illüstrasyon: Ayhan Şahin
Fetişleştirilmiş
Bir Pandemi: Zombilik

Night of the Living Dead (1968) filminin kadın karakteri Barbara, yaşadığı dehşet verici deneyimi şöyle anlatır: “Ona iyi akşamlar diyecektim ki beni yakaladı, üstüme çullandı, kıyafetlerimi parçalamaya çalıştı…” Barbara’nın bu denli sarsılmasının sebebi, konuşmaya başlamadan hemen önce takındığımız, durağanlığımızı kesintiye uğratan o ufak jestinin kaybolmasıdır. Yaşayan ölülerle aramızdaki tek fark bizdeki bu simgesel fazlalıktır; ki filmin sonunda, başkarakter Ben, “konuşmak” gibi bir meziyeti sergilemeyi ihmal edince alnının ortasından vurulur.

Simgesel tutarlılığımız çözüldüğü sırada, insanı insan yapan şey de ortadan kalkar ve o, suratının ortasından vurulması gereken bir içgüdüye indirgenir. İnsan ve hayvan arasında keskin bir ayrıma gitmek çok kolaydır. Aslında bu ayrım, tamamen insanın kurguladığı bir biçim sayesinde, tüm hayvanların kümelendiği, sanki ekstra bir tür olarak ‘hayvan’ı kategorileştirir ve aradaki gerçek farkın üstünü örter. Hatta iki ucu birleşmesi imkânsız hayvan-insan çiftinin arasındaki gerçek farkı ıskalayan bu eş-kümelenme, sanki tüm hayvanların içerisinden, ekstra heyulamsı bir hayvanı koyutlamaya çalışır. Daha sonra doğayla çelişen bu yapay boşluk devamlı kapatılmaya çalışılır: gulyabaniler, koca ayaklar, zombiler… Tam da insanın insan olmadan önceki hâli gibidirler ya da onu insan yapanın ondan koptuğu, fakat bir şekilde (aynı sebeple) insan-üstü hâle gelebilen bir şey.

George A. Romero’nun ilk filminde, ölülerin ‘geri dönmesi’ salgın bir hastalıkla bağdaştırılır ve Haiti kökenli mistik zombiler, yerini modern insanın neoliberal şehvetiyle yüzleştiği doğa soykırımı teorilerinden birine bırakır. Günümüz apokaliptik enfeksiyon fantezisinin öncülü bu kurgu, aslında büyük ölçüde Richard Matheson’un I am Legend (1954) adlı romanından etkilenilerek yaratılmıştır. (Film 1990 yılında diğer iki filmin makyaj efektlerini yapan Tom Savini tarafından tekrar çekildiğinde bu mesaj artık inkâr edilemeyecek bir boyuta ulaşır. Doğayı kökünden değiştirebileceğimize dair kibirli bir varsayım, bütün ürpertisiyle bizim peşimize takılmıştır: Düzen tamamen alt üst olduğunda, geriye bizi çağıran arınma saplantısından başka bir şey kalmaz. Bu arınma gecesine dünden razı redneck’leri gören Barbara, hangi tarafın gerçek canavarlar olduğunu basmakalıp biçimde sorguladığında bile bu mesajın etkisi zayıflamaz.)

“Of the Dead” üçlemesinin diğer filmi Dawn of the Dead (1978), enfeksiyondan sonraki ilk günü, her şeyin yoluna gireceğine dair inancın yavaş yavaş yok olduğu o ilk kaosu konu alır. Bu film –deyim yerindeyse– günümüz zombi evreninin bütün kurallarını önceleyecek bir kurguya sahiptir, fakat aynı fantezinin günümüzdeki ayrıntıcı ve kompulsif etkisinden yoksundur; hayatta kalanlar sinir bozucu şekilde yavaş ve aptalca karar verir. (Stephan silahını doldurmak için geniş bir zaman aralığına sahipken boş boş bakar, Roger’ın her eylemi fazladan bir saçmalık barındırır, kimse silahını ateşe hazır şekilde taşımaz; Peter filmin sonunda Fran ile beraber rahatlıkla helikoptere binebilecekken bunu anlamsızca zorlaştırır vs. vs.) Yani filmi asıl korkunç yapan şey, oyuncuların garip bezginliğidir. Verdikleri aptalca kararları daha da saçma bir şekilde eyleme dökerler. Öyle ki ilk filmde hiçbir şey yapmadan öylece duran Barbara’nın bile onlardan daha fazla hayatta kalma şansı vardır (Bu yüzden film Zack Snyder tarafından 2004’te yeniden çekildiğinde kurgusu yine baştan aşağı yenilenir). Tüm bunlara rağmen, serinin bu filmi ilkine nazaran daha iyimser bir bakış açısı sergiler. Karakterler birlikte hareket edebilir ve pek de fena olmayan bir planı hayata geçirirler, fakat akıl dışı arınma fikri bir kez daha bütün kurguların önüne geçer. Yağmacıların Cro-Magnon’u bile gülümsetecek maymun iştahı sayesinde, hep beraber helak olurlar (Aralarından birini yine Tom Savini canlandırmaktadır).

Serinin üçüncü filmi distopik bir montajla başlar. Her şey için çok geçtir, yani felaket-kıyamet senaryosu çoktan olup bitmiştir. Bir önceki filmde başlayan müstehcen vahşetin dozu burada giderek artar (Day of the Dead [1985] çoğu hayranın ısrarla beğenmediği, gerçek bir başyapıttır). Son filmde, serinin diğer iki klostrofobik atmosferi yeniden yorumlanır (önce kır evindeki mahzen sayesinde bu klostrofobi ikiyle çarpılır; ikinci filmde aynı mahzen AVM’nin çatısına taşınır; sonunda bütün yaşam alanı ilk filmdeki güvenli mahzene indirgenir) ve bu sayede dünyada nelerin olup bittiği asla aydınlığa kavuşmaz. Üç film arasındaki yapısal-zorunlu mesafe sayesinde, son filmi 80’lerin bilimkurgu evreni içinde değerlendirmeye başlarız ve elbette buradaki distopik mesaj çok açıktır. Ufukta bekleyen kesinleşmiş ölümün elinden kurtulmaya çalışan ve korkularına alışmaya zorlanan insanlar, ekip çalışmasını bir kenara bırakıp, yıkıcı bir arınma arzusuyla boğuşmaya başlar. Bu filmde bizi asıl tedirgin eden unsur ise, doğrudan zombinin bakışının işin içine dahil olmasıdır. Artık o (öldüğü varsayılan özne) saf güdüsel bir bakışa indirgenemez.

Day of the Dead, Jagged Alliance serisinin ambiyansına büyük ölçüde referans olmuştur ki bu oyunlar (bir enfeksiyon senaryosu işlememesine rağmen) zorlantı bozukluğunu pratiğe dökmeyi büyük ölçüde imkânlı hâle getirir. Bir zombi kıyametinin kurgusu gerçeğe (gerçek derken neyi kastettiğimiz burada çelişkilidir, çünkü simüle edilecek senaryo tamamen Romero’nun uydurduğu şartlar ve kurallar ölçüsünde düzenlenecektir; onun uydurduğu bu evrene ve bizim mekanik gerçekliğimize) ne kadar uygun olursa, yani gelecekteki muhtemel kaos ve burada ortaya çıkacak çileli deneyimin tasviri ne kadar iyi ve ayrıntılı simüle edilirse, zorlantılı bir düzeni aynı ölçüde sürdürmemiz mümkün olur. Hâlihazırda ait olduğumuz medeniyetin çöküşü ve onun sağladığı düzen algısının her şeye rağmen korunabilmesi burada asıl fantezi işlevini görür. Zorlantılı şekilde düzenlenmiş ‘güvenli evler’, simülasyon bizi ayrıntıya boğduğu ölçüde anlamlıdır. Bu tip oyunlar, klasik shoot em up tarzı, bayağı kısa devrelerin ortadan kalkmasını sağlar ve onun aksiyonlara dair sağladığı kolaylıkları askıya alır. (Karmaşık bir silah doldurma etkinliğinin tek bir tuşa indirgeyen shooter kuralını askıya almak –yani her bir şarjöre fişekleri tek tek doldurmak– ve panik anında onlara ilişkin bilginin gerçeğe uygun şekilde yok olup gitmesi ya da panik anında kötü ateş eden bir karakter, bize yalnızca gerçeğe daha yakın bir deneyim sunmaz. Kısa bir aksiyon anı için günlerce sürecek bir planlama, bizim kasvetli gerçekliğimizden, kasvetin kendisini simüle ederek kaçmamızı sağlar.)

Burada karşımıza çıkan şey en genel hâliyle Freudcu ölüm dürtüsüdür. Bu dürtünün içgüdüden farkı, hedefinin doğrudan gerçekleşmek olmamasıdır; bu tatmin, paradoksal şekilde, tatmin olamamaktan elde edilir: Arzu asla tatmin edilemeyecek bir döngüde (fantazmatik bir döngüde) zincirlenmiştir. Dürtü ve güdü arasındaki fark da burada yatar; arzu sayesinde güdüden dürtüye geçeriz. Arzu ise nihayetinde –kendi üzerine kapanmış– dürtüye verilen bir cevaba dönüşür, yani bir şeyi elde edememekten alınan tatmine: Bu oyunların bizi ayrıntıya boğmasının altında yatan neden budur; hayatta kalabilmek için bu ayrıntı çılgınlığı içinde sürüklenirim, fakat bu tip oyunların asla sinematik bir finali yoktur, yani sonunda ne olacağı daima ön-varsayılmış bir şekilde, zorlantıyı sürdürmemizi sağlar. Sonunda –eğer intihar edecek fırsatı bulamazsam– namevt bir ‘enfekte’ye dönüşmem kaçınılmazdır. Peki çaresizce intihar etme seçeneğini senaryosuna dahil eden bir oyun bize hangi fantezimizi satmaya çalışır? (Tıpkı bu oyunlar gibi, bizden ne istediği asla tam belli olmayan, Freud’un o yüceltilmiş baba figürü de bizi ölümsüzlükle tehdit eder. Bu ölüm dürtüsü gerçek ölümle başa çıkmak için bir perde değildir; tam tersi, gerçek ölüm, bu ölüm dürtüsünden kurtuluş anıdır. Ölüm dürtüsü bizi yaptığımız şeyleri yapmayı sürdürebilmemiz için ayakta tutan şeydir. Mutlak ürpertinin ve dehşetin asıl kaynağı ise ölümsüzlüğün o aşkın yüceliğidir.) Sırf güdüye indirgenmiş yaşayan ölüye karşıt şekilde, dürtüyü arzuyla dolayımladığım için, onları suratlarının ortasından vuruyor olmam meşruiyet, hatta yasallık kazanmıştır. Bu tüyler ürperten peri masalının görmemekte ısrar ettiği şey, bu fantezinin hâlâ çok ufak bir azınlığı temsil ediyor oluşudur. Bizim bakış açımızla desteklenen şey, aslında büyük ölçüde yaşayan ölülerin deneyimidir. Yine de herkes hayatta kalacağından son derece emindir. İşte ayakları yere basmayan simgesel kurgunun insana sağladığı kudretin kaynağı da buradadır: Başından beri yıkılmak için kurgulanmış, paçoz bir plan…

İnsanların ‘zombi kıyametinde ilk yapılacaklar’ listeleri (örneğin hemen bir hastane, karakol ya da alışveriş merkezine kaçmak ve benzeri planları), bize virüsün neden bu kadar hızlı yayılacağının formülünü de verir. Karakola doğru koşup hayatta kalmak, piyangonun bize vurması kadar uçuk bir ihtimaldir, yani hayatta kalan grup yine özel bir azınlıktır: Ciddi ciddi böyle bir kıyamete hazırlanan, sığınak ya da güvenli ev inşa eden, mühimmat ve M.R.E. benzeri hazır yiyecekler depolayan (tüm bunları yapmasa zaten sokağa çıkıp insanları rastgele suratlarından vurması an meselesi olan), saplantılı bakirelerden oluşmuş ‘özel’ azınlık… 2016 yapımı 10 Cloverfield Lane bu fantezinin hangi boyutlarda rahatsız edici olabileceğinin iyi bir örneğidir. Howard’ın (John Goodman) sığınağında ihtiyacı olan her şey vardır: havayı temizleyen bir sistem, tam anlamıyla işlevsel bir mutfak, dondurucu, jeneratör, çatal, bıçak, kitaplar, DVD’ler, VHS kasetler… İçi sülfürik asit dolu bir fıçı; bilirsiniz, her ihtimale karşı…

Bu yüzden, zombi kıyameti fantezisine karşı arınma fantezisi (her ne kadar diğerine nazaran ahlaktan yoksun ve gayri insani gözükse de) çok daha etiktir. Arınma fikri bu kaosun getirisi olan bütün vahşeti ve vicdan azabını sahiplenmeye hazırdır; muhtemel öznelerin hiçbirisi doğrudan güdüye indirgenmez. (Kaldı ki zombi evreni tarafından bastırılan bu içerik de daima hortlar, zombi kıyameti her zaman purge benzeri bir duruma evrilir. Yeter ki insanlar kendilerini vahşi meziyetlerini sergileyebilecek kadar güvende hissedebilsin, bütün ekip çalışması bir anda darmadağın olur.) Zombi kıyameti bir insanı öldürme fikrini zorlaştıran simgesel engelleri aşma çabasıdır, bizim iğrençliğimize sadece bir perde görevi görür. Aynı sebeple son derece sinik ve iki yüzlüdür, arınma fikrinin bastırılmış liberal bir versiyonudur. Mevcut fantezinin çağırmakta olduğu aşırılığı meşru bir zemine oturtmaya çalışır ve düşman daima ahlaksız bir şekilde arınmak istemektedir. Onu yaratan fantezi ise onun yoktan var olduğu yanılsaması sayesinde ayakta kalabilir.

White Zombie (1932), zombilerin kökenlerini, onların asıl anavatanı Haiti mitlerine uygun şekilde ele alır. Filmde Dr. Bruner (Joseph Caulthor) bizim bu temel yanılgımızın kaynağını işin içine dahil eder: “Batıl inançların olduğu yerde, elbette onu uygulayanlar da vardır.” Bu söz, Antik Mısır’ın gizeminin, asıl Antik Mısırlıların kendileri için bir gizem olduğunu söyleyen Hegel’e tekinsizce yaklaşır; mezardan çalınan cesetler sadece batıl bir inançtır. Ceset çalanların önce onları oraya koyması gerekir:

“…Eğer doğa bize böyle şakalar yapıyorsa biz neden ona yapmayalım?...”

Dawn of the Dead, Day of the Dead, distopya, film, George A. Romero, Night of the Living Dead, Of the Dead, pandemi, Serhat Yenisan, sinema, zombi