Joel Kinnaman,
Altered Carbon (2018),
“Out of the Past”, © Netflix,
kaynak: IMDb
Peyderpey
Altered Carbon

Beğeni ve beğeniyi temel alarak yazılan eleştiriler halihazırda hepimizi etkileyen güç ilişkilerinden bağımsız değil. Yine bu sebeple izleyicinin ve eleştirmenin deneyimleri, sosyal konumlarının etkisiyle şekilleniyor.

Fakat çoğu zaman —hem ana akımda hem de ana akım dışında kalan akademik dünya ve yayıncılık sektöründe— “iyi dizi nedir?” sorusunun genel geçerliliği olan bir cevabı oluyor. Diğer bir deyişle diziyi yapan ve izleyenle beraber eleştirenin mutabık olduğu değerlendirme ölçütleri mevcut. Elbette bu ölçütlerin objektif bir dayanağı yok ve içinde yer aldıkları sosyo-kültürel, ekonomik ve politik şartların değişiminden etkileniyorlar. Bu yüzden zaman zaman tartışılıp yenileniyorlar.

Pek iyi eleştiriler almayan Altered Carbon üzerine yazmak konusunda büyük bir heves hissedince beğeni, kalite ve eleştiri konusundaki kendi limitlerimi düşündüm. Genel olarak beğenilmeyen bir diziyi beğenmekle ve bunu itiraf etmekle ilgili bir sorunum yok elbette. Ama bunun bilincindeyken, nasıl bir analiz —eleştiri demeyi çok tercih etmiyorum sanırım— yapılabilir sorusu aklımda zuhur etti.

Bu konu üzerine çalışan önemli düşünürlerden Pierre Bourdieu’e1 göre ise beğeni [taste] sınıfsal konumumuza bağlı gelişen bir olgu. Politik-ekonomik hiyerarşinin üst basamaklarında yer alanlar “yüksek sanat” [high art] standartlarını belirliyor. “Yüksek sanat” ve kitlelerin tükettiği “alçak sanat” [low art] ayrımı toplumsal eşitsizliği ve statükoyu muhafaza etmekte etkili. Bourdieu’nün açıklamasına göre sistem bu ayrım üzerinden meşruiyetini sağlayıp böylelikle kendini yeniden üretiyor.

Tabii günümüzün kompleks kimlik ve aidiyet algoritmalarının bu basit açıklamayı zayıflattığını düşünenler de mevcut. Böyle düşünenlerden John Frow’a2 göre günümüz koşullarında eski hiyerarşiler pek geçerli değil. Fakat hem Bourdieu hem Frow için “kültürel kapital,” sosyo-ekonomik sınıfla olduğu kadar eğitimle de ilgili. Kültürel üretime katkıda bulunan entelektüeller, yöneten ve yönetilenler arasında özel bir yere düşüyorlar. Sanatta iyi-kötü ve kalite sorularının cevabını bu kompleks ilişkiler etkiliyor. Bazen bir dizinin ana akımda popüler olması bile kalitesinin sorgulanmasına sebep olabiliyor.

Kalite kavramı hayli tartışmalı bir konu. Charlotte Brunsdon’ın3 ünlü makalesi “Problems with Quality,” [Kalite Sorunları] televizyonda kalitenin ne olduğuna kimin karar verdiğini anlatıyor. Brunsdon bu kararı verenlerin güç ilişkileri içindeki yerini sorgulayışı Bourdieu’nün argümanlarını anımsatıyor. Medya sektörünün kendine özgü yapısı nedeniyle Türkiye’de tam karşılığı olmayan özel bir kalite kategorisinden söz etmek mümkün Anglo-Amerikan televizyon dünyası için. Hatta, değer yargısı belirtmenin ötesinde neredeyse bir genre [tür] hâline gelmiş durumda bu kategori. Biraz BBC biraz HBO dizilerini düşününce aklınıza gelen anlatım ve estetik öğelerini içinde barındıran bir kategori diye tasvir etmek mümkün.

Martha Higareda ve Joel Kinnaman,
Altered Carbon (2018), “Out of the Past”
Jane Hancock, Altered Carbon (2018),
“Out of the Past”

Altered Carbon aslında yüksek prodüksiyon kalitesi ve kalabalık karakterleri içinde barındıran hikâye örgüsüyle bu özelliklerin bir kısmını yerine getiriyor. Hikâye, insan beyinlerinin disklerde yedeklenip farklı bedenlerde çalışabildiği distopik bir gelecekte geçiyor. Ölümsüzlük mümkün, ama zengin olmayanlar için çok da kolay bir deneyim değil. Sleeve [kılıf] denilen bedenler niteliklerine göre farklı fiyatlara satılıyor. Fazla beden değiştirmek diske zarar verirken orijinal bedenin genetik klonları kullanılınca zararın engellendiği anlaşılmış. Sonuçta, İncil’de en uzun yaşayan insan olarak bahsedilen Methuselah’dan gelen Meth adıyla anılan zenginler, kendilerini klonlayarak yüzyıllar boyu yaşamanın çaresini bulmuş. Onlar kadar parası olmayanlarsa toksik ve tehlikeli bir dünyada hayatta kalmak zorunda.

Diski yüzyıllarca saklanmış olan eski envoy (yıldızlar arası savaşta çatışmak için yetiştirilen askeri bir birlik üyesi) Takeshi Kovacs (Joel Kinnaman), zenginlerden biri olan Laurens Bancroft (James Purefoy) tarafından satın alınıp uyandırılıyor. Kendisini kimin öldürmeye çalıştığını bulmak isteyen Laurens, sorusunun cevabını Kovacs’tan başkasının çözemeyeceğine inanıyor. Polis, normal şartlarda kurbanların disklerini kullanarak suçluları buluyor. Fakat, Laurens diski yedeklenirken saldırıya uğradığı için bu opsiyon işe yaramıyor.

Richard K. Morgan’ın aynı isimli romanından uyarlanan dizi, Kovacs ve davaya bakan detektif Kristin Ortega’nın (Martha Higareda) tanışması ile başlıyor. Zaman zaman Kovacs’ın orijinal bedeninde, disk transferine karşı savaştığı geçmişini görüyoruz. Olayları biraz da çetrefilleştirecek şekilde Ortega’nın ailesi disk transferine karşı çıkan “neo-Katolik” gruba dahil. Öldürüldükten sonra disk transferine izin vermeyen bu grubun üyeleri, suçlular için az riskli bir hedef teşkil ediyor.

James Purefoy ve Joel Kinnaman,
Altered Carbon (2018), “Out of the Past”
James Purefoy, Altered Carbon (2018),
“Rage in Heaven”

Altered Carbon özellikle orijinallikten uzak ve bilimkurgu klişeleriyle dolu olmakla eleştirildi. Örneğin Mike Hale, bu klişelerin dizide karşılaşılan detektif klişeleriyle uyumsuzluğunu “distopik bir sınıf çatışmasını klasik bir detektiflik hikâyesiyle birleştirmeye çalışıp başarılı olamamak” olarak değerlendirmiş.

Söz konusu eleştiriler için denecek pek bir şey yok. Tahayyül edilen gelecek, bilimkurgunun sık sık kullandığı, karanlık ve neon renklerle tasvir edilen teknoloji ilerlerken insanlar arasındaki eşitsizliğin arttığı bir düzene ilişkin. Blade Runner dünyası ile benzerlik aleni. Diğer yandan disk transferi ve kılıf [sleeve] olarak adlandırılan organik beden Ghost in the Shell4 örneğindeki kabuktan [shell] çok farklı değil. Dizide, kalite kategorisine giren diziler gibi, şiddet ve çıplaklıktan kaçınılmazken çoklukla kalite ile ilişkilendirilmeyen melodramatik an ve diyaloglar da mevcut.

Aslında klişe eleştirisi çok haksız olmamakla beraber biraz düşününce sinema ve televizyonda gelecek tahayyüllerinin çok çeşitli olmadığı fark ediliyor. Teknolojinin öne çıktığı distopik bilimkurgularda gelecek ya Altered Carbon ve Blade Runner’daki gibi kaotik şehirler ya Gattaca ve In Time’daki gibi steril modern kentler olarak gösteriliyor. Bazen Mad Max’deki gibi teknolojinin verdiği zararla ilkel bir hayat modeline dönüş oluyor. Bazen de dünyadan ya da Battlestar Galactica’da olduğu gibi kendi dünyalarından kaçıp uzay gemilerinde yaşıyor insanlar. Yaşam mücadeleleri devam ederken karşılarında robotlar, uzaylılar veya başka insanlar oluyor. Altered Carbon’da olduğu gibi farklı dillerde konuşulmasına rağmen birbirlerini anlıyorlar ya da farklı dillerden kelimeler içeren melez bir dil konuşuyorlar.

Martha Higareda ve Dichen Lachman, Altered Carbon (2018) “The Killers”
Ato Essandoh, Altered Carbon, 2018

Altered Carbon’un çok eleştirilmesindeki sebep bu klişelerin birkaçını birden içermesi olabilir. Fakat, oyuncu kadrosunun uyum ve performansı benim gözümde dizinin başarısına katkıda bulunan bir etken. The Killing ile tanınan ve Robocop macerası beklediğim şöhreti getirmeyen Joel Kinnaman’ın ihtiyacı olan rol buymuş. Kovacs’ın yeni bedeninin şaşkınlığını ve yılların yorgunluğunu çok naif bir şekilde yansıtmış Kinnaman. Kovacs’ın gerçek bedenini canlandıran Will Yun Lee ve Kovacs’ın parçası olduğu direnişin lideri Quellcrist Falconer’ı canlandıran Renée Elise Goldsberry ile beraber dizinin diğer oyuncuları Waleed Zuaiter (Abboud), Dichen Lachman (Rei), Chris Connor (Edgar Poe), Ato Essandoh (Vernon) ve Kristin Lehman (Miriam Bancroft) da hayli başarılı performans sergilemişler.

Laurens Bancroft’u canlandıran James Purefoy Rome’dan bu yana Amerikan televizyonlarının vazgeçilmez karakter oyuncularından biri. Dizinin en önemli karakterlerinden biri Kristin Ortega rolünde Meksikalı oyuncu Martha Higareda var. Higareda, karakterin kızgınlığını ve sivri diliyle üstünü örtmeye çalıştığı üzüntüsünü başarılı bir biçimde ortaya koyuyor. Kinnaman ile Higareda arasında dizi için zamanla önem kazanan başarılı bir kimya uyumu söz konusu.

Dizide ilgimi, oyuncu kadrosu arasındaki uyum ile eleştirilere neden olan bilimkurgu ve detektiflik hikâyelerinin tanıdık öğeleri çekti belki de. Tanıdık, bildik formüllerin rahatlatıcı ve yormadan kendini izletici etkisi yadsınamaz. Sebebi ne olursa olsun, sert eleştirilere hedef olan Altered Carbon’u keyifle izledim. Üstelik deneyimimi —televizyon dünyasında kalite kalıbı dışında kalmasına rağmen izlenen diziler için kullanılan— pişmanlık yaratan bir zevk [guilty pleasure] olarak da tanımlamıyorum. Çünkü hiç pişmanlık hissetmiyorum. Diziye bir şans verirseniz bakalım siz ne hissedeceksiniz?

Renée Elise Goldsberry ve Will Yun Lee, Altered Carbon (2018), “Nora Inu”,
kaynak: IMDb

1. Pierre Bourdieu, The field of Cultural Production: Essays on Art and Literature, Columbia University Press, 1993.

2. John Frow, Cultural Studies and Cultural Value, Oxford: Clarendon Press, 1995.

3. Charlotte Brunsdon, “Problems with Quality.” Screen 31, no. 1 (1990): 67–90.

4. Aynı isimli mangadan uyarlanan Ghost in the Shell filminde Japon ana karakteri Scarlett Johansson’un canlandırması eleştirilere sebep olmuştu. Orijinal bedeni Japon anne ve Macar bir babanın çocuğu olan Takeshi Kovacs’ın ikinci bedenini Joel Kinnaman’ın canlandırması da benzer eleştirilere neden oldu. Fakat, diziye hayat veren romanda da ikinci bedenin Asyalı olmadığını belirtmek gerek.

Altered Carbon, distopya, dizi, Peyderpey, popüler kültür, Şebnem Baran, televizyon, uyarlama