Zihin Uğuldaması
Yoksa Okur mu?
Norveç’in otuz beş yaş altı en iyi on yazarından biri seçilen Maria Navarro Skaranger’ın Türkçedeki ilk romanı Sonsuza Dek Emily Dilek Başak tarafından Türkçeleştirildi ve 2026 yılında Tetes Kitap tarafından yayımlandı. Bu yazıda ağırlıklı olarak kitabı tanıtmaktan öte, yazarın seçtiği anlatı sesinin bana düşündürdüklerini anlatacağım.
Sonsuza Dek Emily’nin ana karakteri Emily veya Em, henüz on dokuz yaşında. Sevgilisi Pablo tarafından terk edildi; dükkân sahibinin ona göz kulak olmaya çabaladığı bir süpermarkette çalışıyor. Kızını tek başına büyüten Emily’nin annesi de ana karakterler arasında. Anne doğum esnasında Em’i kendi çekip çıkarmış ve göğsüne yatırmış,1 sürekli çalışıp çabalayarak her şeyi “yolunda gibi” göstermeye uğraşmış, çünkü evi dağınık olursa ve her şey yolunda gibi görünmezse saygın biri gibi görünmeyeceğinden sosyal hizmetlerin de kızını elinden alacağından çok korkmuş. Kitabın bütününde, Emily’nin bebeğini annesinin yardımıyla, sosyal hizmetlerin ve hastane görevlilerinin telkin ve müdahalesiyle, bebeğin babası Pablo’nun başını belaya sokmaya devam ettiği bir düzenekte, karşı komşusunun tanımsız (cinsel? yoldaşça?) ilgisi ve mesai arkadaşlarının sınırlı desteğiyle ne olduğundan bihaber doğurması ve bunu takip eden birkaç ay konu ediliyor.
Kitap, karnında bebekle dolaşan genç kıza yönelen sayısız bakışı mercek altına alıyor. Kitabın konusu bu bakışlar diyebilmek isterdim, ancak Sonsuza Dek Emily tanıdığınız diğer güncel romanlara pek benzemiyor. Tüm anlatı izleği okuru, hem de sosyal demokrat refah devleti olan Norveç’teki sınıf farklılıklarına, sınıfsal aidiyete dair keskin gözlemlerle sessiz şekilde tanık ediyor. Emily’nin çalıştığı marketteki mesaisinin tekdüzeliği, emniyet ve sağlık müesseselerinin koridorlarında maruz kaldığı tavırlar ve nihayetinde annesinin, cemiyet içinde saygın görünme adına sarf ettiği nafile çaba, erkek arkadaşı Pablo’nun küçük çaplı bir suçlu oluşu gibi bir sürü sınıf göstergesi kurgu içerisinde sakince sağa sola serpiştiriliyor. O yüzden rahatlıkla denilebilir ki bu hikâye sınıf üzerine bir hikâye. Sınıfın analitik bir mercek olarak kullanıldığı bu anlatıda Emily’nin sınıfsal tecrübelerinin izi sürülüyor. Emily’nin sahip olduğu ekonomik, kültürel ve sosyal sermayenin, onu nasıl kırılgan bir eşikte tuttuğunu ve dış dünyaya karşı savunmasız bir konuma hapsettiğini okuyoruz.
Fakat benim için kitabı ilginç kılan bu boyutu değil. Bir taraftan, kitabın en ilginç ve tatlı yönü anlatı sesi. Emily’nin koşullarına rağmen kitaptaki tanrısal anlatıcı sayesinde bu kitap karanlık olmaktan çıkıyor. Anlatıcı hikâyenin içine okuru yavaş yavaş sokuyor. İnce bir ironiyle bize olacakları bildiğini sezdiriyor, ama bunu zahmetsizce yalın ve süssüz bir dille yapıyor. Bu yüzden hikâye tam olarak kronolojik bir çizgide ilerlemiyor, daha çok hoş bir hatıra akışına benziyor. Emily’yi bir mesafeyle deneyimliyoruz, empati ve özen satır aralarından sızıyor. Kitapta yazara mı mahsus yoksa İskandinav edebiyatının soğukkanlı mesafeliliğinden mi ayrımına varamadığım bir hafiflik ve sakinlik var. Bu hafiflik ve sakinliğe, anlatı sesinin ana karaktere hem yakın hem mesafeli, hem meraklı hem de şefkatli yaklaşımı, ince bir mizah duygusuyla eşlik ediyor. Anlatıcı Emily’nin yaşamına hem de anlatının kendisine eşlik eden yorumlarda bulunuyor. Sık sık bakış açısını değiştirerek Emily’i tanıdığını ve hayatının nasıl seyredeceğini bildiğini sananların gözünde kahramanın nasıl göründüğünü inceliyor. Bu nedenle romanın dokusuna ufak bir neşe ve köklü, meydan okuyan bir dayanışma sinmiş hâlde.
Diğer taraftan ise, bu tatlılığa, sakin ve şefkatli anlatıma rağmen insan yine de düşünüyor: yazar çoktan ölmedi mi?2 Anlatıcı ne kadar şefkatle ve mizahla ana karakterine yaklaşırsa yaklaşsın, elinde içine bas bas bağırdığı bir megafon yok mu? Okuru –artık burada bizden bene, soyuttan somuta dönmek ve kendime bazen de Skaranger’a bazı sorular sormak istiyorum– devre dışı bırakmıyor mu? Tamam, anlatıcı ana karakterine acıma üzerine kurmuyor hikâyesini ve söz konusu sınıfa mahsup insanları sadece yardıma muhtaç ve pasif bir kitle olarak resmetmiyor ama Em’in annesinin hikâyesini tekrarlayışı ve onun gibi yine babasız bir çocuk yetiştirecek olması bana –bize değil– Emily’nin kendi hayatı üzerindeki kontrolsüzlüğünü göstermiyor mu? Emily hiç kimse, oysa sistem her şey mi? Bu oldukça klostrofobik bir varoluş değil mi? Anlatıcı Emily’e acımıyor, peki ben acımıyor muyum belli bir mesafeden? Anlatıcı, bendeki hiçbir tezahürünü keşfetmeme izin vermeden, tüm hikâye içerisinde beni gözlemci durumuna hapsetmedi mi?
Büyük ihtimalle bu soruların bazılarının cevabı “evet”, bazılarının cevabı “hayır” olarak okurdan okura değişiyordur. Ancak Skaranger’in anlatıcısının farklı, özgün bir tonu var. Bu soruları sorsam bile, anlatıcıyı katı ve otoriter bulmuyorum, onun yerine daha çok dürüst ve cesur buluyorum, çünkü bu sorulardan azade olmak için bu sorulardan sürekli kaçarak yazılmış bir kitap değil Sonsuza Kadar Emily. Yazar, konuyu gayet aleni ele almış, hiçbir şeyin altına saklamadan açık seçik ortaya koymuş ve bunu keyifle okunur bir metinle yapmış. Sadece sıkıntı şu ki Emily hiç görünmüyor. Tamamen opak bir karakter. Anlatım amacına uygun, sistemin, sınıfın her şeyi silip süpüren doğası, kitabın ana karakterini de yemiş bitirmiş. Emily’nin neyi neden yaptığını hiç anlayamıyorum. Neden hamileliğine son vermediğini veya Pablo’nun peşine düşmediğini çözemiyorum. Bireysel hiçbir şey göremiyorum. Her şey Emily’nin dışında gerçekleşiyor, sanki yanı başından akıp gidiyor. Gördüğüm her şey tamamen sınıfsal. Emily’nin tüm hikâyesini bilsem de onu hiç tanımıyorum. Neredeyse birbirinden kopuk olaylar silsilesi arasındaki birleştirici tek tutkal sınıfsal kader olarak kurgulanmış. Emily’nin bireysel iradesi yok; kendine has hatalar yapması ya da kişisel zaferlere ulaşması imkânsız. O kadar ki Emily bir insan değil, istatistiksel bir veri. Emily’yi kendi kaderinden korumak imkânsız. Kitabın adındaki sonsuza dek ibaresi de Emily’nin hikâyesinin aslında binlerce tekerrürü olmasından kaynaklanıyor olabilir.
Her ne kadar kitaptaki Emily’nin hikâyesinin gerçeklere sadık kalması gerektiğini düşünsem de ve kahramanın kaderini değiştirmeye muktedir olmadığını adım gibi bilsem de, satır aralarında kahramana bahşedilmiş azıcık irade görmek de hoş olurdu. Bireysel irade olmasa da okur iradesi de iş görürdü. Bu içinde okura yer olmayan klostrofobik anlatım biçiminin yazarın bilinçli tercihi olması kuvvetle muhtemel, ancak yine de okur olarak dolaylı bir anlatım dilini, kurguda veya karakterlerde bırakılacak boşlukları kendi vicdanımla, sezgilerimle ve duygularımla doldurmayı tercih edebilirim. Yazardan çıkmış, okura konmuş bir kitaba dair ne hissedeceğimin, düşüneceğimin veya hangi rüyaları görebileceğimin bana bırakılmasını isteyebilirim. Bunları ayarında bir vicdan ve bilinçle yapabileceğime dair bana güvenilmesini de bir yazardan bekleyebilirim. Güvenmese de kitabının kaderini kontrol etmek yerine, bu riski alabilmesini isterim.
Bunların eksikliğini hissederek, kitabın son dört sayfasını bilinçsizce –yazara tepki mi acaba?– okumadan bıraktım. Yazarın okuru taşıdığı yere çoktan gelmiştim. O son dört sayfada hikâyenin gidişatında ve anlatının tonunda bir değişiklik olmayacağına emin oldum. Aynı şekilde bir okur olarak benim de rolümün değişmeyeceği aşikârdı.
1. Maria Navarro Skaranger, Sonsuza Dek Emily, çeviren: Dilek Başak (İstanbul: Tetes Kitap, 2026), 35.
2. Roland Barthes, Dilin Çalışma Sesi, çeviren: Necmettin Kâmil Sevil, Elif Gökteke (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013).
anlatı, edebiyat, Maria Navarro Skaranger, okumak, roman, Selin Özkırım, sınıfsal ayrışma, yazmak