fotoğraf: Piviso
Aylaklık mı
Fazla Mesai mi?

Flanörleri, aylakları, bohemleri, tutunamayanları, (yolunu, işini, düzenini) kaybedenleri, kısacası o ya da bu nedenle tembellik hakkını kullananları/kullanmak zorunda kalanları edebiyatta çok gördük, filmlerde çok izledik. Ancak rutinle yaşayan, bir günü diğerinin aynı olan ve bundan bıkkınlık ya da memnuniyet duyan kahramanlar da var ve onları da tanıyoruz. Münzevi olduklarından değil ama belki de ‘hep aynı şeyler’i yaptıklarından ya da her gün işe gidip geldiklerinden onları unuttuğumuz, gözden kaçırdığımız olsa da onların hikâyeleri ilgiye değer.

Rutinlerin kahramanlarını, çalışanların hikâyelerini bu defa hatırlatansa, Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent’in dünyanın farklı yerlerinde dikkat çeken, ödüllü romanı 6.27 Treni’nin baş karakteri Guylain Vignolles. İsminin (Fransızcada) talihsiz bir anlamı olan kahramanımız Paris sokaklarında, kafelerinde flanörlük eden edebi karakterlerden değil; o, şaşmaz rutinlerle, çalışma acısıyla yaşamak zorunda olan ve banliyö trenini kullananlardan. Her gün, nefret ettiği işine, kâğıt geri dönüşüm fabrikasına gitmek için aynı tren istasyonuna varıyor ve “her gün aynı saatte, iki ayağı rayların üstüne düşmemek için bölgeyi sınırlayan beyaz çizgide” banliyö trenini bekliyor, tren istasyonda durunca beyaz çizgiyi terk eden Guylain kapının sağındaki katlanır dar koltuğa yöneliyor. Ancak bu kısa yolculukta hem kendisi hem de diğer yolcular için bu monotonluğu kıracak bir şey yapıyor Guylain, yazarın demesiyle, “yirmi dakikalık yol boyunca, onları kısa süreliğine günlerin tekdüzeliğinden koparan bir soluk” oluyor. Nasıl mı? Kâğıt geri dönüşüm fabrikasının bu mutsuz işçisi her sabah, geri dönüşüm için gelen kitap sayfaları arasından seçtiği bir yığını, diğer yolcuların duyacağı bir sesle okuyor.

“Doğan gün buğulanan camlara vururken okuduğu metin uzun bir heceler dizisi hâlinde ağzından dökülüyor, arada bir de, ilerleyen trenin gürültüsünün doldurduğu sessizliklerle kesiliyordu. […] Okudukları, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan kitaplardan parçalardı. Bir yemek tarifinden alıntıyla Goncourt Ödülü’nü alan son kitabın 48. sayfası yan yana olabilir, bir tarih kitabından geriye kalmış sayfanın arkasından bir polisiye romandan bir paragraf gelebilirdi. […] Her metni hep o aynı delicesine özenle okuyordu. Ve her defasında büyü gerçekleşiyordu. Kelimeler dudaklarını terk ederken, fabrikaya yaklaştığı sırada Guylain’ı boğan o tiksintiden bir parçayı da beraberlerinde götürüyorlardı…”

Okudukları onun işe ve işyerindekilere katlanabilmesi için bir güç kaynağı olup da dayanma gücünü artırırken günün sonunda, dönüş yolunda kendini bırakmış oluyor ve yolculuğunu sessiz, tek başına sürdürüyor. Evini, her ölenin ardından tekrar aldığı bir cins akvaryum balığıyla paylaşıyor.

Bir flanör ya da aylaktan farklı olarak sokaklarda hızlı hareket etmesi gereken, kaybolma lüksü olmayan ve gittiği yol hep aynı istasyona çıkan kahramanımız, her sabah katettiği mesafe boyunca, başka bir şey düşünmemek için bir şeyleri sayıyor:

“Guylain istasyona giden caddede, sokak lambalarını saydı. Saymak başka bir şey düşünmemek için bulduğu en iyi çareydi. Her şeyi, ne olduğuna bakmadan her şeyi sayıyordu. Bir gün rögar kapaklarını, başka bir gün park hâlindeki arabaları, çöp tenekelerini ya da bina kapılarını. Caddenin ondan gizlisi saklısı kalmamıştı artık.”

Rutinlerin Kahramanları

Guylain Vignolles rutinlerin kahramanı olarak tek değil, onun gibi, aylak olmayan, aksine “tam zamanlı çalışan” başka edebi karakterler de var. Onun yaşamının temel noktalarına dair anlatılanlar, bir başka rutinler kahramanı olan Jonathan Noel’i hatırlatıyor. Jonathan Noel de Fransa’dan ve Guylain Vignolles gibi adı ilk anda dikkat çeken bir ‘tam zamanlı’ kahraman. Patrick Süskind’in Güvercin romanının bu ana karakteri de Guylain gibi Paris’in küçük mekânlarından birinde, “bir apartmanın altıncı katında, chambre de bonne denen türden bir barınak”ta kalıyor ve “Rue de Sevres’deki bir bankada bekçilik” yapıyor. Bir gününü ve dolayısıyla hayatını şöyle bir özetle aktarmak mümkün olabiliyor: “Jonathan Noel, bu odayı ayda beş bin frank karşılığında tuttu, buradan her sabah Rue de Sevres’e yürüdü, akşamları ekmek, sucuk, elma, peynirle buraya döndü, burada yemeğini yedi, uyudu ve mutlu oldu.”

Bu iki kahramanın —rutinleri bağlamında— yaşantıları, evle kurdukları ilişkileri benzerlik gösteriyor, Güvercin’in kahramanı, günün sonunda evine kavuşmaktan ve balığıyla arkadaşlık etmekten memnun olan Guylain gibi, hatta ondan çok daha fazla ilişki kuruyor ‘yuva’yla, kaldığı çatı katıysa şöyle tarif ediliyor: “Oda, Jonathan’ın güvenli adasıydı bu güvensiz dünyada ve öylece kalmıştı, sıkı sıkı sarılabileceği tutamağı, sığınacağı köşe, sevgilisi olarak kalmıştı, evet sevgilisi, çünkü akşamları döndüğünde onu sevecenlikle sarmalıyordu bu sevgili…”

Beri yandan, benzer yaşantıları olan bu kahramanların farklı mizaçları ortaklıkları azaltıyor. Bekçilik görevine sadakatle bağlı Noel, yaşantısıyla anbean, Aylak C.’nin tarif ettiği “eli paketliler”i çağrıştırabiliyor; oysa Güvercin’in kahramanı Jonathan Noel’den farklı olarak 6.27 Treni’nin kahramanı Guylain Vignolles hayatını sadece sucukla, elmayla, pazar günleri yapılan temizliklerle ve işyerinde terfi beklentisiyle geçirebilecek biri değil. O, bir flanör gibi sokaklarda kaybolma lüksü olmasa da, pasajlara girip başka dünyalara dalma imkânı bulamasa da ‘yaşayıp gitmek’ten fazlasını arzulayan, ‘hayat’ı gerçekten yaşamak isteyen biri.

Yine Jonathan Noel’den farklı olarak Guylain, karşılaşmaları ve rastlantıları yadırgamayan, onlarla hayatına bir şeyler katan, bazen biraz umutsuzca da olsa hayaller âlemine girebilen biri. O nedenle Guylain’a sabah treninde rastgelen tesadüf onun hayatında değişim rüzgârı estirir, onu sığınağından çıkarıp farklı yerlere savurur ve ona hayaller kurdururken, Jonathan Noel’in yaşadığı binada denk geldiği, “gündelik rutininin dışındaki” bir olay onun sinirini ve düzenini bozuyor. Bir tesadüf ya da bir karşılaşmanın sonuçları iki karakter için bambaşka oluyor.

Guylain Vignolles günlerden bir gün, her zamanki saatte yaptığı sabah seferlerinden birinde her zamanki rutinin sapmasına neden olan, belki de onun için yeni bir güç kaynağı/yaşam enerjisi olacak bir şey buluyor koltukların arasında: bir taşınabilir bellek, bir USB. O günün akşamında eve gidip USB’yi açtığında numaralandırılmış yetmiş iki belgeyi görüyor, başlangıçta hiç heyecan uyandırmayan bu dosyalardan ilkini açınca olanlar oluyor. Hayır, bu mutsuz işçinin karşısına çıkan define haritası ya da gizli evrak falan değil. USB’nin içindeki birinci belgede rastladığı satırlar şunlar:

“Yılda bir kez, bahar gündönümünde yeniden sayıyorum. Öylesine, sadece görmek, asla hiçbir şeyin değişmediğini doğrulamak için. Geceyle gündüzün zamanı eşit olarak paylaştıkları yılın o çok özel anında, mekânımı zeminden tavana kadar kaplayan fayans sayısı gibi değişmez olduğuna peşinen inanılan bir şeyin, bir gün, evet, belki bir gün değişebileceğine dair kafama çöreklenmiş aykırı bir düşünceyle onları yeniden sayıyorum. Bu beyaz atlı prensin varlığına inanmak kadar nafile ve aptalca bir şey…”

Guylain bu küçük aletin içinde, kendisi gibi şaşmaz rutinlerle yaşamak zorunda olan ve kendisi gibi bir şeyleri sayan, bu sayma işini yaparken bir ‘mucize’ inancına tutunan, bu mucizeyi beklerken güç bulmak için de —Guylain’ın başkalarının anlatılarını yüksek sesle okumasından farklı olarak— kendi hayatından kesitleri sessizce not tutan/yazan bir kadının dünyasını buluyor. Bu dünyayla karşılaşınca Guylain Vignolles o tekdüze hayatı içinde bir arayışa başlıyor; her yıl gündönümünde, çalıştığı tuvaletteki 14.717 fayansı sayan ve beyaz atlı prense (hâlâ biraz) inanan bu kadını, Julie’yi bulmaya çalışıyor. Elbette beyaz atıyla değil, yine banliyö trenleriyle…

Jonathan Noel içinse, sabah işe gitmek üzere hazırlanırken karşılaştığı bir ‘aksama’, kapısını açtığında her sabahkinden farklı olarak holde gördüğü bir güvercin, saat gibi tıkır tıkır işlemesi gereken gününü mahvediyor, onu öfkelendiriyor, duygu dünyasını sarsıyor; ancak bir güvercinin neden olduğu bu öfke bir şeye yönelip yıkıcı ya da yapıcı bir etki de yaratmıyor. Çünkü “eylemde bulunan biri değil(di) o. Rıza gösteren biri(ydi)”, çünkü “yapmamayı tercih eden”lerden değil o, kaçacak bir yer bulabilenlerden değil, bir güvercin yüzünden tedirgin olup sığınağında (böyle anlar için hapishane demeli belki de) sıkışıp kalanlardan. Jonathan’ın işinin anlatıldığı satırlarda da onun ‘bekleme’ vazifesi üzerinde duruluyor: “Bir kere, emekli olana kadar bu üç mermer basamakta ayakta durarak yetmiş beş bin saat geçirmiş olacağını hesaplamıştı. O zaman kesinlikle bütün Paris’teki —belki de bütün Fransa’daki— bir ve aynı yerde en uzun süre durmuş insan olacaktı. […] Bir sfenks gibi —böyle geliyordu Jonathan’a (çünkü bir ara kitaplardan birinde sfenksler üzerine bir şeyler okumuştu)— bir sfenks gibiydi bekçi. Yaptığı etki eylemiyle değil, sırf vücutça varlığı yoluyla oluyordu.” Tam da bu nedenle romanın esas karakterinin, bekçi Jonathan Noel değil de onun bir gününü farklılaştıran, romanın seyrini değiştiren ve böylece adı başlığa taşınan güvercin olduğu söylenebilir.

Paris’ten Paterson’a

‘Bu kadar çok çalışmak’ ve hatta hep daha fazla çalışmak gerekmese, her şey bu kadar büyümese (şehirler, iş yerleri, ihtiyaçlar, binalar vs.) ve büyüklüğün içinde hep acelemiz olmasa kendi zamanımızı, işlerimizi ve rutinlerimizi nasıl örgütlerdik? Böyle bir özgürlüğümüz, en önemlisi ‘özgür zamanımız’ olsaydı belki hayatın tekdüzeliğinden memnun olacak, kendi rutinlerimizi kendimiz yaratacaktık. Tıpkı sokak adları üzerine düşünerek aynı yollarda aheste yürüyebilen ve hoşlandığı kadını bulabilmek için aynı muhitte gezinen, günlerce aynı pastaneye gitmek gerekse bundan sıkıntı duymayacak olan C. gibi ve tıpkı, Jim Jarmusch’un kahramanlarından, otobüs şoförü Paterson1 gibi. Her sabah konsolun üzerindeki kol saatini kontrol ederek uyanmaktan, aynı mısır gevreğini yemekten, kasabanın yollarını her gün aynı saatlerde, kocaman bir otobüsle arşınlamaktan, her akşam yemek sonrasında köpeği çişe çıkarıp aynı sokakları yürümekten, aynı barda bira yudumlamaktan, müdavim olmaktan, evin alt katındaki kutu gibi, depo gibi bir odada, ‘merdiven altı’nda şiirler yazmaktan son derece hoşnut Paterson gibi. Birbirinin tıpatıp aynısı sayılan/görülen günlerde bir farklılık yakalama imkânı yaratabilir Paterson, çünkü mutfak tezgâhında mısır gevreğini yerken her gün baktığı kibrit kutusundaki bir ayrıntıdan bir mısra çıkarır, her gün aynı yollarda direksiyon sallarken otobüsteki yolcuların sohbetleriyle ‘kaçma’ ya da ‘dağılma’ imkânı bulur, her gün katettiği eve dönüş yolunda rastladığı bir kız çocuğunun şiir defteri evde asılı duran resmi ‘fark’ etmesini sağlar, aynı manzarayı bilmem kaçıncı kere izlemek için hep oturduğu bankta rastladığı turist bomboş bir defter demektir onun için, en baştan başlayacağı yeni dizeler, yepyeni sayfalar.

Guylain, Paterson ve Jonathan rutinlerini farklı yaşayan üç farklı karakter; bunlardan sonuncusu ‘eyleme geçmeyen’, ‘kaçış yolları aramayan’, hayatının tekdüzeliğine sığınan bir yalnız adamken 6.27 Treni’nin yolcusu (ve okuyucusu) Guylain’ı kaçış imkânlarını (yazma, okuma, arama vb. çeşitli yollarla) yoklarken/araştırırken görürüz. Yazının sonunda andığımız, rutinler ve tekrarların efsanevi (film) kahramanı Paterson ise, hiçbir değişim istemeden hayatını sürdürürken, her gün aynı kasabada direksiyon başında, kaçmanın ve bağlanmanın yollarından geçmektedir. Ve hikâye/film, izlediğimiz yedi günün ardından, Paterson’un, boş defterine yazdığı yeni şiiriyle (sanki bir sonu varmış gibi) biterken, büyükbabasının söylediği bir şarkıdan bahsettiği o son mısrayla şair bizlere şunu fısıldamaktadır: “Sanki şarkının geri kalanı olmasa da olurmuş gibi.”2

1. Diğer iki kahramanımız Guylain Vignolles ve Jonathan Noel gibi, Paterson’un ismi de yaşadığı kasabayla aynı olduğu için dikkat çekicidir ve filmde de konu edilir.

2. Filmdeki şiirler şair Ron Padgett tarafından yazılmıştır ve burada bahsi geçen “The Line” şiirindeki son mısranın orijinali şöyledir: As if the rest of the song didn’t have to be there.

aylaklık, farklılık, film, flâneur/flanör, gündelik hayat, Jean-Paul Didierlaurent, Jim Jarmusch, kitap, Müge Karahan, Patrick Süskind, tekrar