Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Barselona, Bikini, Tapas
“Hüzün geriye kalandır. Biraz blues dinleyin benim için…” —Ulus Baker

Bu yaz da geçen yaz gibi hayli ağır, uzun ve tuhaf geçen bir yaz oldu; o yüzden iyi ki bitiyor. Askıda bırakan her türlü ‘hâlin’ bitmediği yetmezmiş gibi, bir de bu yazı mevsim normalleri dışında, belirsizlikler içinde geçirdik. En nemli, sıcak ve en yağışlı, fırtınalı havaların yanı sıra haksızlıkların, adaletsizliklerin seyircisi olduğumuz en kötü günler bu yazın normali oldu. Bu buhranlı yazın başını Londra’da açtım; sonunu ise yine zihni harekete geçiren, iyi bir kent deneyimi ile Barselona’da kapatıyorum. İtiraf edeyim ki, kişisel özgürlük alanlarımızın giderek daralmakta olduğu, kamplaşmış bir İstanbul’dan uzaklaşmak her iki seferinde de iyi geldi. Ne var ki öte yandan, bu Avrupa kentlerinde yaşanan kısa süreli deneyimler, bir dünya kenti olarak anılan İstanbul’un yorucu kentsel mekânı ve gündelik pratikleri üzerine de epeyce düşündürdü. Baker’in dediği gibi, bu yazdan ve Avrupa’dan geriye kalan biraz hüzün, biraz da keder oldu.

Izgara, Düzen, Huzur

Barselona, on dokuzuncu yüzyıl ortasında, sur içine kapatılmış nüfusun yoğunluğu ve sağlıksız kent koşulları nedeniyle çökmek üzeredir. Surlarla çevrili ortaçağ yerleşimi, tekstil endüstrisinin yükselmesi nedeniyle Avrupa’nın en yoğun ve işlek liman kenti hâline gelir. Üç metreden daha dar sokakları bile olan bu Akdeniz kentinde, yüksek binaların karanlık mekânlarında üst üste yaşamaya zorlanan nüfusu salgınların ve ölümlerin sarmasının ardından sur duvarları yıkılır ve kentin genişletilmesi için çalışmalar başlar. 1855’te Katalan mühendis Ildefons Cerdà’nın önerdiği ve büyük oranda uygulanmış olan Eixample [expansion, genişleme/yayılma] yeni kenti, farklı sınıfların bir arada yaşayacağı ve ızgara kent planı sayesinde eşit haklara ve mekânsal imkânlara sahip olabileceği düşüncesiyle tasarlanır. Bugün Barselona kent morfolojisinin en baskın ve yüzölçümü en geniş düzeni, sekizgen bloklardan ve dört yol ağızlarından, pahlı köşelerden, meydanlardan ve geniş bulvarlardan oluşan bu kent parçasıdır. Richard Sennett,1 ‘şipşak’ bir şekilde kurulduğunu düşündüğü Amerikan kentlerinde uygulanan ızgara planı için “nötr ve ruhsuz” nitelemelerini yapar. Karmaşaya verilebilecek çabuk ve kolaycı bir cevap olarak uygulanan ızgaranın, Avrupa kentlerinde daha romantik bir biçimde uygulandığını iddia eder. Bu anlamda, Cerdà’nın sınıf eşitliğini vurguladığı, sağlıklı, nefes alan kent hayali de neoliberal ekonomi öncesinde kurulabilecek romantik bir düş olarak görülebilir. Ancak yine de son derece ferah olan güncel kentin içinde dolaşırken en fazla algılanan, herkesin kullanımına elverişli, kamusal ihtiyaçlara cevap verebilen ücretsiz, açık mekân kullanımının cömertliği, binaların, balkonların, tentelerin, kentsel donatıların ve nesnelerin standardizasyonu ve düzeni oluyor. Üstelik, kendi içinde çeşitlilik de üreten bu düzen içine kendiliğinden yerleşen sakin hayat sadece huzur veriyor. De Certau’nun deyimiyle,2 “New York Dünya Ticaret Merkezi’nin 110. katından, kenti kullanan yayaların ayak izlerini takip ettiği sokaklara alçalarak,” kent mekânına ve gündelik hayatına bakalım…

Izgara kent planı,
ücretsiz ve açık mekânlar,
standart kentsel donatı,
Barselona (2017),
fotoğraflar: Ezgi Tuncer

Cerdà’nın ‘kentleşmeyi icat ettiği’ bu düzenli ızgaranın içinde, geniş kaldırımlarda yürürken, birbirlerinden bariyerlerle değil fakat zemin malzemesiyle usulca ve ustaca ayrılmış birkaç farklı açık alan işlevi göze çarpıyor. Öncelik binaların önünden akan yaya sirkülasyonuna verilmiş. Çoğu zaman bu yüzeyde, ‘Barselona çiçeği’ desenli parke taşları kaplı. Onu, kaldırımın yol ile birleşen kısmına yerleştirilen, neredeyse birbirinin aynı sandalye, masa ve tente gruplarının kullanıldığı açık oturma grupları takip ediyor. Çeşitli kafe ve restoranlara ait olan bu grupların yanı sıra, herkesin kullanımına açık bankların sıralandığı geniş dinlenme alanları yol boyunca uzanmakta. Bu alanlar ise, yumuşak ve sert zeminin geçişli olarak kullanıldığı yüzeyler. Sınırlandırılmış tek alan ise, diz boyunda çitlerle çevrilmiş olan ve birkaç oyuncaktan oluşan çocuk parkları. Bu kentte, açık mekân sadece akışları değil gündelik hayatın açık mekândaki sürekliliğini, sokakların gece gündüz canlı olmasını ve kullanılmasını da sağlıyor.

Yol boyunca bloklar içinde bitişik nizamda dizilmiş binaların hem çok benzer, homojen bir doku oluşturduğu göze çarpıyor hem de her biri balkonuyla sokağa, açık alana taşan evlerin birbirinden ne kadar farklı hayatlar barındırdığı okunabiliyor. Bu balkonlar şehrinde, ya kepenkli Fransız balkonlarına ya da balkona gerilmiş yeşil renkli kumaş brandalara, perdelere rastlanıyor. Her biri farklı bir hayatı gölgeliyor, ama benzer malzemeler ve kullanım biçimleriyle. Bu standartlaşma, sokak lambalarında, çöp tenekelerinde, sokak çeşmelerinde, tepeden basmalı musluklarda, çöpçülerin ellerinde taşıdıkları plastik çöp çantalarında da gözlemleniyor. Kentsel tasarımda, mimarlıkta ve nesne tasarımında oluşturulmuş çeşitli normlar, tek tipleştirme tehlikesi taşısa da, ızgaranın düzenli ve eşitlikçi ruhuna uyumlu biçimde eşlik ediyor. Kabul edelim ki düzen ve norm tasarımcının ilacı, aleti. Düzenlenmemiş gibi görünen nesneler bile belli bir tasarım argümanının içine yerleşiyor. Tıpkı, kaldırım kenarlarına, meydanlara monte edilmiş, rasgele duruyormuş gibi görünen ahşap-metal sandalyeler gibi.

Öte yandan, Barselona son yıllarda, artan trafik yükünden, hızından, gürültüden ve hava kirliliğinden yakınıyor. Bunun önüne geçmek için ise, söz konusu ızgara alanda, süper blok [superblocks/superilles] modelinin geliştirilmesi öngörülmüş. 400 metrelik, dokuz bloktan oluşan süper blok, trafiği dışına atıyor; içeriye kısıtlı araç kullanımını alıyor ve böylece araç kullanımını azaltmayı, bisiklet ve toplu taşıma kullanımını ve yaya sayısını artırmayı amaçlıyor. Buna rağmen, geniş kaldırımların arasından akan trafik, sahip olduğu düzen ve kurallar sayesinde son derece sakin seyrediyor, öyle ki korna sesi neredeyse duyulmuyor. Bisikletliler, otobüsler, arabalar için ayrılmış yolların yanı sıra, kimi yolların orta yerinde motorlar, bisikletler ve hatta arabalar için de park alanları bulunuyor. Cerdà’nın pahladığı blok köşeleri, trafiktekilerin sağ ve sol taraflarından gelenleri daha rahat görmeleri için yapılmış. Bloklar boyunca yürüyen yayalar ise, karşıdan karşıya geçmek için bu diyagonal dönüşleri de yürümek zorundalar ancak kentlilerin hiçbiri daha az yürümek adına short cut yapma peşinde değil. Düzenlenmiş, kesintisiz yollar yayaların telaşsızca aktığı, birbirini ezmediği bir sakinlik içinde.

Bakımlı, Gösterişsiz

Kentin bakımlı, net ve temiz hâline rağmen parlak ambalajlı bir paket gibi gösterişli olmaması ilgi çekiyor. Çoğu eski yapı, yeni malzemelerle onarılmış, restore edilmiş ve eklerle çoğaltılmış, fakat bu eklemlenme hâli çoğu zaman neredeyse gözden kaçırılabilecek kadar geçişli ve birbirine yedirilmiş durumda. Kentteki bu mütevazı hâl farklı birçok biçimde de kendisini gösteriyor. Küresel kahve dükkânlarına adım başı rastlanmıyor ya da bugün Londra, Berlin, İstanbul gibi kentlerde çoğalan üçüncü nesil hipster kahve dükkânları pek az. Eski kentteki dükkânların çoğu 1970’li, 80’li yıllardan kalma vitrinlerini koruyor. Dahası eski alışkanlıkların mobilyalar, nesneler, ürünler üzerinden sürdürüldüğü sıkça göze çarpıyor. Gelenek ya da gelenekselcilik vurgusu yapmadan ya da aksine eski olanı değersizleştirmeden, onu anında güncel olanı ile değiştirmeden, eskinin (alışkanlıkların, nesnelerin, mobilyaların, mekânların vs.) sürdürülmesi ancak Avrupa kültürüne içkin bir durum olsa gerek.

Yeni malzemelerle onarılmış,
eklerle çoğaltılmış eski yapılar;
Museu del Disseny de Barcelona
ve yanında Agbar kulesi,
fotoğraflar: E.T.

Ne var ki, bu küresel kenti de pek tabii ki, küresel kapitalizmin gösteri mekânları bir nevi ele geçirmiş durumda ve itiraf edelim ki biz mimarlar da —hem tasarlayanlar, hem inşa edenler hem de binanın deneyiminin peşinde koşanlar— bu gösterinin sürmesini sağlamaktayız. Museu del Disseny de Barcelona ve hemen yanındaki Torre Agbar ve bunlarla karşılıklı duran çarşı strüktürü, her ne kadar kapitalist sermayenin kente sızmasına neden oluyor ve Barselona’yı bir gösteri kenti hâline getiriyorsa da bir yandan da kentsel mekânın kalitesini artıran, kullanım imkânlarını çoğaltan bir katkı da sunuyor. Ne var ki yine de sterilleşmeye ve soylulaşmaya hizmet ediyor. Buna karşılık gündelik hayat, şık tasarımı anında istediği hizaya getirebiliyor. Bu nezih, steril mekânda pazar günü akşam saatlerinde kurulan göçmen pazarı, ikinci el eşyaların satıldığı bir mekâna dönüşebiliyor. Soylulaştırma, soysuz olarak dışlananların işgaliyle, bir süre için de olsa son buluyor. ‘Tasarlanmış kamusal mekân’, yerelin habitusuna içkin pratiklerle kendiliğinden dönüştüğünde gündelik hayatın eğlencesi de ortaya çıkıyor. Yine de Barselona kentinin planlanmasını sürdürmekte olan iktidar mekanizmalarının hakkını vermek gerekiyor. Ciutadella Olimpica kent plajında, casino’lar, lüks restoranlar, kulüpler, konaklama birimlerinden oluşan yerleşime ve sahil bandının bir noktasına ilgi çekmesi için kondurulmuş olan Frank Gehry’nin Golden Fish’ine rağmen plaj tamamıyla halkın, üstelik ücretsiz kullanıma açık birçok kamusal olanakla birlikte.

Göçmen pazarı, Gehry’nin Golden Fish’i, Ciutadella Olimpica kent plajı
ve BioBui(L)t-Txema,
Barselona (2017), fotoğraflar: E.T.

Hem turistik, hem endüstriyel, hem de bir liman kenti olmasına rağmen kent plajlarının, parklarının, sokak ve meydanlarının alabildiğine huzur veren yapısı Barselona’yı ‘tatile yerleşme’ hayalini gerçekleştirebileceğimiz huzurlu bir kent hâline getiriyor.

Kamusal, Açık, Çıplak

Bu sahil kentinde kamusal mekânın ‘açıklığı’3 ve gevşekliği4 bedenin de çıplaklıkla olan ilişkisini olağanlaştırıyor ve rahatlatıyor. Şort, kısa elbise, mini etek bir yana, bir metro dolusu bikinili, yarı çıplak, havlulu, pareolu insanın kentte plajda dolaşır gibi dolaşıyor olması, bu Akdeniz kentinin denizle olan ilişkisinin ne kadar kuvvetli olduğuna ve çıplaklığın kentsel kültüre ne denli içkin olduğuna işaret ediyor. Ancak, bedensel açıklık sadece çıplaklıkla ilişkili değil, hareketle de ilişkili. Kamusal mekânda sergilenebilen davranışların, pratiklerin çokluğu, çeşitliliği, serbestliği yine kamusal mekânın oluşumu ile bağlantılı. Bedenin iktidar tarafından tarif edilmiş normları ve denetimi dışına çıkabiliyor ve açık mekânda oyuna açılabiliyor olması kamusal mekânın da ne derece ‘kamusal’ ve özgür olduğunu anlatıyor.

Bu anlamda, MACBA (Museu d’Art Contemporani de Barcelona) müzesinin önündeki meydan, kamusal mekânın yumuşak, gevşek olanaklılığına bir örnek. Meydanı bir oyun alanı olarak kullanan kaykaycılar ve binanın arka avlusunu bir egzersiz alanı olarak kullanan jonglörlerin gündelik pratikleri, hem binanın steril ve dokunulmaz bir müze olarak yüceltilmesinin önüne geçiyor hem de açık mekânı boş bir prestij ya da tören alanı olmaktan kurtarıyor. Bina ve binanın önündeki rampalar burada özgürleşmiş bedenlerin gerçekleştirdiği harekete ve oyuna katılıyor. Dokunmanın imkânsız olduğu mekân olarak müze, ona atfedilen işlevin dışında yeni bir kullanım biçimine açılarak dünyevileşiyor. Dokunulmazlığı elinden alınıyor. Bununla birlikte, meydan da artık binanın haşmetini göstermek amacıyla değil, açık alan aktivitelerine imkân verecek şekilde form değiştiriyor.

MACBA önünde grev ve kaykay,
Barselona (2017), fotoğraf: E.T.

Oyun devam ederken, bir yanda da MACBA müzesi çalışanları müzenin süresiz olarak kapalı kalmasını sağlayacak bir grev yapıyorlar ve iş güvencesizliğine karşı tüm işçileri desteğe çağırıyorlar. Biri politik diğeri gündelik iki eylem bir müze binasının açık mekânında buluşuyor.

Tapas!

İspanya da yemekleriyle anılan ülkelerden biri, o yüzden tarih, mimarlık, tatil turizminin yanı sıra yemek turizmi de Barselona’yı canlı tutuyor. Paella ve tapas peşindeki turistler, her sokakta en az iki adet görülebilecek tapas barları ve restoranları dolduruyor. Bunun yanı sıra, kent, tarihi hangar binalarının içine yerleştirilmiş sabit mahalle pazarlarıyla örülü. Çelik strüktürlü üst örtülerin altındaki büyük boşlukların modüler satış üniteleriyle dolu olduğu bu çarşılar, günlük taze sebze, meyve, et ve balık ürünlerinin satıldığı kapalı sokaklardan oluşuyor. Çarşıların çoğunda aynı zamanda yemek de yenebiliyor.

Çelik strüktürlü üst örtülerin
altında çarşılar, fotoğraflar: E.T.

Özellikle eski kentte Rambla de Sant Josep caddesi yakınında bulunan La Boqueria turistlerin akın ettiği, elde kuru et, peynir, doğranmış meyve ve çeşitli pişmiş sokak yemeklerinin satıldığı bir market. Taze deniz ürünlerinin sergilendiği ve seçilen ürünlerin pişmek üzere sipariş edildiği Kiosk Universal ise, çarşının en ilginç dükkânlarından biri. Bar tezgâhının etrafında oturan, önlerinde henüz nefes almakta olan yengeç, karides, ahtapot, balık çeşitleri vs. ürünlerden üçer beşer tabak sipariş veren insanlar telaş ve zevk içinde yemek yemektedirler. 

La Boqueria, Barselona (2017),
fotoğraflar: Ezgi Tuncer

Öte yanda ise, bu ziyaretten yaklaşık bir hafta önce yapılan terör saldırısının anması yapılmakta, yola bırakılan mumların, çiçeklerin ve yazıların etrafını saran insanlar terör turizmini fotoğraflamaktadır. Barselona’da yemek keyfini kayıtsızlık içinde sürdüren büyük kalabalık ise oradan geçmekte ve kendilerini El Gòtic bölgesinin tarihi sokaklarına ve tapas’ların lezzetine bırakmaktadırlar. Ölümlerin, ölüm oruçlarının ve grevlerin sürmekte olduğu bugünlerde, paradoksal biçimde hayata tutunmamızı sağlayan yegâne şey ise, açlığın karşısına düşen tokluk ve yemek üretmek.

Konuya devam edeceğim. Şimdi bu hüzünlü yaz için bir blues dinleyelim…

1. Sennett, R., (1999), Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, (Çev. S. Sertabiboğlu, C. Kurultay), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

2. Certeau, de M., (1984), The Practice of Everyday Life, University of California Press, Berkeley.

3. Tanju, B. “Aç! Aç! Aç!”, Arredamento Mimarlık, 2007/02, s. 49–51.

4. Frank, K.A. ve Stevens Q., (2007), Loose Space: Possibility and Diversity in Urban Life, Routledge, London.

Barselona, Ezgi Tuncer, ızgara plan, kamusal alan, kent, şehir, Yemek Kent ve Gündelik Hayat