fotoğraf: Ali Safa Korkut
Hayal Kurmak
ve Çocukluk

Son zamanlarda, farkında olmadan ‘hayal kurmak’ kavramı üzerine düşünmeye başladığımı fark ettim. Hiç olmadık durumlarda ve hiç olmadık yerlerde boşluğa dalmış, hayal kurmak üzerine düşünürken yakalıyorum kendimi. Bir şey, bir şey olmak veya kendimi gerçekleştirmek üzerine hayaller değil bunlar. Genelde hayal kurmak kavramına olan bakış açım üzerine düşünüyorum hep. Hayal kurmayı, insanların hayallerle yaşıyor olmasını anlamaya çalıştım durdum yıllarca.

Ne çocukken ne de ergenken hayal kuran bir insan olmadım hiç. İlkokula gittiğim zamanlarda sık sık ileride ne olmak istediğine dair sorular alan çocuklardan biriydim ben de. Bu soru ilk başlarda kulağa hoş gelse de bir zaman sonra ilkokul önlüğümün üzerinde taktığım önlük yakası gibi boğmaya başladı beni. Daha sonra bu sorudan kaçamayacağımı anladığım yaşlara geldiğimde ise kendimce bir savunma sistemi geliştirmiş ve “ne olmak istiyorsun, hangi mesleğin hayalini kuruyorsun?” diye soranlara “hiç” diye cevap vermeye başlamıştım. İnsanların, o yaşlarda bir çocuğun yirmi, yirmi beş sene sonrasını düşünüp “evet, şu olmak istiyorum” demesini beklemelerini anlamsız buluyordum çünkü. “Hiç” cevabının bir zaman sonra işe yaradığını görmek beni mutlu etmeye başlamış olmalı ki, hayal kurmamaya devam etmişim.

Hâlâ hayal kuran, hayal kurmaya ihtiyaç duyan, hayallere sarılan bir insan değilim. İnsanlık olarak şu an içinde bulunduğumuz gerçekliği yaşamak yeterince büyük bir hayal zaten. Genel itibarıyla ‘yaşamak’ kavramının kendisi bir hayal. Ama demek ki uzun süre aynı gerçekliğin içinde yaşayınca onun bir hayal olduğunu unutuyor insan, ya da alışıyor ve artık hayal kurma gereksinimi duyuyor. Ben kendi durumumu böyle tarif ediyorum, çünkü yaklaşık on gün önce ilk kez “ne olmak istiyorsun, hayalin var mı?” sorusuna verebilecek bir cevabım olduğunu fark ettim. Aslında bir değil verilecek üç cevabım varmış. Bu üç cevaptan biri ‘çoban olmak.’

Yine kendimi bir yerlere dalmış, bir şeyler üzerine düşünürken yakaladığım zamanların birinde fark ettim bunu. Yalnız bu kez her zamankinden farklı olarak, dalıp düşündüğüm nokta ‘dalıp gittiğim sıradan bir yer’ değil, olmak istediğim, olmak istediğimi fark ettiğim şeyin eylem alanıydı.

Öğrenci yurdundaki öğrencilerin genellikle kız arkadaşlarıyla telefon konuşması yapmak için kullandığı koridor sonundaki pencere kenarında annemle konuşmuş, ardından da bir süre karşı tepedeki koyunların, çobanları eşliğinde otlanmasını izlemek istemiştim. Her hafta belirli aralıklarla karşılaştığım bir manzaraydı bu, ama o gün ilk kez o çobanın yerinde olmak istedim. Çobanın o kalabalıklar içerisindeki yalnızlığı, sürüsü etrafta otlanırken kafası öne eğik ve bir elinde ağaç dalından yapılma çubuğuyla ellerini arkasında kavuşturarak voltalar atması, bazen de altına gölge düşen bir ağaç dibine çömelip elini çenesinin altına koymuş vaziyette derin düşüncelere dalması beni cezbetmişti. Belki de bunlar arasında sadece düşüncelere dalabilme özgürlüğü, düşünmek için boş vakit aramaması, işiyle meşgulken başka düşüncelere dalıp gitmemek için kendini frenleme zorunluluğu olmaması ve iş saatleri içinde düşünmek için bolca vaktinin olması idi beni asıl cezbeden.

Kitap okurken, yürürken veya herhangi bir işi yaparken fark etmeden düşüncelere dalan, bedeni dünya işleriyle meşgul gibi görünse de düşüncelerle zihninde adeta boyutlar arası yolculuklara çıkan biri olduğum ve bu düşüncelerin sonsuzluğunda savrulduğum esnada sorumluluklarımın bir tokat misali ensemde patlayarak beni uyandıracağını bildiğim için istemeye istemeye düşünmeyi ertelemek zorunda kaldım durdum sürekli. Düşünmenin, düşünebilecek vakte sahip olmanın kıymetini çok iyi biliyorum o yüzden.

Kalabalık bir ailede yaşayanlar hem zihinsel hem de fiziksel olarak yalnız kalmak için herhangi bir alanlarının olmadığını ve bunun gün geçtikçe ne kadar büyük bir sıkıntıya dönüştüğünü bilirler. Gelecek kaygılarınızı, yaşayamadığınız aşkları veya dönemsel olarak beyninizi kemiren sorunları çözmek üzere düşünmek istersiniz, ama yapamazsınız. Kafanızın içinde tüm bunları bir kâğıt gibi buruşturup bir köşeye atmanız ve kardeşinizin coğrafya ödevine yardımcı olmanız gerekir çünkü, ya da otobüs şoförü babanıza temiz gömlek götürmek için otogara gitmeniz veya fark edip bir de o üzülmesin diye tüm bu sorunlarınızı annenizden gizlemeye çalışmanız gerekir. Sorunlarınızla başkalarını üzmemek için, ne yapacağını düşünmeden çıkmaz sokaklara terk edersiniz kendinizi. Gözleriniz çevrenizdekilere bakıp, kulaklarınız onları dinler ama aklınız çıkmazlarda terk ettiğiniz kendinizdedir. İki yerde de olamazsınız o yüzden ne tam olarak evdesinizdir ne de tam olarak kendinizde.

Kendinizi evde zannettiğiniz, etrafınızdakilerin de sizin onlarla aynı kalabalıkta olduğunuzu zannettikleri çoğu zaman, aslında orada değilsinizdir. Kendi düşüncelerinize dalmış veya buna meyletmişsinizdir. Fakat bu da pek kolay değildir, çünkü zihnen ev ortamından uzaklaşmaya her meylinizde mutlaka hane halkı tarafından orada olduğunuzu fark ettirecek bir şey yapılır. Bunu ya bir soru yönelterek yaparlar ya da yanınıza gelip dürterek. Gerekirse muhtarlıktan nüfus kayıt örneği alarak sizin orada olduğunuzu belgeyle ispatlarlar, ama yine de sizi kendinizle baş başa bırakmazlar. Hatta bunun için muhtarlığa gitmelerine bile gerek yoktur, tek tıkla internet üzerinden de alabilirler ilgili belgeyi.

Muhtarlar o konuda şanslılar. Evlerinde olmasa bile yaşadıkları mahalle içerisinde, yalnız kalabilecekleri, aile içindeki tüm kaostan bağımsız, kişisel bir alan olan muhtarlık binaları tahsis ediliyor kendilerine. Hem muhtarlar aracılığıyla yapılabilecek her şey teknoloji sayesinde artık internet üzerinden de kolaylıkla yapılabildiği için muhtarlık binasına uğrayan insanların sayısı da bir elin parmağını geçmeyecek durumda. Bu da düşünmek ve yalnız kalmak için çokça vakte sahip olmak demek. Böylelikle muhtarlık binaları hem işle meşgul olmak hem de insanın kendiyle baş başa kalabilmesi açısından son derece uygun bir alan. Hem bu yönüyle çobanlıkla da benzeşiyor biraz. Bu yüzden, “ne olmak istiyorsun?” sorusuna vereceğim bir diğer cevap da muhtar olmak.

Büyük evler, büyük şehirler, büyük araçlar ve büyük odalarda kendimi rahatsız ve çaresiz hissediyorum. Hiç şüphesiz bunun sebebi, büyük alanlara sayıca fazla insanın sığabilmesi ve yeniden kalabalık bir ortamın oluşması suretiyle yalnız kalamayacak olmam korkusu. Muhtarlık da nüfus ve kapladığı coğrafi alan bakımından küçük bir bölgeyi idare etme sorumluluğu gerektirdiğinden dolayı hayali kurulmaya değer bir pozisyon gibi. En azından benim gibi düşünenler için.

Son cevabım ise gazete dağıtıcısı olmak.

Bunu istememin tek sebebi, geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim bir insanın önerisiyle izlemeye başladığım Ricky Gervais yapımı After Life dizisi. Dizi, İngiltere’de bir kasabada yayımlanan The Tambury Gazette isimli yerel bir gazetede çalışan Tony’nin etrafında şekilleniyor.

Küçük bir kasabada çıkan bu gazete, günlük gazetelerin dağıtımı için market arabasıyla dağıtım yapan bir de dağıtıcıya sahip. İlk gördüğüm andan itibaren, güneş ışıklarının parlattığı parke taşlarıyla döşeli kasaba sokaklarında market arabasıyla gezerek dağıtım yapan bu dağıtıcının yerinde olmayı çok istedim. Yapılan işin gün boyu gezilerek yapılması ve dizideki kasabanın güzel ve küçük bir yer olması bu işi yapmak istememde önemli bir faktördür muhtemelen.

Tüm bunların sonunda bu üç meslek grubu, hayal kurmadığım zamanlarda veya benim kurmadığımı zannettiğim zamanlarda, aslında kendimden habersizce hayal kurduğumu da fark ettirdi bana. Ancak fark ettiğim başka bir şey daha var. Bu üç mesleğin, yani çobanlık, muhtarlık ve gazete dağıtıcılığının ortak bir özelliği var: Çevresindeki canlıların, bu meslekleri icra edenlere bağımlı/mecbur durumda olmaları.

Şöyle ki, çoban, yön verdiği canlılar her ne kadar insan olmasa da, belirli bir canlı grubuna hükmediyor. Sürüye yön veren, onların temel yaşamsal ihtiyaçlarını sağlayan kişi olarak ön plana çıkıyor.

Yine muhtar ise, faaliyet gösterdiği mahallede yaşayan insanların resmi işlemlerini yapan ve sınırlı sayıda da olsa bir insan topluluğunun bağlı olduğu kişi konumunda.

Son olarak gazete dağıtıcısı ise, dağıtımını yaptığı bölgedeki insanları dünyadaki veya çevrelerindeki gelişmelerden haberdar eden, kişilerin haber alma hakkını elinde bulunduran kişi olması açısından önem arz ediyor. Burada da yine bir bağımlılık söz konusu.

Tüm bu farkındalıkların sonunda, bu üç mesleği hayal etmem belki de zihnimin derinliklerinde gücü elinde bulundurmak isteyen birinin varlığından haberdar etmeye çalışıyordur beni.

Her ne kadar insan haklarına önem veren, özgürlük, eşitlik ve adalet yanlısı insanlar olsak da hepimizin içinde insanların hayatlarındaki karar mekanizması olmak, üzerlerinde bir tahakküm kurmak ve onların hayatlarını kendi isteklerimiz çerçevesinde şekillendirmek isteyen küçük bir diktatör var ve bu diktatör, küçüklükten beri bize dayatılan yetiştirilme tarzı sonucunda var oluyor. Burada sorulması gereken soru şu: Çocuklar küçüklükten beri hayal kurmaya ve ‘bir şey olmaya’ bu kadar zorlanmasa ve bu baskıdan kurtulmak için —hayal kurmaktan vazgeçmeye varacak kadar— kendince çözümler üretmeye çalışmasa bugün olduklarından farklı kişiler olurlar mıydı? Birilerinin bu soruyu benim için düşünmesini isterdim, eminim ki sizin gelişimine tanıklık ettiğiniz çocuklar da ister.

Bu sebeple, küçük yaştaki çocuklarınıza yalnızca doğru davranış kurallarını ve merhamet sahibi olmayı öğretin. Geri kalan her şeyi bırakın kendisi öğrensin. Bir çocuğa kendi tecrübesiyle, görerek ve deneyerek öğrenmesi gereken şeyleri dayatmak, ona yapacağınız en büyük kötülük olur. Çünkü yaşanılan ve yaşanılacak olan her şey çocuklukta yaşanır ve biter. Geri kalan ömür yalnızca bir telafi uğraşıdır.

Ali Safa Korkut, çocukluk, hayal