Dünya Kurmak

Eylül ayında İCAF’ta (İstanbul Comics & Art Festival) sevgili Esen Karol ve Ali Paşaoğlu ile birlikte “Dünya Kurmak” konulu bir söyleşi yaptık. Bu söyleşiyi yapacağımız belli olduktan sonra, kendi aramızdaki en büyük tartışma dünya kurmanın esasları üzerine yaşandı. Bir dünya nasıl kurulur veya daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, hangi unsurlar belirlendiğinde bir dünya kurulmuş olur? Aramızda bu konuya en ‘boş vermiş’ gibi yaklaşan ben oldum sanırım, kurulmuş herhangi bir şeyi, tamamlanmış olmasına da gerek yok, bir dünya olarak kabul edebiliyorum. Bir masa, bir sandalye hayal etsem bile bunların yeni bir dünya içinde olduklarını veya o dünyanın kendisi olduklarını varsayıyorum. Hatta şu anda oturduğum sandalyeyi düşündüğümde bile, asla bu gerçeklik ile temas edemeyecek yeni bir sandalye yaratmış oluyorum. Benim sandalyemi düşünmeye başladığınızda sizin hayal edeceğiniz sandalye de, hem benim oturduğumdan farklı olacak, hem benim hayal ettiğimden hem de birbirinizin hayalindekinden. Kaç kişi kafasında bu sandalyeyi kurarsa, o kadar birbirinden bağımsız sandalye temelli dünya oluşacak yani, benim kabul edebileceğim.

Burada kastettiğim dünya fiziksel değil ya da fiziksel olmak zorunda değil. Düşünceme göre, bir insan herhangi bir şeyi hayal ettiğinde, başka bir düzen içinde, takip edebildiği ve yorumlayabildiği bir alan yaratıyor. Bu alanın çerçevesi herkes tarafından farklı çiziliyor; insanlar bambaşka düşünce yapılarına, tecrübelere, eğitime veya benzer hususlara sahip olduğundan, şekillendirdikleri hayaller farklı özellikler öne çıkaracaklardır. Bir tasarımcı, sandalyemi tasarım tarihi içinde değerlendirebilir; beş haftadır Çağlayan’da ideal sandalyesini arayan bir insan Türkiye sandalye endüstrisinin durumuna hayıflanabilir aynı sandalye üzerinden.

Benim burada bahsettiğim dünyalar, ulaşılabilirlikleri konusunda benzer olsalar da, çok-dünya [many-worlds] teorisinde olduğu gibi bizimkine alternatif gerçeklikler değil. Bu teoriye göre, ne zaman farklı sonuçlara yol açacak bir kuantum deneyi gerçekleşse, mümkün olan tüm sonuçlar farklı evrenlerde gerçekleşiyorlar. Biz de bu evrenlerden sadece birini takip edebilecek donanıma sahibiz. Buradaki mantık, bir ağacın dallanması gibi işliyor. Mesela şu anda kalemi elimden bırakabilirim, önümde öyle bir seçenek bulunuyor. Bizim göremediğimiz bir gerçeklikte kalemi bırakıyorum, bizim gerçekliğimizde tutmaya devam ediyorum. Kalemi bırakmış versiyonumun da, benim de önümüzde yine pek çok seçenek var ve hepsi birbirinden bağımsız olarak farklı evrenlerde gerçekleşiyorlar ve zamanlarında devam ediyorlar. En azından bu teoriyi savunanlar böyle düşünüyorlar. Var olan bütün bu evrenler de farklı boyutlarda yer alıyorlar veya birbirlerinden çok uzakta, ulaşılamayacak mesafelerde.

Bu teoriye göre olabilecek her şey oluyor [everything that can happen will happen]. Bu noktada hayal gücüyle ilgili bir durum var veya bir davet. Hayal ettiğimiz şeylerin aslında paralel evrenlere açılan kapılar olduğu konusunda ortaya atılmış bazı fikirler var. Bu bir noktaya kadar mümkün olabiliyor, bu kalemle yapabileceğim envai çeşit aktivite farklı evrenlerde gerçekleşiyor. Ama hiçbir paralel evrende kalemi birden yok ettiğim bir durum yok. Paralel evrenlerde ‘olabilecek’ her şey oluyor, yani mümkün olan, kalemimin yok olmasına fizik kuralları izin vermiyor. Uzay, zaman, madde, enerji ve fizik kuralları mümkün olan tüm evrenlerin belirleyicileri. Bu kural dahilinde hayal edilen durumların diğer paralel evrenlerde karşılığı olabilir, ama hayal edilen her şey farklı evrenlerde gerçekleşmiyor.

Benim dünya anlayışım, haliyle bu kadar iddialı değil. Mesela bu konuda Alan Moore, James Williams ve Mick Gray tarafından hazırlanan, 1999 ve 2005 arasında yayınlanan Promethea serisinde anlatılan Immateria adlı yer benim kastettiğim dünyalara biraz daha yakın.

Serinin esas kahramanı beşinci yüzyılda doğmuş Promethea adlı, bir hermetik araştırmacının kızı. Hıristiyanlar tarafından babası öldürülünce çöle kaçıyor ve orada babasının taptığı Yunan tanrısı Hermes ve mısır tanrısı Toth ile karşılaşıyor ve onlarla birlikte Immateria’ya gidiyor; mitlerin ve kurmacanın dünyasına. Varoluşuna da orada bir hikâye olarak devam ediyor, kendisi hakkında bir şeyler yazıp çizen insanlar olduğunda aralarında bir bağ oluşuyor ve bu insanlar mistik güçlerle donatılmış Promethea’ya dönüşebiliyorlar.

Alan Moore, J.H. Williams III
ve Mick Gray tarafından hazırlanan
Promethea serisinden;
üstte #1 “The Radiant Heavenly City”,
altta: #4 “A Faerie Romance” – “after Morris”, kaynak: Comixology

Bu seriyi ilk okuduğumda Immateria beni çok etkilemişti, hayal edilmiş her şeyin olduğu bir evren fikri. Promethea hakkında tez yazarken ona dönüşen Sophie Banks, bu dünyaya ilk girdiğinde Kırmızı Başlıklı Kız’la karşılaşıyor, tam olarak ortaokulda hayal ettiği şekilde (veya o versiyonuyla). Biraz ilerlediğinde de, kaza sonucu orada bulunan arkadaşını en sevdiği kitabın kahramanının yanında buluyor: Ağlayan Goril. Hayal edilip aktarılmış her şeyin bulunduğu bir dünya fikri çok hoşuma gitmişti. Aktarılmış diyorum, çünkü —anladığım kadarıyla— sadece hayal edilmiş olması Immateria’da bulunmak için yetmeyebilir, hayalin bir şekilde aktarılmış olması gerekiyor olabilir, o kısım net açıklanmıyor. Ağlayan Goril bir kitap karakteri, Kırmızı Başlıklı Kız da Sophie Banks’in eskiden karaladığı bir resimden. Neyse, kurallarından çok kurulmuş bir hayalin sonsuza kadar orada varlığını sürdürüyor olmasına tutulmuştum ben. Kırmızı Başlıklı Kız orada sonsuza kadar büyükannesine yemek götürüyor, Goril de hüzünlü mesajlar veriyor.

Ben de düşündüğüm bir şeyin, başka bir düzende var olduğunu düşünmeyi seviyorum; tam Immateria’daki gibi bir arada değil, ama paralel evrenlerdeki gibi ulaşılamaz şekilde. Mesela çocukken Ninja Kaplumbağalar’la oynarken uydurduğum bir senaryo korunaklı bir şekilde bir düzende duruyor. Ertesi gün oynarken oluşturduğum senaryo da, bilinçli olarak önceki günkü ile bağlantılı olduğunu düşünmüyorsam, ayrı bir noktada, öncekinden bağımsız var oluyor. Oyunu başkalarıyla beraber oynuyorsak hepimiz birbirinden bağımsız dünyalar oluşturmuş oluyoruz. Herhangi bir şeyi okuduğumuzda veya izlediğimizde de bir yaratıcının dünyasına girdiğimizi düşünmüyorum; tüketmekte olduğumuz işin yaratıcısı tarafından bizim kuracağımız dünya için yapı taşları olarak verildiğine ve yönlendirildiğimize inanıyorum. Mesela, kaplumbağalar bizim oyunumuzda Eastman ve Laird’in hayal ettiği Ninja Kaplumbağalar’dan farklı, filmlerde ve çizgi filmlerde hayal edildiği şekillerden de. Yine de bunların yaratıcıları tarafından bize verilen malzeme sayesinde kaybolmayacağız ve birbiriyle benzerlikleri olan dünyalarımız hakkında bir referans noktası üstünden tartışabileceğiz.

“Bilinçli olarak önceki günkü oyunla bağlantı kurmuyorsam” kısmının özellikle üstüne bastım. Çünkü iki ayrı öykünün aynı evrende geçtiğine ancak o evrenin otoritesi karar vermiş olabilir. Sözgelimi, şimdiye kadar çok fazla Dracula romanı okudum ve filmi izledim, ama hiçbiri Bram Stoker tarafından yazılan ilk kitapla aynı evrende geçmiyor benim gözümde. Christopher Lee’nin oynadığı pek çok Dracula’nın aynı evrende geçtiğini düşünüyorum ama, hikâyedeki devamlılık kadar durumun öyle olduğunu bana, filmlerin yapımcı şirketi Hammer Films bildiriyor. Karamazov Kardeşler ve Yeraltından Notlar’ın aynı evrende geçtiğini düşünmüyorum ama Stephen King’in yazdığı milyon tane hikâyenin aynı evrende geçtiğine ikna oldum. Hikâyelere koyduğu detaylar durumun bu olduğunu gösteriyor.

Bu devamlılık meselesi, özellikle ticari kaygısı olan ortamlarda çok ciddi bir durum. Yıldız Savaşları, Uzay Yolu ve büyük çizgi roman şirketlerinin evrenleri çok katı kurallarla korunuyor. Bugün bir Batman çizsem, belki benim için yeterince Batman olacak; ama çizimin DC’nin okurlarına sunduğu evrenin yapı taşlarından biri olarak kabul görmesi ve bu şekilde başkalarına sunulması, sadece DC’ye bağlı. Ortada benim karaladığım hikâyenin kendi yapılarına uygun olup olmadığını belirleyen bir otorite var, bu kararlarının arkasında da pek çok parametre bulunuyor. Özellikle Yıldız Savaşları gibi, farklı ortamlarda birbiriyle bağlı hikâyeler üretme iddiasında olan franchise’lar için kurallar iyice katılaşıyor. Yine de, kuşaklardır devam eden bir anlatıda bambaşka hayal güçlerinin değişiklik yapıyor olması çok etkileyici bence.

Bilimkurgu yazarı Walter Jon Williams, dünya kurmak üzerine düşüncelerini, Yıldız Savaşları genişletilmiş evreni [extended universe] için yazdığı kitapla ilgili tecrübelerini ve bu piyasanın durumunu MIT’den çıkan oyun araştırmaları kitaplarından Third Person’a “In What Universe?” adlı bir makalede anlatmış. Yazarların kendi yaşadığı dışında, kurmaca bir gerçeklik yarattığı durumlara dünya yaratma [worldbuilding] diyor. Bilimkurgu edebiyatında yaratılan gerçekliğin, bizim gerçekliğimizden zamansal ve teknolojik farkları olabileceğini; fantezi edebiyatta ise, zamansal ve metafiziksel farklılıklar olabileceğini vurguluyor. Bir bilimkurgu romanı yazarken, uzaylılar, politika, teknoloji ve yıldızlar arası seyahat yöntemlerinin oluşturulmasına ilişkin örnekler veriyor ve bir alanda alınan bir kararın nasıl diğer her şeyi  etkileyebileceğini anlatıyor. Bunları yaparken de, anlatısının içine saatli bomba [time bombs] olarak tanımladığı, gelecekte yeni anlatılar oluşturmak için eklediği unsurlardan bahsediyor. Marvel’ın Netflix dizilerinde sıkça kullanılan bir yöntem bu. Daredevil’in ilk sezonunda satın alınan bir arazinin ne işe yaradığı, şirketin son dizisi olan Defenders’ta ortaya çıkıyor mesela.

Williams, yaratılan olay örgülerinin nasıl yayıncılık koşulları tarafından belirlendiğini de açıklıyor. Burada esas üstünde durduğu konu sharecropping [ortakçılık] denilen uygulama. Zaten yaratılmış bir evrende, esas yaratandan farklı insanlar tarafından yapılan eklentiler için bu terim kullanılıyor. Esas yaratıcı en büyük kâr payını alırken, eklentiler yapan insanlar ufak bir yüzde alıyorlar sadece. Başka yazarlar tarafından yazılan bağlayıcı romanlar [tie-in novels], güya sanatçılar tarafından yazılmış otobiyografiler (başkası tarafından yazıldığı bilinen William Shatner otobiyografisi), filmlerin romanlaştırılmaları (en garibi: Francis Ford Coppola presents Bram Stoker’s Dracula by Fred Saberhagen) ve diğer hayalet yazarlar [ghostwriter] verilen örnekler arasında. Bu uygulama —daha anonim bir şekilde— Alexandre Dumas’ya kadar gidiyormuş.

Yaratılmış bir evrene yapılan eklentilerin sadece kâr için değil: Kimi zaman evrene duyulan hayranlık, bilinen bir konunun sağlayabileceği satış garantisi ya da yazarın okuyucu kitlesini genişletme ihtimali de sharecropping uygulamasının sebepleri arasında olabiliyormuş. Williams, kendisinin bir Star Wars kitabı yazmasını böyle açıklıyor. 1977–1983 arasında yapılan Star Wars filmlerinde temelleri atılan evren, sonraki yıllarda yazılan kitaplar, çıkarılan oyunlar ve benzeri şeylerle çok genişledi. Değişik ortamlarda geliştirilen, eklentiler yapılan bunun gibi evrenlere “genişletilmiş evren” deniyor (expanded universe yani); Williams’ın bahsettiği Star Wars expanded universe. Yakın zamanda Disney altında devamı getirilen seride, genişletilmiş evrenle kimi çok önemli bağlar yok edildi. İlk aklıma gelen örnek, bütün Rouge One filmi boyunca planlarının çalınmaya çalışıldığı Death Star’ın Lucas döneminde yazılan-çizilen şeylerde gizli tutulması; bildiğim kadarıyla direniş ilk filmin zaman çizgisine kadar bu silahın farkında değil. Yıldız Savaşları genişletilmiş evrenini düşünürsek, olay akışı konusundaki otoritenin değişmiş olması böyle bir duruma izin verebildi. Böyle bir değişiklik olmadan önce de, daha çok kâr hırsıyla kontrolsüzce büyütülmüş olan bu evrende birbiriyle çelişen pek çok durum olduğu sıklıkla yazılıp çiziliyor, ama bu eleştiriler 1999 yılında başlatılan ikinci üçleme etrafında yoğunlaşıyor daha çok. Yine de, güvenilirliği tartışılabilir bir şekilde, bu evrene yapılan katkılar editörler tarafından denetlenip onaylanıyor. Mesela, Williams’ın kitabının orijinal adı Destiny’s Road iken, kavram yeterince ‘bilimkurgu’ bulunmadığı için Destiny’s Way olarak değiştirilmiş, bir karakterinin göz rengini de kahverengiye çevirmesini istemişler.

Bütün bu sharecropping meselesi, büyük çizgi roman evrenlerinde de benzerlik gösteriyor. Mesela 1960’lardan günümüze gelen pek çok çizgi roman karakteri, önemli değişikliklerden geçti ve bunlar bir şekilde evrene yedirildi, yeni bir şey yedirilemeyeceği durumlarda da evren sıfırlandı. Örümcek Adam, 1980’lerde siyah bir kostüm giymeye başladı. Hayranlar bu duruma itiraz edince, kostümün aslında uzaylı bir asalak olduğu ortaya çıktı. Peter Parker, uzun süredir hoşlandığı Marry Jane ile evlendi. Civil War serisinde (2006) dünyaya gerçek kimliğini açıkladı. Sonraki maceralarda ise, Dr. Octopus ile zihnini değiştirdi ve Peter Parker yok olmuş gibi gösterildi. 2015 yılında Secret Wars serisi, bütün bu geri dönülmesi imkânsız gibi görünen olaylar için bir çözüm teşkil etti: Hikâyede bazı paralel evrenler birleşti ve yeniden kuruldu. “All-New All-Different Marvel” denilen evren de, bu seriden sonra başladı. Devamlılığı sağlayan ve “Earth 616” olarak geçen orijinal Marvel evreninde, Peter Parker çok zengin bir girişimci olarak yer alıyor, alıştığımız genç Örümcek Adam da, Ultimate Evreni’nden 616’ya gelen Miles adında bir genç.

Diğer taraftan da, bütün hızıyla Marvel Cinematic Universe (MCU) devam ediyor. 2008 yılında Iron Man ile, doğrudan Marvel kontrolünde başlayan olay örgüsü pek çok yeni kahramanın katılmasıyla son derece kârlı, büyük bir organizma hâline geldi. Agents of Shield ile televizyondan ve çeşitli tie-in çizgi romanlarla başka ortamlarla da desteklenen bir yapıya dönüştü MCU. Netflix’in yaptığı Marvel uyarlamalarında da kurallar MCU’ya göre ayarlanıyor, belki bir gün bu evrene dahil olma umuduyla, sonuçta Daredevil ve Punisher gibi, Marvel evreninde, Infinity War gibi büyük olaylarda da önemli rolleri olan karakterlerin film haklarını ellerinde bulunduruyorlar.

Marvel Cinematic Universe,
kaynak: Alyss

Bu kadar tutarlı olma iddiasının da, yapılan büyük değişikliklerin arkasında da şirketlerin ticari kaygıları önemli bir rol oynuyor. 1980 sonlarında eski çizgi romanların, özellikle birinci sayıların çok yüksek fiyatlara satılması durumunu sömürebilmek için girişimci Ronald Perelman Marvel’ı satın aldı ve sonra bazı yeni uygulamalara gidildi. Bir sürü yan karakter ve özel macera sayıları ortaya çıkmaya başladı, bu şekilde bir sürü birinci sayı üretildi. Aynı sayıyı farklı kapaklarla satmaya başladılar ve çizgi romanlar naylon poşetlere sokuldu. Böylelikle hayranların bir sayıyı okumak için, bir sayıyı da saklamak için almaları beklendi. Aksiyon figürleri gibi yan ürünlerin üretiminde patlama yaşandı. Kısa bir süre satışlar gerçekten iyi gitti, ama hemen arkasından 1996 çizgi roman krizi denilen olay meydana geldi (aslında tarih 1993 ama Marvel 1996’da iflas ettiğini açıkladı): Koleksiyoncular, topladıkları sayılar hiç de nadir olmadığı için, bu işten kazançlı çıkmadıklarını fark ettiler ve üretim fazlalığından dolayı kalitesi düşmüş olan çizgi romanları almamaya başladılar. Bu olay sonucunda Amerika’daki çizgi romanla ilişkili işlerin üçte ikisi yok oldu.

Marvel durumu, sinema uyarlamalarıyla toparladı. DC ise, Superman’in ölümü, Batman’in sakatlanması gibi sansasyonel hikâyelerle durumu idare etti. Yine bu yıllarda, özellikle Alan Moore ve Frank Miller gibi isimlerin popülerleşmesiyle süper kahraman imajı da değişiyordu: Eski neşeli ve her an doğru kahramanlar yerlerini psikolojik derinliği olan, depresif anti-kahramanlara bırakıyordu. Daha karanlık çizimler, cinsel içerik ve abartılmış vahşet bu dönemde yerleşti.

Marvel’ın büyük film yapım şirketleriyle çekişmesi de, MCU’yu kurmasından sonra gerçekleşti ve çizgi roman evreninde karşılık buldu. X-Men ve Fantastik Dörtlü’nün film hakları Fox’ta kaldığı için, bu serilerin çizgi roman olay örgülerinde büyük değişikliklere gidildi. Hatta Fantastik Dörtlü filmine Marvel hayranları tarafından savaş açıldı ve verdikleri oylarla bütün sinema platformlarında filmin notunu düşürdüler. Oysa film Avengers’tan daha kötü değil, benim kişisel görüşüme göre. Marvel’dan bu aralarda da “All-New All-Different” güncellemesinin aslında bir hata olduğuna dair sesler çıkmaya başladı. Yayın hayatlarında bence yaptıkları en düzgün hamle olan karakter çeşitliliği getirmenin eski okuyucularını kaybettirdiğine dair açıklamalar yapıldı. Zenci Örümcek Adam, Müslüman Ms. Marvel gibi karakterleri silecek bir değişiklik her an gelebilir, gibi bir endişem var. Oysa Müslüman bir ailenin gelenekleriyle büyüyen ve New York’da Amerikan yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışan Miss Marvel birçok genç kıza büyük heyecan veriyor, en azından çizgi romanın soru cevap kısmında bunları görebiliyoruz. Şu aşamada Marvel’in eski, neredeyse sadece beyaz karakterler üzerinden ilerleyen hikâyeler serisine dönmeyeceğini ummaktan başka bir çaremiz yok.

Ms. Marvel (Kamala Khan) için
Adrian Alphona’nın konsept çizimi,
kaynak: Comics Alliance
{Fold içindeki imge: Marvel Cinematic Universe Guidebook: The Avengers Initiative kapağından ayrıntı, kaynak: Marvel}

Alan Moore, antikahraman, Çağıl Ömerbaş, çizgi roman, DC Comics, genişletilmiş evren, karakter, Marvel, Marvel Cinematic Universe, süper kahraman