fiction, New York: Alfred A. Knopf, 2009. Yazının devamında bu kitaba yaptığım bütün referansları sadece sayfa numarasıyla belirttim. P.D. James’in, artık başyapıt olmuş kendi dedektif hikâyelerinin en ünlüleri arasında, meraklılarının çok iyi bileceği A Mind to Murder (1963), The Black Tower (1975), Devices and Desires (1989), The Murder Room (2003), The Lighthouse (2005) ve Jane Austen’in Pride and Prejudice’ine devam niteliğindeki postmodern polisiyesi Death Comes to Pemberley (2011) sayılabilir.

{Fold içindeki imge: Hellen Mirren, Prime Suspect}

dedektif [detektif] hikâyesi, dizi, noir, P.D. James, polisiye, popüler kültür, Sibel Bozdoğan, televizyon