Spoiler Alarmı

Yakın zamanda bir arkadaşım, kendisinin henüz izlemediği bir filmin nasıl olduğunu sormuştu. Kendisine filmi beğendiğimi söyledim, tam başroldeki oyuncunun performansını övmeye hazırlanırken arkadaşım, “Tamam!” diye bağırıp eliyle beni susturmaya çalıştı. Bu sefer de sakin olmasını söylemeye çalışırken, annesinin yeniden evlenmeye karar verdiğini duymak istemeyen bir kreş öğrencisi gibi, kulaklarını kapatıp düzensiz bir ritimde bağırmaya başladı. Söz konusu film, öyle sürprizler barındıran, seyirciyi ters köşeye yatırmaya oynayan bir film değildi. Yine de, film hakkında herhangi bir şeyi öğrenme ihtimali, yaşı kırka yaklaşmakta olan bir insanı tuhaf hâllere sokmaya yetti. Kendi açımdan baktığımda ise, durum tam tersi: Jon Snow’un ölüp ölmediği veya Bruce Willis’in hayalet olup olmadığı gibi bilgiler, kurmaca bir üründen aldığım tadı hiçbir şekilde etkilemiyor. Tersine, ürünün yaratıcılarının olayları o aşamaya nasıl vardırdıklarını görmek, seyir veya okuma içinde farklı bir haz almamı sağlıyor.

Kurmaca ürünler hakkında kişiler veya mecralar üstünden yayılan özet niteliğinde veya kısmi bilgilere spoiler deniyor. Kavramı “berbat edici” şeklinde çevirebiliriz ama kavram, Türkçe metinlerde de çoğunlukla İngilizce olarak kullanılıyor. Spoiler, internet kültürünün yaygınlaşmasıyla beraber giderek büyüyen bir tartışma hâline geldi. 2010 yılında Agatha Christie’nin torunu Mathew Prichard’ın, 58 yıldır sonu gizli tutulan Fare Kapanı oyunundaki katilin kim olduğunu yazdığı için Wikipedia’ya sitem etmesi, ünlü spoiler tartışmaları arasında. Her türlü çevrimiçi etkileşimin etik sınırlar içinde olması amacıyla oluşturulmuş, kullanıcılar arasında netiquette olarak bilinen kurallar bütününün, en başından spoiler karşıtı bir duruşu oldu. Günümüzde —Reddit gibi— yaygın olarak kullanılan forum sitelerinde kurmaca ürünlerin içeriği hakkında bilgi vermeden önce “spoiler alarmı” ibaresi konuluyor. Kimi troller, hayatlarını bu ürünler hakkındaki bilgileri yaymaya adamış durumdalar. Yapımcılar ise, bu durumla mücadele edebilmek için çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışıyorlar. Mesela, Terminator: Salvation filminin yapımcıları, film gösterime girmeden önce olay örgüsüne dair sızan bilgilere karşı, filmle alakası olmayan rasgele söylentileri yaymak için uğraşmışlardı. Netflix’in beğenilen, Kolombiya uyuşturucu kartelleri konulu Narcos dizisinin ikinci sezon tanıtım posterinde ise, konuyla alay edercesine “Escobar ölüyor” yazılmıştı.

Gündemden düşmeyen böyle bir tartışma, çeşitli akademik çalışmalara da konu oldu. Kalifornia Üniversitesi’nden Nicholas Christenfeld ve Jonathan Leavitt, 2011 yılında 819 deneğe “ironik sürpriz sonlu” [ironic twist], “polisiye gizem hikâyeleri” ve “çağrışıma açık edebi hikâyeler” kategorileri altında, deneklere 12 öykü içinden seçtikleri üçer öykü okuttukları bir araştırma yaptılar. Seçtikleri tüm hikâyeleri üç farklı şekilde sundular: İlkinde deneklere hikâyeden önce sonunu belli edecek şekilde hazırladıkları bir paragrafı okuttular, ikincisinde orijinal hikâyeyi, üçüncüsünde de spoiler paragrafını giriş paragrafı olarak öykünün başında sundular. Ardından yaptıkları ankette deneklerin sonunu bilerek okudukları hikâyelerden daha fazla haz aldıkları ortaya çıktı.

Amsterdam Vrije Üniversitesi’nden Benjamin K. Johnson ve Judith E. Rosenbaum’un 2014’te yayımladığı diğer bir araştırmada ise, 412 deneğe daha önce okumadıkları 18 sürpriz sonlu hikâye verildi. Deneklerin tümüne önceden hikâyelerin özetleri okutuldu, bu özetlerin yarısı öykülerin sonlarını belli edecek şekilde yazılmıştı. Hikâyelerin sonunu bilerek okuyan denekler, tecrübelerini daha az duygulandırıcı, daha az provoke edici ve okuyucuyu içine çekmek konusunda daha başarısız olarak değerlendirdiler. Makalenin yazarlarından Judith Rosenbaum konuyu spoiler seven insanların düşünmeyi pek sevmeyen kişiler olduğuna bağlamış. Bu savın bilimsel olarak ölçülmesinin pek mümkün olmaması bir yana, böyle yukarıdan bakan ifadelerin akademide yerinin olmadığını düşünüyorum, ya da herhangi bir yerde. Bir de bu resimdeki düşünmeyi seven kişi, okumak (izlemek veya oynamak da olabilir) istediği ürün hakkında herhangi bir şey duymamak için kulaklarını kapatıp “la la la” diye bağırıyor.

Kurmaca ürün tarafından baktığımızda, bütün olayını sadece sondaki sürprize bağlayan pek çok anlatı olduğu bir gerçek. Yine de bir Çehov öyküsünü sonunu bilerek okumam, aldığım hazzı herhangi bir şekilde etkilemiyor, hatta artırıyor. Aynı şeyi Agatha Christie romanları için de söyleyebilirim. Katilin kim olduğunu bildiğimde, bu karakterin nasıl gizlendiğine veya kendisi hakkında anlatıya ne şekilde ipuçları yerleştirildiğine bakarak kitabı daha özenli okuyorum. Tabii ki Çehov ya da Christie gibi yazarlar çok büyük yazarlar, katilin uşak mı tenis öğretmeni mi olduğu, anlatılarına hayran kalmama engel olmuyor. Diğer taraf için de M. Night Shyamalan örneğini verebilirim. Bütün kariyerini son beş dakikada seyirciyi şaşırtmak üstüne kurmuş yazar/yönetmenin eserleri için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. The Sixth Sense filmini sonunu bilerek izlemiştim ve tecrübe âdeta bir kabir azabına dönüşmüştü. Hayaletlerin zaman/mekân algısının, sosyal etkileşim konusunda bambaşka —ve rasgele— bir algıları olduğunu mu düşünerek yazdı, bilmiyorum ama film gerçekten bana olacak iş değil gibi geldi. Sonraki filmlerinde de seyirciyi ters köşeye yatırmayı tutarlı bir anlatıma her zaman tercih etti. Herhangi bir spoiler’a maruz kalmadan izlediğim filmlerini de, son beş dakikalarındaki silik bir “öff” hariç, herhangi bir duygusal dalgalanma yaşamadan bitirdim. Sonuçta Shyamalan, derileri suyla temas hâlinde çözülen uzaylıların, %70’i sularla kaplı, atmosferinin hatırı sayılır miktarda nem barındırdığı bir gezegeni istila etmeleri konusunda herhangi bir problem görmeyen bir yönetmen. The Last Airbender’dan bahsetmiyorum bile.

Tüm nefretimi kustuktan sonra, esas merak ettiğim konuya geliyorum: Spoiler’a, kendilerini tuhaf şekillere sokacak kadar karşı olan insanların kurmaca ürünlerden beklentisi ne veya bu ürünlere nasıl yaklaşıyorlar? Çeşitli forumlara baktığımda, insanların anlık bir heyecan patlamasının verdiği haz konusunda hemfikir olduğunu görüyorum. Bu durumun haz olması bilimsel olarak pek doğru olmasa da, ufak bir adrenalin hareketlenmesinin kovalanması bence kabul edilebilir. Forumda fikrini paylaşan insanlar da, durumu medeni bir şekilde tartışıyordu ve spoiler’ı yıkıma giden yol gibi değil, sadece tatsız bir olay olarak değerlendiriyorlardı. Benim esas spekülasyon yapmak istediğim konu ise, bir insanın —sonunu bildiği için— bir kurmaca üründen tamamen vazgeçtiği durum. Bu tavrın oyun oynamakla doğrudan ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Akademide oyun çalışmalarını başlatan konu, oyunların yeni bir anlatı şekli olup olmadığıydı. Bu yazıda konuya tersten yaklaşarak, edebiyatın bir oyun olma ihtimalini değerlendirmeye çalışacağım. Bahsettiğim konu kesinlikle yeni bir tartışma değil, oyun oynamak ve bu aktivitenin toplumsal işlevi üzerine yazılmış ilk eser olan, Johan Huizinga’nın Homo Ludens kitabında detaylı bir şekilde inceleniyor. Şiirsel ifade biçimlerinin —vezinli yapılar, kıtalar, ölçüler gibi— kökeninde oyun unsurunun olduğunu savunan Huizinga, tüm edebi türler için yazarın esas amacının dinleyiciyi veya okuyucuyu soluk soluğa tutan gerilimi kışkırtmak olduğunu söylüyor. Dikkat çektiği bir başka taraf ise temaya dair: Örneklerin çokluğu itibariyle, kahramanın çeşitli engelleri aşarak amacını gerçekleştirmeye çalışmasını bir müsabaka olarak değerlendiriyor. Okuyucu da kahramanla özdeşleşerek bu engelleri aşmaktan hoşlanıyor.

Bilgisayar oyunu araştırmalarında ilk eserlerden birini vermiş Espen J. Aarseth, oyunların anlatı geleneğinin bir uzantısı olma ihtimalini —ölümüne— reddettiği, Cybertext kitabında sıklıkla edebiyat teorisindeki labirent metaforundan bahsediyor. Yazarların eserlerini, yapılarıyla veya temalarıyla bir labirent temsili olarak sunmaları veya karakterlerini, hikâyelerini ve nesnelerini bir labirent bağlamında kurmaları hakkında olan bu metaforu Aarseth oyunlar ve anlatı şekilleri arasındaki farklı vurgulamak için kullanıyor. Bunu yaparken de edebi eserlerin temelde, Rönesans öncesinde yaygın olan, merkeze doğru tek doğru yolu olan labirentler [unicursal] olduklarını söyleyerek kendi tezine karşı bir görüşe yaklaşmış oluyor. Çözümlerinin tek yolu da olsa, farklı şekillerde tamamlanmaları mümkün de olsa, labirentler bulmacadır; bulmacalar da bir oyun türüdür.

Spoiler kavramına dönecek olursak, hakkında çeşitli şeyler bilinerek takip edilen bir kurmaca ürün, kimi insanlar için önceden çözülüp doğru yolları işaretlenmiş bir labirentten geçmeye benziyor olabilir. Bu da eserin tüketilmesindeki oyun unsurunu yok ederek tecrübeyi sıradanlaştırıyor, hatta sıkıcılaştırıyor olabilir. Aarseth’in diğer bir inancı da edebiyat okuyucusunun bir oyuncuya göre daha güvenli bir konumda olması. Bu inancın kaynağını, kendi cümleleriyle ifade edersek, oyunun kaybedilme ihtimalinin edebi türlerde olmaması ve edebiyat okurunun sadece izleyici konumunda olduğu. Spoiler duyma ihtimali karşısında kimi insanların verdiği tepki okuyucuların o kadar da güvenli bir noktada durmak istemediklerini, hikâyenin içinde kaybolmaya hevesli olduklarının bir göstergesi bence.

Sonuç olarak tartışmanın benim inanmak istediğim kısmı, insanların anlamsız bir inat sonucu veya beynin çalışma şekline aykırı, anlık bir şaşırmayı kovaladıkları için değil, kurmacanın kendilerine sunduğu oyun unsurunu kaybetmek istemedikleri için spoiler’lardan kaçındıkları. İnsanlar tüketmekte oldukları ürünlerdeki kahramanlarla beraber labirentlerde kaybolmayı seviyorlar, kahramanların karşılaştıkları sorunları onlarla beraber kafa patlatarak çözmekten hoşlanıyorlar. Belki kahramanla müsabaka içinde bile olabiliyorlar. Kendilerinin aşıp kahramanın takıldığı noktalarda belli bir ego tatmini yaşıyorlar. Yine de, bir kahramanın sonda ölüp ölmediği bu yolda verdiği mücadelenin kendisinden daha önemli bir nokta gibi görünmüyor.

{Fold içindeki imge: ekran görüntüsü, The Truman Show (1998), yön. Peter Weir; yazı içindeki GIF: Friends dizisinden (1994–2004)}

anlatı, Çağıl Ömerbaş, Espen Aarseth, Johan Huizinga, oyun, spoiler